Mesut Uçakan: “Yaşasın İdeoloji”...

01.10.2010 00:32

Sibel Eraslan

Geçen akşam vapurda karşılaştık sinema sevdalısı kardeşim Suat Köçer ile. Arkadaşları ile birlikte çıkardıkları “FilmArası” adlı sinema dergisi vardı elinde. Baktım son sayfada “Al Yazmalım Selvi Boylum”un son karelerinden birisi.

Ben bu filmin tüm repliklerini ezbere bilirim, belki yüz kere seyretmişimdir, her seferinde ağlarım...
Suat bana Sepya Yayıncılıktan çıkan iki kitap verdi; birisini kendisi yazmış; “Belki Şehre Bir Film Gelir”... Diğeri ise ünlü yönetmen Mesut Uçakan’ın 1977 yılında ve 25 yaşındayken yazdığı ve halen sinemacılık derslerinde başvuru kitabı olma özelliği sürdüren kült kitabı: “Türk Sinemasında İdeoloji”... Kitabın arkasında Suat’ın usta sinemacı ile yaptığı nehir söyleşiler var ki; sinema tarihinin ve özelde bir sinemacının kendini ve geçtiği yolları sosyolojik kadrajda ve bugünün objektifiyle değerlendirmesi anlamında...
Kitabı bitirdikten sonra, aslında Türkiye’deki sinema deneyimlerinin, Türkiye siyasi tarihine paralel bir geçit töreni olduğunu da fark ediyorsunuz. Sinemamızdaki üç büyük akımı, toplumsal gerçekçilik sineması, devrimci sinema, milli sinema üzerinden değerlendiren Mesut Uçakan, o dönemlere ait sanat tartışmalarının aslında ne kadar politik içerikli tartışmalar da olduğunu gözler önüne seriyor. Mesela 60 ihtilalini sosyalist devrim ütopyası ile saygı ile karşılayan aydınlarımızın sonrasında yaşadığı derin hüsran... Kemal Tahir’in etkisiyle Halit Refiğ gibi yönetmenlerin, toplumsal gerçekçilik çizgisinden ulusal sinema çizgisine evrilmelerindeki gibi... Fikri hesaplaşmalar ile dönüşümler, kırılmalar, yeni yol arayışları... Benzeri bir dönüşüm, Yücel Çakmaklı ekolü de diyebileceğimiz “milli sinemada” yaşanmış aslında. Mesut Uçakan milli’den beyaz sinema’ya geçiş hakkında daha çok yazmalı ve konuşmalı diye düşündüm... Mesela kendisinin Abdurrahman Dilipak’ın da içinde olduğu “Akın Grup”un yayımladığı bildiri çok enteresan. Daha sonra milli sinema adı verilen bu ekolden ülkücü arkadaşlarının ayrılması hadisesi gibi... Yani solda geçiş ve kırılmaların olduğu gibi, sağda da geçiş ve kırılmaların yaşandığı sosyolojisi çok önemli geldi bana... Devrimci Sinema’nın efsanevi adamı Yılmaz Güney, ağzından sarkan papatya ve elinde tuttuğu tabanca ile, tüm zıtları üzerinde toplayan bir Türkiye klasiği aslında. Uçakan’ın çok doğru bir tesbitiyle, ne kadar sol ve ne kadar devrimci olursa olsun Türkiye’ye ve aslında Doğu’lara has bir ahlakçılık tezi üzerinde oturuyor Yılmaz Güney...
Kitaptaki fotoğraflar da özenle seçilmiş. Geçenlerde vefat eden tiyatrocu Beklan Algan ve eşi Ayla Algan’ın Fikret Hakan’la birlikte oynadıkları 1964 yapımı “Karanlıkta Uyuyanlar” adlı işçi haklarını konu edinen ve bugünden baktığımda oldukça sert ve politik bulduğum filmin karesinde, pankartların birinde “emeksiz kalkınma olmaz” yazıyor... Bu pankartı bugün Solcular değil, İslamcı gençlik dernekleri taşıyor mesela... Altmışlardan bugüne insanlar geldi geçti, pankartlar geldi geçti evet doğru... Ama pankartları ve anlamları taşıyan emekçiler ve onların durduğu politik çizgiler de değişti... Günümüzdeki ciddi sol açık, bugün İslamcı kesimin ajandasındaki iddia ve ütopyalar galerisinden ikame etmeye çalışıyor kısmen de olsa özünü... Benzeri dönüşüm sol için de geçerli. 2009’da seyrettiğimiz “Usta” filminde mesela, yeniden ulusal hassasiyetler kazanmış sol sinemayla karşı karşıyayız... Bunu eleştirmek adına değil, izlenim olarak yazıyorum yoksa “Usta”yı çok da severek seyrettim. Dikkat çekmek istediğim şey; ne sol eski sol ne de milli sinema eski milli... Keza “Uzak İhtimal” de benzeri şaşırtıcılıkları içeriyor. İslamcı hassasiyetleri ile bilinen beyin takımının yaptığı bu güzel filmin yurt dışında “Yanlış Tesbih” adıyla gösterimindeki hayret gibi...
Tüm bunlar, “Film, hayatın dolaysız gözleminden doğar. Bu benim için filmsel şiirin en doğru yoludur” diyen Tarkovski’yi doğrulayan dönüşümler, kırılmalar ve yol almalar aslında... Hayat bir yere gidiyor. Ve sanat, onu takip ediyor...
Bu, ideolojiden kopuş mudur?
Hayır! Mesut Uçakan’ın da dediği gibi: “Sanatta olmaması gereken ideoloji değildir, bunun veriliş biçimi, propagandaya dönüştürülmesidir.” Estetiği ıskalamaktır sanatı yok eden şey...
Hasılı; sinema önemli ve günceldir... İdeologların gündemindedir elbette.
Ne demişti Lenin: “Bütün sanat dalları arasında bizim için önemli olan sinemadır”...
Muhammed Beheşti de benzerini İran sineması için söylüyordu: “Devrimimizi düşünsel ve kültürel bir devrim değil de yumruk ve feryat devrimi sayıyorlar. Bu anlayışlarını sinemaya da yansıtmak istiyorlar. Eğer İslam Devrimi’ni bir düşünce ve kültür devrimi olarak nitelersek, sinema da kaçınılmaz olarak bu alanda gelişme gösterecektir. Böyle bir sinemadan tefekkür, din, İslam tarihi işleyen filmler beklenmelidir.”
12 Eylül 1980 darbesi öncesindeki sinemanın, ideolojiyi önemsediğini aktarıyor Mesut Uçakan. İster sağdan ister soldan hemen tüm sinemacı aydınların, toplumu ve kendini sorgulayan, hayat ve kurtuluş üzerine kafa patlatan, inancında samimi, mücadelesinde dürüst, davasını, namusunu, vatanını çıkarı için satmamış insanlar olduğunu söylüyor... Yılmaz Güney, Halit Refiğ ve Yücel Çakmaklı’yı saygıyla anarken tüm bu mirasa sahip çıkan bir dokusu var duruşunun... Gişe rekoru kıran İvedik benzeri yapımlaraysa büyük itirazı...
Kitabı bir filmi seyreder gibi okudum.
Bu filmde aslında hep birlikte oyuncuyuz. Filmin adı; TÜRKİYE...

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim