’Mezar-Türbe’ Düşmanlığı ve Kutsamacılığı Arasında..

10.07.2014 00:14
’Mezar-Türbe’ Düşmanlığı ve Kutsamacılığı Arasında..
Selahaddin E. Çakırgil gündemi yorumluyor:

Önce birkaç tablo..

40 yıl öncelerde, İstanbul’da Fatih- Hırka-i Şerif’te oturuyordum. Mahallemizde Karagümrük’den inen yol ile Keçeciler Caddesi’nin kesiştiği köşede, küçük, türbemsi eski bir yapı vardı. Üzerinde hiç bir işaret yoktu. Toz ve yağmur sularının etkisiyle içerisi de pek net olarak gözükmüyordu. Sadece, içerde, baştaraflarında kocaman ’yeşil sarık’lar bulunan üç sandukanın bulunduğu hissediliyordu..

Kime aid olduğuna dair hiç bir bilgi- belge yoktu. Mahallemizin insanları, sabah işe gider veya akşamları evlerine dönerler iken, genelde, bu küçük yapının önünde bir an durup dua etmeden geçmezlerdi. Bu usûle riayet etmeyenlerin edeb yoksunu veya nasibsiz olduğu gibi ayıklamalar-sayıklamalar da sökün ederdi.

Birgün, birkaç günlük sürekli bir yağmurun sonunda bu türbemsi yapı yıkılıverdi. Çocuklar için tehlike teşkil etmesin diye o mekan temizlendi ve ortada hiçbir şey kalmadı. Önceleri o mekandan dua etmeden geçmiyen mahalle insanları, bu kez de, o zemini, kestirmeden ve üzerini çiğneyerek geçmeye başladılar ve düne kadar oradan duasız geçmediklerini hatırlamak bile istemediler.

*

45 yıl öncelerde Diyarbekir’de bulunduğum yıllarda bir kış vakti, Mardinkapı Mezarlığı’na gitmiştim. Soğuk, ama güneşli bir hava vardı. Ziyaretçi çok az idi.. Her taraftan, mezarların yanıbaşlarındaki oyuklarından ellerinde Kur’an-ı Kerîm , bir takım duahanlar, yağmursonu mantarları gibi etrafımı kuşatıvermişlerdi. Herbirisi, kendilerinin tercih edilmesini istiyorlar ve okuyacakları Kur’an karşılığında da tabiatiyle, bir mikdar para istiyorlardı.  

Ziyaretçiler kendilerini onların elinden kurtarabilmek için ellerine üç-beş lira tutuşturmak zorunda kalıyorlardı. (O yüzkızartıcı sahneler hâlâ yaşanır mı, bilmiyorum).

*

İki sene önce Libya’dan dönen birkaç kardeşimiz orada, vehhabî veya selefîlerin yeni bir tehlikeli eğilimi temellendirmekle meşgul olduklarını anlattılar.

Türbeler, buldozerlerle yıkılıyordu. Ama, halk yine de o mekanlardan geçerken tâzimlerini, saygılarını gösteriyorlardı.

Bunun üzerine, o mekanlarğn sadece düzlenmesiyle yetinilmeyip, o mezar veya türbeler dinamitle havaya uçurulmaya başlanmış, ortaya çıkan kemikler de denize atılmış ve ilginçtir, orada kemik vs. kalmayınca halkın o mekanlara tâzimi kalmamış..

1770’lerde Muhammed Abdulvehhab da hele de sahabe ve diğer İslam büyüklerinin mezarlarının nasıl bir şirk konusu ve tapınma mekanı haline getirildiğini görüp, bunun korkunç bir sapma olduğunu düşünerek mezarların, mezarlıkların dümdüz edilmesi gerektiğini söylemiş ve geliştirdiği hareket, sonunda Osmanlı’nın Hicaz bölgesinde korkunç isyanlara dönüşmüştü.

Bu isyanlar o kadar yayılmıştı ki, Osmanlı Devleti, daha önce kendisine isyan etmiş ve Osmanlı ordusunu Nizip ve Konya savaşlarında yenilgiye bile uğratmış olan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan, Vehhabi İsyanları’nı bastırması için yardım istemek zorunda kalmış; o da oğlu İbrahim Paşa 1830’lu yılların ortasında Hicaz mıntıkasına göndererek, bu isyanları büyük çapta bastırmıştı.

Ama, o türbe- mezar kutsamacılığı olduğu sürece, bu yıkma arzusu da bir tepki olarak devam edecekti.

Nitekim, ’Vehhabî İsyanları’  zaman zaman bastırılımış olsa bile, Vehhabîlik cereyanı devam etti ve fırsat buldukça yeni isyanlara da başvurdu. Ki, 1902’deki büyük isyan sırasında her taraf yakılıp yıkıldı. Hattâ ünlü Kafkas Kartalı olarak ünlü büyük mücahid Şeyh Şâmil’in Medine’de,Cennet-ul Baqî’ Mezarlığı’nda bulunan türbesi bile yerle bir edildi ve dahası, Hz. Peygamber(S)’in türbesi bile az kalsın yıkılacaktı ki, son anda kurtarılabildi.

 Yazının Devamı... 

Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim