Mevlid ve Hz. Peygamber’i Doğru Anlamak

14.02.2011 10:23
Mevlid ve Hz. Peygamber’i Doğru Anlamak
“Mevlid Kandili” ve “Kutlu Doğum Haftası” gibi günlerde "gül-sevgili" gibi ifadelerle gündemleşen Resulullah (s) doğru anlaşılıyor mu? Rumeysa Selçuk'un yorumu...

Gerek "Mevlid Kandili" adı altında gerekse Nisan ayında kutlanan "Kutlu Doğum Haftası"nda Diyanet'in yanı sıra farklı cemaatlerin, tarikatların ya da özel organizasyonların "gül – sevgili" merkezli yansıttıkları Peygamberimiz Muhammed (s) bu gündem ve programlarda doğru anlaşılıyor mu? Böylesi günlerde Türkiye genelinde değişik etkinlikler düzenlenmesine rağmen, bu etkinlikler Resulullah'ın gerçek hayatını, mücadelesini ve örnekliğini yansıtıyor mu?

"Mevlid Kandili" olarak kutlanan bugün dolayısıyla konuyu daha önce Küçükçekmece Özgür-Der'de seminer olarak sunan Rumeysa Selçuk'un notlarını yeniden derleyip özetleyerek ilginize sunuyoruz:

MEVLİD KANDİLİ ve HZ. PEYGAMBER'İ DOĞRU ANLAMAK

İlk olarak Hicri 357-567 (Miladi 910-1171) yılları arasında Mısır'da hüküm süren Fatımiler'de olmak üzere Şii Müslümanlar arasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın doğum yıldönümlerinde yapılan kutlamalarla ortaya çıkan ve Fatımileri takip eden Eyyubiler döneminde Sünni Müslümanlara da sirayet eden Mevlid kutlamaları giderek yaygın ve yerleşik bir hal almıştır.

Osmanlılarda ise 2. Selim döneminde camilerde yakılan kandillerden esinlenen Mevlid Kandili adıyla başlanan Mevlid kutlamaları, 2. Selim'in oğlu olan 3. Murad döneminde resmileştirilmiştir.

Yüzyıllardır, oluşturulan geleneksel bir form dâhilinde uygulanagelen "Mevlid Kandili"ne ek olarak son yıllarda Türkiye'de "Kutlu Doğum Haftası" adıyla Hz. Peygamber'in doğum yıldönümü kutlamaları gerçekleştirilmektedir.

Kutlu Doğum ve bu formda üretilmiş olan diğer özel gün ve geceler, bir merasim dini değil hayat dini olan, hayatın içinden konuşan ve hayatın bütününe hitap eden İslam'a ait olmadığı bilinmesine rağmen pragmatist gerekçelerle savunulmakta ve sürdürülmektedir. Söz konusu özel gün ve gecelerin, toplumların İslam'la bağ kurmasına vesile olduğu, insanların bu vesilelerle unuttukları bazı değerleri hatırladıkları gibi gerekçelerle, Kur'ani ve nebevi bir referanstan yoksun olan bu gelenekler muhafaza edilmektedir.

Âlemlere rahmet olan Hz. Peygamber'in anılması ve anlaşılmasına yönelik programlar düzenlenmesi tabii ki çok güzeldir, gereklidir. Lakin bunun "mübarek gün ve geceler" ihdas edilerek, bir ritüele dönüştürülerek yapılması yanlıştır. Meselenin en önemli yönünü oluşturan referans kısmı bir yana, sadece kâr-zarar ekseninde ele alınması durumunda bile aslında kutlama geleneğinin hiç de hayırlı olmadığını söyleyebiliriz.

İddia olunduğu gibi anmalar toplumları İslam'a bağlayan bir bağ mıdır, yoksa toplumların İslam'la sahici bağlar kurmasını engelleyen birer aldatıcı tatmin aracı mıdır? İnsanları İslami hayata yönelten bir arınma vesilesi midir, yoksa İslami sorumlulukların yerine ihdas edilmiş günah çıkarma seansları mıdır?

Kutlu doğum haftalarının, daha çok, İslami bir hayat tasavvurunun yerine ihdas edilmiş birer aldatıcı arınma seansları işlevi gördüğünü ve öylece sahiplenildiğini görmek zor olmasa gerek. Kısacası haftalar insanların İslam'a yönelişinde bir köprü olmaktan çok, İslami hayatın yerine ikame olunan birer günahlardan arınma ve sevap toplama seansları işlevi görüyor.

"Mevlid Kandili" ve "Kutlu Doğum Haftası" konusunda gözden kaçırılan, üzerinde durulmayan önemli bir husus da şudur:

Hz. Peygamber'in, üzerinde durulması, anılması gereken "doğumu", bir bebek olarak dünyaya geldiği tarih midir, yoksa vahye muhatap olarak peygamberlikle görevlendirildiği tarih midir?

Kur'an'ın belirttiği üzere kendisine vahiy indirilmeye başlanmadan önce "kitap nedir, iman nedir bilmeyen", "dalalette olan" Muhammed'in doğumuyla değil, Hira'da bir Ramazan günü vahyin inzal olmaya başlanmasıyla birlikte gerçekleşen doğumla ilgilenmemiz gerekmez mi? Hz. Peygamber'in asıl "doğumu" o gün değil midir?

Mekke'deki cahiliye toplumu içinde yaşayan bir fert olarak Muhammed b. Abdullah'ın, toplumunda yerleşik olan şirke bulaşmadığı, haksızlık ve zulümlere karşı adaletin yanında yer aldığı, bu sebeplerle Hilfu'l Fudul'da görev aldığı, güvenilen ve sevilen bir insan olduğu ve bu sebeple de Muhammedu'l Emin sıfatıyla anıldığı bilinmektedir. Bu özelliklere sahip biri olarak Muhammed b. Abdullah, toplumdaki puta tapıcılıktan, zulümlerden, faize dayalı sömürüden rahatsızdı, fakat bu durum karşısında bir çözüm bilmiyordu, yürüyecek bir yoldan mahrumdu.

Rabbimiz, "Seni dalalette bulup, doğru yolu göstermedi mi?" ve "İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin…" beyanlarıyla bu gerçeği bildirmektedir.

O artık kendisine vahyedilen kelimelerle insanları uyarıp Allah'ın yoluna davet etmekle görevlendirilmiş olan Allah'ın Rasulü idi. Yeryüzü o gece büyük bir doğuma tanıklık etmişti. "Kutlu doğum" Hira'da gerçekleşmişti.

Hz. Peygamber, âlemlere rahmet kılınmış olarak büyük bir inkılâbın öncülüğü için Hira'dan Mekke'ye doğru yola koyulduğunda yeryüzünde bugüne kadar aralıksız süren ve kıyamete kadar da sürecek olan kutlu yürüyüş başlamış oluyordu. Bizlere düşen, Hira'da gerçekleşen bu "kutlu doğum"un izini sürmek, onu gündemleştirmek, insanlığın gündemine bu büyük doğumu taşımaktır. Nitekim Hz. Peygamber'in ve ilk Kur'an neslinin gündeminde olan doğum da Hira'da gerçekleşen doğumdan başkası değildi.

Anmak mı Anlamak mı?

Bugün söz konusu kutlamalarda çoğu zaman ölçü kaçırılmaktadır. Peygamberimizin (s) kutlu mücadelesini doğru anlamak ve onun ahlakını hayatımıza taşımak yerine, abartılı sözler, şiirler ve ilahilerden oluşan kuru bir övgü edebiyatıyla -farkında olmadan- ona yersiz kutsallıklar atfeder, İslam'ın ve Kur'an'ın özüne uymayan yakıştırmalarda bulunuruz. İslam'da kutsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Yüce Allah'tır. Başka hiçbir varlığa kutsiyet vermek caiz değildir. Onun için, İslam anlayışında mukaddes hatıra yoktur. Bir güne, bir adama, bir hatıraya veya başka varlığa aşırı kutsiyet atfetmek, puta tapıcılığın şekillerinden biridir. İslam ise puta tapıcılığın amansız düşmanıdır.

Hz. Peygamberi anmak ve onu tebcil etmek isteyen bir Müslümanın herhangi bir güne saplanmasına gerek yoktur. Kıymet günde ve saatte değil, şahsiyettedir ve şahsın örnek alınmasındadır. O şahsiyete karşı gösterilecek hürmet, şu veya bu günde merasim yapılmakla ifa edilmiş olmaz. Ona samimi bağlarla bağlanmak ve onun mücadele ruhunu yaşatmakla olur.

Peygamberimizin (s) doğduğu gün meydana geldiği rivayet edilen ve bazı tarih kaynaklarında yer alan olağanüstü olaylara ise İmam Buhari'nin Sahih'inde de İmam Müslim'in Müsned'inde de rastlamamaktayız.

Peygamberimize verilen en büyük mucize olan Kur'an-ı Kerim'i doğru anlayıp hayata hâkim kılmak ve onun gerçekleştirdiği büyük inkılâbı yaşadığımız dünyaya taşımak için bütün imkânlarımızı seferber etmeliyiz. Ölçüsüz ve şirazesinden çıkmış programlar yerine asli görevlerimizi yerine getirmek ve sorumluluk bilincini kuşanmak gerekir. Anmak, anlamayı; anlamak, yaşamayı; yaşamak, şahitliği gerektirir.

HAKSÖZ-HABER

Mevlid Kandili ile "Sevgililer Günü" adı verilen günlerin bu yıl aynı güne denk gelmesi üzerine Diyanet tarafından yapılan açıklamayla ilgili Ali Bulaç'ın Zaman'daki köşesinde yazdığı yazıyı buradan dinleyebilirsiniz:

  • Yorumlar 6
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim