Meşru askerî müdahale olabilir mi?

30.08.2007 02:18

Atilla Yayla

Biz Türkler özellikle yabancılara karşı böbürlenmeye varan övünmeyi çok severiz. Yabancıların bize yönelik eleştirilerindense hiç hoşlanmaz ve her zaman bir art niyet veya komplo ararız.

Eksik aksak demokrasimize ve cumhuriyetimize bakışımız da böyledir. Özellikle cumhuriyetimizin eşsiz olduğunu düşünür ve İslam dünyasında yegâne "laik" demokrasi olduğumuzu iddia ederiz.

Öyle midir, değil midir elbette tartışılabilir. Ama, gariptir ki, bir çeşit totaliter propagandaya dönüşen bu böbürlenmenin asıl etkilediği kitle yabancılar değil, kendi vatandaşlarımızdır. Dil bilmeyen, tek taraflı ve dar kafalı kaynaklardan beslenen, dünyayı görmemiş kimseler bir süre sonra bu kendi-kendini-övmenin dayanaklarının gerçeklere tekabül ettiğini sanmaya başlar. Ancak, yabancılar, özellikle demokrasi, cumhuriyet gibi popüler kavramların tarihî ve felsefî geçmişinden ve arka planından haberdar olanlar, kısa bir tanıma ve izleme süresinden sonra Türkiye'yle ilgili teşhislerini koyarlar ve aralarındaki küçük ihtilaflara rağmen temel noktalarda birleşirler. Uzman yabancıların ortak tespiti Türkiye'nin siyasî rejiminin bir "bürokratik vesayet rejimi" olduğudur. Bununla kastettikleri şudur: Her ne kadar ülke bir cumhuriyet ve demokrasi olduğunu iddia etmekteyse de rejim aslında tam bir cumhuriyet ve demokrasi olmaktan ziyade kendini cumhuriyet ve demokrasinin -özellikle cumhuriyetin- kurucusu ve sahibi sayan bir dar zümrenin tahakkümünün esas olduğu bir rejimdir. Ne cumhuriyet olmanın ne de demokrasi olmanın niteliklerine tam manasıyla sahiptir. Bunun sebebi toplumun bunlara sahip olamayacak bir toplum olması değil, bürokrat egemenlerin, toplumu tam bir cumhuriyet ve demokrasiyi yaşatacak olgunluk ve ehliyette görmedikleri için, buna müsaade etmemesidir. Bu olgunlaşma -aslında olgunlaştırılma- süreci tamamlanana kadar toplumu eğitici ve kendine zarar verici yanlışlıklardan koruyucu bir vesayet düzeni sürdürülmelidir. Bürokratik muhafızlar, cumhuriyeti korumalı ve toplumun olgunlaşmasına öncülük ve nezaret etmelidir.

Bürokratik vesayet

Kuşkusuz bu yaklaşımın çok büyük açmazları vardır. Vesayet rejiminin ideologu rolüne soyunan bir eski diplomata da sorduğum; ama cevabını alamadığım ilk açmaz şudur: Toplum cumhuriyet ve demokrasiyi anlayacak ve yaşatacak bilgelik ve olgunlukta değilse bürokratik egemenler nasıl olup da toplumun sahip olmadığı bu vasıflara sahip olabilmektedir? Netice itibarıyla bürokratik kadroların eleman kaynağı da toplumun ta kendisidir. İkinci açmaz şudur: Vesayet rejimi kendi fikrî ve beşerî altyapısını devamlı olarak yeniden üretmektedir. Bu, vesayet düzenini kalıcılaştırmaktadır. Bir başka deyişle, vesayet sistemi kendi kendisini geçici olmaktan çıkarmakta ve daima hayatta kalmaya mahkûm etmektedir. Nitekim, milenyum söylemleri, yani "bin yıl yaşayacak devlet" ve "bin yıl savaş" sözleri tersinden hep bu gerçeği ifade etmektedir.

Bu derin tartışma konularını bir yana bırakıp Türkiye'nin siyaset pratiğine döndüğümüzde karşımıza çıkan manzara şudur: A.Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi çeşitli vesayetçi çevrelerde darbe söylentilerine ve darbe taleplerine canlılık kazandırmıştır. Açık veya örtülü darbe olacağını fısıltı halinde söyleyenler yanında yeşil bürokratları darbe yapmaya açıkça çağıran gri üniformalı siviller ve lacivert üniformalı sivil bürokratlar da mevcuttur. Bu, Türkiye tarihini bilenler için hiç şaşırtıcı değildir. Türkiye tarihi, özellikle 1960 ve sonrası bir darbeler tarihidir. Darbelere bir de siyasete dolaylı ve örtülü müdahaleleri dahil edersek henüz 60 yaşını bulmamış demokrasimizin tarihinin aynı zamanda bir darbeler tarihi olarak okunmasının mümkün hatta şart olduğunu görürüz. Bu konu tartışıldığında dile getirilen, "Bizim askerimiz kalıcı olarak gelmiyor, kısa süre sonra gidiyor; Latin Amerika'dakinden farklı bir durumumuz var" türünden görüşlerin de demokratik teori açısından bir değeri yoktur ve yaşanan gerçekler tarafından yalanlanmaktadır. Bizdeki darbeler Latin Amerika ülkelerindekilere (tabii 1960'lar ve 70'lerden söz ediyoruz; Latin Amerika ülkelerinin çoğunda darbecilik tarih oldu) çok benzemektedir, hatta bazı bakımlardan daha kötüdür. Darbeciler iki üç yıl içinde güya barakalarına dönmekte; ama vesayet rejimini yeni cihazlarla donattıktan, yani siyaset üzerindeki etkilerini ve sistemdeki imtiyazlı pozisyonlarını yasallaştırıp daimileştirdikten sonra bunu yapmaktadır. Belki de, mesela 1980 darbecilerinin 20 yıl iş başında kalması ülke için daha hayırlı olurdu. O zaman silahlı bürokratların toplumsal problemler karşısında nasıl yetersiz ve çaresiz kaldığını, medeni bir hayatın militer yönetimle bağdaşmayacağını toplum çıplak gözle görürdü ve böylece siyasî otoriteyi olduğu gibi bürokratik otoriteyi de sorgulamaya alışırdı. Sistemimiz içinde olduğu gibi davul sivillerin, tokmak üniformalı bürokratların elinde olmazdı. Siyasî kültürümüzde militarizm gerilerdi. Bu çerçevede, 1982 Anayasası'na yüksek kabul oyu verilmiş olması da 12 Eylül darbesinin ve anayasasının aklanması olarak görülemez. Oylamanın anti-demokratik şartlar altında yapılmış olması bir yana, benzer tecrübeler yaşayan ülkelerde olduğu gibi, "kabul" oylarının herhalde önemli bir bölümü askerlerin bir an evvel yönetimden gitmesi için verilmiştir. Darbeler ve sonrasıyla ilgili incelemeler, askerin kışlasına dönmesinin her zaman darbe yapmaktan daha zor ve sancılı olduğunu göstermektedir. Bugünlerde Tayland bu sancıyı ağır şekilde yaşamaktadır. Darbecilerin anayasası geçmiş; ama düşük bir katılım sağlanabilmiştir. Oylamaya katılanların küçümsenmeyecek bir kısmı Tayland ordusunun siyasetten bir an evvel uzaklaşması için ordunun yaptırdığı anayasaya 'evet' demiştir.

Askerî darbeler sadece Türkiye'nin tecrübe ettiği bir şey değildir. Halen Pakistan'da ve biraz evvel söylediğim üzere Tayland'da askerî rejimler vardır. Ne yazık ki Türkiye, demokratik açıdan dünya siyasî liginde bu tür üçüncü sınıf ülkeler kategorisinde anılmakta ve değerlendirilmektedir. Hatta belki de Türkiye darbecilik bakımından dünya rekorunu elinde tutmaktadır. Türkiye 1960, 1971, 1980, 1997'de darbe olduğu tartışılmayacak askerî müdahaleler görmüştür. Bunlara iki açık ve başarısız darbe de eklenmelidir. Son cumhurbaşkanı seçimindeki 27 Nisan muhtırası da darbeye yakındır. Bunlara ilaveten mutlaka bilmediğimiz başka teşebbüsler de olmuş olmalıdır; 'Günlük'lerde yansıyan türden. Kapalı kapılar adında politikacılara çekilen azarları ve zaman zaman deşifre edilen tehditleri de düşünürsek, rejimimizde neredeyse askerî darbe ve müdahalenin kural, sivil demokratik yönetimin istisna olduğu sonucuna varabiliriz.

Toplumsal mühendislik yapanlar

Bu tarihî ve fiilî manzara, insanın cevabını ister istemez merak ettiği bir soru ortaya çıkmaktadır. Darbe ve müdahalelerin kötü niyetle, ülkeye zarar vermek amacıyla yapıldığını söylemek herhalde mümkün değildir. Ama niyet ne olursa olsun darbeler hem ülkeye zarar vermekte hem de muhteşem başarısızlıklar sergileyen toplum mühendisliği çabalarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Ve toplumsal mühendislik çabalarının istisnasız tamamı iflas etmektedir. 27 Mayıs darbesinin ardından kendisine karşı darbe yapılan partinin devamı iktidara gelmiştir. 12 Mart amacına ulaşamamış ve demokrasiyi yaralamıştır. 12 Eylül'ün peşinden yapılan seçimde halk darbecilerin istemediği partiyi iktidara getirmiştir. 28 Şubat, Tayyip Erdoğan'ı lider konumuna yükseltmiş ve dindar muhafazakârları en büyük siyasî güce dönüştürmüştür. 27 Nisan muhtırası Türkiye'yi, Gül'ü cumhurbaşkanı seçmeye mahkûm etmiş, yani önlemek istediği şeyin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur. Yani, kısaca, darbeciler ne olmasını istediyse tersi olmuştur. Bu inkâr edilemeyecek gerçek bütün çıplaklığıyla ortada dururken nasıl olmaktadır da üniformalı ve üniformasız darbe taraftarları çıkabilmektedir? Bu bir "Türkiye gerçeği"dir ve bunun izah edilmesi lazımdır. Darbecilik, virüsle geçen bir hastalık mıdır? Bir darbecilik virüsü var mıdır? Darbecilik genetik midir? Yoksa kültürel kodlarla ve bu kodların yeni nesillere aktarılmasıyla mı alakalıdır? Darbeciliğin ahlâkla ilişkisi nedir? Darbeciler ve destekçileri tarih bilmemekte midir? Yoksa güç mü gözlerini kör etmektedir?

Bu soruların ve benzerlerinin cevabını şu anda verebilecek durumda değiliz. Zamana ve sağlam yöntemlerle yapılan ciddi empirik araştırmalara ihtiyacımız var. Ama, darbecilik, meşhur "Türkiye gerçekleri"nden biri olarak ortada durmaktadır. Birileri darbe yapmak isteyebilmekte, birileri darbe yapılması çağrısı çıkartabilmektedir. Hiç kimse "darbe olur" veya "olmaz" kehanetinde bulunabilecek durumda değildir. Türkiye, daha yeni bir seçimden çıkmıştır ve bir darbe halk iradesine darbe anlamına gelecektir. Bu, darbe ihtimalini azaltmaktadır. Ancak, öte yandan, biraz yukarıda işaret ettiğim gibi, bu ülke bir darbeler ülkesidir ve daha önce birçok darbe yapılan yerde bir yenisinin yapılmayacağının, yeni darbe yapma teşebbüsleri olmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Üstelik darbe söylentilerinin "kendi kendini gerçekleştiren (bir) kehanet"e dönüşme ihtimali ve potansiyeli de vardır. Olmayacaksa bile, olsun ve olmasın diyenler devamlı olacak-olacak-olacak derse olmayacakken olacak olabilir...(Tabii, tersi de mümkün.)

Hangi durumda müdahale olabilir?

Darbelere kategorik olarak karşı çıkmak ve halkın her zaman darbecilerin siyasal ve toplumsal mühendislik projelerini akamete uğrattığını söylemek müstakbel darbeleri önlemeye yetmeyebilmektedir. Zira, darbe yapmak isteyenlerin, bu güce sahip olanların, her zaman bahane bulması mümkündür. "Laiklik", "irtica", "bölücülük", "cumhuriyetin kazanımlarının aşındırılması", "Atatürkçülüğün elden gitmesi" vs. gibi çoğu zaman tanımı ve tespiti zor ve ne oldukları güç sahiplerinin vehmine, ideolojisine, çapına ve sınıfına bağlı kavramlarla darbe ve müdahaleleri meşrulaştırma çabaları hiç hız kaybetmemektedir. Bu durumda, acaba, demokratlar, darbelere kategorik olarak karşı çıkmakla yetinmek yerine, daha doğrusu bu tavrı terk ederek, müstakbel darbecilerin alanını daraltacak "meşru darbe-müdahale" teorileri mi geliştirmelidir? Böyle bir teori gerçekten işe yarar mı?

Bu satırların demokratları irkilteceğinin, onların kulaklarını tırmalayacağının, tüylerini diken diken edeceğinin farkındayım. Ancak, bizdeki demokrasi karşıtı silahlı bürokratlar ve onlarla saf tutanlar, İngiltere ve ABD benzeri ülkelerdeki meslektaşları ve benzerleri gibi değil. Demokrasinin standartlarını ve seçilmiş sivillerin askerlere üstünlüğünü kayıtsız şartsız kabul etmiyorlar. Böyle bir Türkiye'de yaşıyoruz. Darbecilik bir "Türkiye gerçeği" haline getirilmiş. Yunanistan'ın yaptığını yapıp darbecileri cezalandıramamışız. Aksine, taltif etmişiz. Darbelere karşı ne sokaklara dökülerek sivil ne de silahla mukabele ederek silahlı direniş gösterebilmişiz. Ve darbeler ve darbe teşebbüsleri olmuş da olmuş. Neredeyse bir rutin haline gelmiş. O zaman, pragmatik davranıp, "meşru" darbe ve müdahalelerle "gayri meşru" olanları birbirinden ayırt etmemize ve buna dayanarak darbecileri sınırlandırmamıza yardımcı olacak bir teori geliştirebilir miyiz?

Böyle bir teori geliştirmek mümkünse bile bunu kısa sürede ve sadece gazete yazılarıyla yapamayacağımız gün kadar aşikâr. Ancak, düşünmeye ve akıl yürütmeye bir başlangıç noktası sağlamak böyle bir teorinin kapsaması gerektiğini sandığım bir iki noktayı öne çıkarabiliriz. Demokratik ülkelerde silahlı kuvvetler sınır savunmasıyla, ülkenin düşmanlardan korunmasıyla görevlidirler. İhtiyaç halinde sivillerin emriyle ve onların kontrolü altında polis gücü olarak da istihdam edilebilirler. Darbe yapmaları ise gayri kanunidir ve suçtur. Ancak, belki de sadece bir tek durumda silahlı kuvvetlerin siyasete müdahalesi meşru ve hatta gerekli olabilir. O da şudur: Demokratik yollarla, yani demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş bir iktidar, seçimlerle gitmemekte direniyorsa; ülke bütün dünyada meşru seçim erteleme gerekçeleri olarak kabul edilen savaş ve olağanüstü tabii afetler gibi problemlerle boğuşuyor olmadığı halde seçimleri keyfî olarak erteliyor ve seçim yapmak istemiyorsa; seçim talep eden muhalefeti ve toplum kesimlerini, kontrol ettiği polis gücünü kullanarak, terörize ediyor ve fizikî olarak ezip sindiriyorsa, belki o zaman orduların bu tür bir siyasî yönetime müdahale etmesi ve seçimlerin yapılması için halk adına baskı uygulaması meşru olabilir... Bilmem bu, üzerinde düşünmeye değer bir görüş müdür yoksa tümden ve peşinen çöpe atılması gereken bir fantezi midir?

Zaman

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim