Mescid-i Aksa’da Cuma Şefkati

02.12.2008 13:01

Yıldız Ramazanoğlu

Arkamız Zeytin Dağı önümüzde bir serap. Evlerimize astığımız Kudüs panoraması. Bu kadar güzel bir şeye bakma, onun içlerini göz alabildiğine türlü biçimlerde görme ayrıcalığının yüklediği duyguları taşımak çok zor. Sevinç, görev, derinlik, hercü merc. Resmin kağıdına dokunmak ve sadece resim olarak kalmasını dilemek geçiyor içimden. Fakat kuşe kağıda değil Kudüs’ün o tarifi imkansız havasına değiyor elim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz, çünkü ağır ve kaçınılmaz bir tanıklık için buradayız. Şehre karşı bizi koruyan kağıt aradan çekilince, şehrin ruhları serbest kalınca, çıplak ve savunmasız kalıyoruz amansız çelişkilerin yalanların acıların karşısında. Bir perde kalktı ve birazdan manzaranın, akıllara durgunluk veren tecrübenin içine dalacağız. Bastığımız her taş, pencerelerde görülen her yüz, her salınan zeytin yaprağı ağırlığını verecek ruhumuza, bizi başka birine çevirecek, bunu hissetmemek imkansız.

Altından sarı kubbe parıldıyor. Kubbetüs Sahra. Baktığımız yerden onun sol tarafına düşen mütevazı, gösterişsiz, siyah kubbesi güçlükle seçilen deruni mescid de Mescid-i Aksa.  Uzaktan bile öyle hüzün soyluluk inanç direniş bilgelik ve birlik dolu ki tanımlayacak kelime bulmak için düşündüm kaldım. Hemen önümüzde dünyanın en pahalı mezarlığı. Çünkü çok nadide ve kıymetli. Yahudiler burada yatanların cennete ilk gidecek kişiler olduğuna inanıyor, o nedenle akıl almaz fiyatlara satılıyor bir mezarlık yer. Zaten tamamen dolu olduğu  söyleniyor. Adı da cehennem vadisi nedense. Biraz ilerisi ise Müslüman mezarlığı. Bu ülkede  her parça yer, her taş, her duvar dişe diş paylaşılmış. Daha doğrusu ele geçirenlere karşı amansız bir elde tutma “onu olsun” kaybetmeme savaşı veriliyor.

Zeytin Dağını hatta Davut peygamberin mihrabını sağımıza alarak yokuş aşağı usulca şehre ineceğimizi söylüyor yol arkadaşımız rehberimiz sevgili Musa. Kudüs’ün o çok özel kokusu, Hz. Meryem’in şefkatle saran kolları, Hz. İsa’nın acıyla anılan Çile Yolu kuşatıyor hepimizi adları anıldıkça. Birkaç kişiyiz. Hiç kimse konuşmuyor, herkes kendi içinde. İnsanlığın büyük tarihi içinde başımıza gelenin ne olduğunu, sınırlarımızın zorlanışını, inşirah suresiyle göğüslerimizin genişletilişini hissediyoruz.

Dağın eteğinde Selman-ı Farisi, Rabiyetül Adeviyye.  Bir de Kahire’de görmüştüm Rabia’nın makamını bir cami içinde. Burada da onunla birkaç günlüğüne komşu olduk.

İki Filistinli geldi. Nazlı ve sürmeli bir deveyi sürerek. Bir şeyler satmak istediler. Dur dedim yeni geldik, şaşkınım, üzgünüm, sevinçliyim. Adamlardan biri nefes almadan konuşmaya başladı. Bizim için üzülmeyin. Biz birbirimizi sevmiyoruz . Para için inancını satanlar var. Bizi fantomlar değil Araplar yendi. Krallar yedi bitirdi içimizi. Hiç susmuyordu, meczuptu sanırım. Sanki sözünü ettiği kimselerden biriydi öte yandan. Deve soylu manidar bir tavırla başını çevirdi. Çan sesleri duyuldu. Manzaraya baktım yeniden, içinde ya da dışında olmanın ötesinde bir yerine düştüğümüz gerçeklik. Mucizevi bir görüntü.

Zeytin dağından Lut Gölü tarafına bakınca peygamberlerin geçip giderken bize bıraktıkları  türlü çeşit hatıralar geliyor insanın aklıma. Kıyamet Kilisesinin kubbesi görünüyor uzaklarda. Aşağılarda Filistinlilerin yaşadığı yerler, işlettikleri küçük dükkanlar var. Kızıldeniz’e Hicaz’a Yemen’e çok daha yakınız artık. Basra körfezine kadar dağılan kardeşlik günlerimiz. Bilinçaltımızda çağlayan insani birlik.

Zeytin dağında bellek neler çıkarıp koymaz önümüze. Havarilerin arasından çıkan hain Yuda Hz. İsa’yı sureten iyi tanımayan katillere şöyle demişti : “O şimdi Zeytin dağında. Yanına giderim, yakınına otururken onu öperim, kimi öpersem İsa odur”. Bu ihaneti hatırlayınca Rönesans ressamlarının tablolarından çıkıp geldi yine içimize işleyen sima. Öperek ihbar etmek bir peygamberi katillerine, ne buluş ama, ne alçak bir insanlık hali. Sonra jet hızıyla tutuklama, yargılama, mahkum etme. : Çarmıha gerilerek infazına.

Cuma namazı kılmak yaralarımızı saracak biraz, her şeyi gören büyük gözün önünde büyük buluşma hepimize iyi gelecek.  

Hz. İbrahim’in İsmail’in boğazına bıçağı dayadığı yerin de Zeytin Dağı’nda olduğu söylenir. Kierkegaard’ın Korku ve Titreme’de lirik bir analize tabi tuttuğu an. İmanla cinayet arasındaki o ince çizgi.

Peygamberlerin “insan” olmayı kesintisiz bir şekilde zincir gibi birbirlerine eklenerek nasıl inşa ettiklerine tanıklık etme yeri Kudüs. İç içe geçip eriyerek, aynı adalet kimyasının izini sürerek. Birbirlerinin hakikatine eğilen insanların, içinde ayrı gayrı durdukları testiler kırılıp da sular birbirine karışınca insani özde buluşması, C. Rumi’nin dediği gibi ne sen ne ben kalmaması. Burada zaman perdesi kalkıyor gerçekten. Ürpererek ayak izlerinin üzerinde yürüdüğümüz Hz. Yahya mesela, o kadar şimdinin de peygamberi ki.

Uzaklarda uçurtma uçuruyor çocuklar. Filistin tarafıymış. Bu sıradanmış gibi görünen uçurtmalar içimizde infilak etti, bizi hayret makamına saldı. Kuyrukları zamana mekana çatışmaya sahte barışlara yalana ve ölüme karşı havalanan uçurtmalar. Yahudi çocuklar da uçurtma uçurur mu. Uçurur elbet. O temiz ellerine Filistinli çocuklara atılacak bombaların üzerine “ölümünüz için sevgilerle” yazmaları için kalem veren mazlum-zalimlerden bir kurtulsalar.

Yokuş aşağı inmeye başlamıştık. Bir büyünün içindeyiz. Başka hiçbir şehre benzemeyen, belki bu dünyanın dışında olan bir yerde yürüyorduk. Birden sağda güzel bir ev gördüm. Evin ön yüzüne tam kapı üstüne güzel bir seramik gömülmüş, Allah ve Muhammed yazılı. Yıkılmamış bir Müslüman evi. Zengin ve elli sene önceden vatandaşlık almış bir Filistinlinin evi demek. Nasıl almamışlar elinden acaba. Sattıramamışlar da. Süslerle bezeli.

Aksa Haremine gitmek için otobüse bindik. Bu kutsal alanın tamamı 144 bin metrekare. Bu geniş mekanın tamamının adı bu. İçinde çeşitli yapılar, mescidler var. Etrafı Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan surlarla çevrili. Burada birçok kapı var. Biz ana kapı sayılan Şam kapısından girmek istedik. Kapıda Lailaheillallah İbrahim Halilullah yazılı. Burada yaşayan öteki din mensupları incinmesin, kalpleri adaletten yana mutmain olsun diye ortak bir inanışa vurgu yapılmış. Ele geçirmeye değil, bir arada yaşamaya gelmenin göstergesi olarak.

Küçük gurubumuzla Şam kapısının önünde büyük bir heyecan ve karışık duygular içinde akan insanlarla birlikte kapıdan geçmeye çalışırken İsrail askerlerinin müdahalesiyle karşılaştık .  Hiç farkında değildim, meğer üniversiteye yeni başlayan kızım sıcak yüzünden ceketini çıkarmış. Tişörtünde İngilizce “özgür Filistin”yazıyor. Bunu dert etmişler. Gencecik askerler toplandı ve bir tartışma başladı. Böyle bir şey yazılamazdı. Bu tişörtle buradan geçilemezdi.  Çünkü Filistin diye bir şey yoktu. Burası İsrail’di ve Filistinli diye birileri yaşamıyordu, ancak Arap azınlıklar vardı.

O hengamede Filistinli şair Mourid Barghouti’nin Şairin Filistini’nde sürgünden otuz yıl sonra Ramallah’ı ziyarete geldiğinde onu durduran askerler için yazdıkları aklıma geliyordu. “Bu yermukeli askerin parıltılı silahı benim yabancılaşmamın tarihi. Silahı bizi memleketimizden kopardı. Ebeveyni nereden gelmiş acaba. Sachsenhausen’den mi, Dachau’dan mı, yoksa o Brooklyn’den gelmiş körpecik bir yerleşimci mi. Orta Avrupa’dan? Kuzey Afrika’dan? Latin Amerika’dan? Bizden birini öldürmüş müdür? Öldürmek için bir iştah geliştirmiş midir? O bir işgal askeri. Birisi hiç insaniyetini denemiş midir? Benim bir insan olduğumu fark edebilecek mi ?”

Tişörtü derhal çıkarması gerektiğini söyledi çocuk yaştaki askerler. Kızım da gençliğin verdiği pervasızlıkla itiraz ediyor, tartışıyor, şiddetle reddediyordu çıkarmayı. Gayet iyi İngilizce bilen gençlere yalan söylüyorsunuz, öyle bir yer var ve burası orası diyordu. Elbette bütün dünya biliyordu ki, büyük şair Mahmut Derviş’in dizelerindeki gibi “bir Filistin vardı ve bir Filistin yine var”.

Ezan okunuyordu ve ben kafiledeki arkadaşlarıma ne diyeceğimi bilemiyordum. Orta yolu bulmak için tekrar ceketi giyip fermuarı çekip yazıyı kapatmasını önerdiysem de artık içinde “onun”olduğunu bildiğimiz sürece olmaz diye direttiler. Gözlerini kırpmadan adam öldürebildiklerini bildiğimiz askerlerin inadı, vaktin daralması, bütün gurubun bu kadar yol ve meşakkatten sonra bizim yüzümüzden cuma namazı kılamama tehlikesi karşısında, kızıma baskı yaparak bir taşın arkasında tişörtü içinden çıkarmasını sağladım. İçinde bile durmasını istemedikleri şey onun içindeydi nasılsa. Hepimizin içindeydi.

İşte bu yalanlar öldürüyor Filistinlileri her şeyden çok. Bir halka tam altmış sene yok muamelesi, ölü muamelesi yapmak ne demek. Filistinli bir Hristiyan olan Fawaz Türki Bir Mültecinin Anıları kitabında, birileri bizimle ilgili yalanı çoğalttığında nefretten o kadar başım dönüyor ki kimseye bir zarar vermemek için kendimi odaya kapatıyorum diye yazmıştı.

Mahmut Derviş büyük bir şairdi evet, ama diğer üç erkek kardeşi de şair ve edebiyatçı. Yalanın, susmanın, gravatlı eşkiyaların dünyasında, som kötülüğün içinden doğruyu çekip çıkarmak için kendini şiire vurmuş sürgün bir halkın yaralı bereli çocukları. 

Kardeş Remzi Derviş’ten duyalım umudun sesini bir de.

Ey son eşkiyaları dünyamızın !
Kalacağız biz hep
Böyle bir arada
Toprağım ve ben
Yaşamda ve ölümde
Böyle koyun koyuna
Ta kıyamete dek.

…………….

Nişan yüzüklerinde
Ve kurşun kaleminde
Ve çarıklarda
Ve bavullarda
Ve her şeyimizde
Kurtarıcı bir anın kurbanlarında
Dayanıyor, dayanıyoruz

İngilizler var güçleriyle işgal için hücum ederken Filistin bölge komutanı Ali Fuat Paşa biliyordu ki, birçok cephede savaşa girmiş İstanbul hükümetinden isteyebileceği bir şey yok. İngiliz birlikleri ilerlemiş ve onları mevcut koşullarda durdurmanın imkanı kalmamıştı. Şam’daki ordu karargahına içi kan ağlayarak 8 aralık 1917’de son mesajı geçti.: düşman kuvvetleri buraya bir buçuk saat mesafede. Allahaısmarladık Kudüs.

Bu vedadan sonra dünyanın Filistin’le imtihanı başlamıştı.

Bizi uçuran cuma

Heyecan içinde büyük bir incelik gösterilerek kadınlara ayrılmış olan Kubetüs Sahra mescidinden içeri girdik.

Sade bir ihtişam var. Çok değerli mermer işlemeler, kristal avizeler, eskimiş halılar. Ne kadar hüzünlü görünüyor her şey. Yaralarla ters düşüyor gibi ama aslında yakışıyor her zamana bu süslemeler öte yandan.

İçerde kuşlar uçuşuyordu. İç mekanlarda dolaşan uçan dinleyen anladığını öterek belli eden kuşlar beni hep etkilemiştir.

İmamın Arapça hutbesini anlamadan anladım. Sesi çok etkileyici. Sade ve duru. Solgunluğun içinden canlılıkla yükseliyor. Haykırmıyor. Sanırım sindirilmiş hakikati birer birer açıklıyor. Burada herkes son mühletini kullanan, ayakta gezen şehit. Yerin altı üstü kavramı çoktan aşılmış. İmamın sesi de doğal olarak müstakbel bir şehidin sesi. Aksa’da herkes bu hissiyatı kuşanmak zorunda.  

İnsanların dayanışmacı bir yüzü var. Çocuklar bile başlarına gelenin tamamen farkında.

Adını bir namaz esnasında kıblenin değişmesi olayından alan Mescid’ül Kıbleteyn’de peygamberimize gelen vahiyle, artık ibadetlerde yüzümüzü Mescid-i Aksa’dan Kabe’ye çevirmemiz bildirilmişti. Bir zamanlar inananların istikametlerini belirleyen ilk kıblenin mekanındaydık ve bu olağanüstü bir duygu. Hz. Ömer Kudüs’ü fethedince burası çöplük olarak kullanılıyormuş neredeyse. O yerlerini tespit etmiş mescitlerin, Emeviler de inşaatları gerçekleştirmiş.

Gece yürüyüşü anlamına gelen İsra suresinde anlatılan Mirac olayı burada gerçekleşti. Peygamberimizin bindiği atın adı Burak’tı. Aksa Mescidinin kalıntıları içindeki duvara bağlamıştı atını. Bu duvar içerden Burak’ın bağlandığı kutsal mekan, dışardan ise aynı duvar Süleyman Tapınağı’nın kalıntısı ve Ağlama Duvarı. Böyle iç içe geçmiş kutsallıklar. Burada  her taşın özel bir anlamı ve ağırlığı var. Hiçbir şey yerinden oynatılmamalı, ama Müslümanların kutsalları hiçe sayılmış Osmanlı’nın vedasından sonra. Bazı kitaplar yayınlanıyor İbranice, İngilizce, elden ele dolaşıyor, buna göre Aksa Mescidi yıkılacak ve MÖ. 957’ de Davut’ un oğlu Süleyman peygamberin yaptığı tapınak aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek.  İddia edildiği gibi sadece Filistinlilere ait vehim ve boş endişe değil bu yıkım haberleri, bunu temsil ve teşvik eden haritalar, kitaplar elden ele dolaşıyor Yahudiler arasında.  

Zaten işgal güçleri tarafından defalarca saldırılmış bu mescide, atılan büyük kurşunlar toplanmış, Filistinliler tarafından bir camekanın içinde teşhir ediliyor. 1969’da mescidi fanatik bir Yahudi yakmış. Fakat sonra onarılıp eski haline getirilmiş. Oysa burası Müslüman inancına göre barış yeri ve emin olunması, herkesin güven içinde hissetmesinin zorunlu olduğu bir yer, bırakalım şiddeti, insanın yaralanması, bir yaprağın dahi koparılması bir karıncanın ya da haşere saydığımız bir böceğin bile öldürülmesi yasak İslam inancına göre. Tıpkı Kabe haremi gibi barış şükür ve ibadet beldesi.  

İslam Konferansı Örgütü 1969’da buranın hakları ve onarımı için 57 İslam ülkesi tarafından kurulmuş. Onca girişime ve çabaya rağmen onarılamıyor bile ve hiçbir kuvvet bunun için gerekli izni çıkartamıyor. Mihrabı eşi benzeri bulunmayan bir esermiş. Nureddin Zengi zamanında Halep’li bir ustaya yaptırılmış, kündekari sanatıyla tahtadan çok ince oymayla ve hiç çivi kullanmadan yapılmış. Fetihle S. Eyyubi yerine koymuş. Yangından sonra kül olmuş ama fotoğraflarına bakarak aynısını Ürdünlü sanatçılar ceviz ve abanoz ağaçlarından yaparak yollamışlar. Şimdiki mihrap bu.

Yanımdaki Filistin kızlarına soruyorum imam ne anlatıyor diye, direnmeyle sabır arasındaki ilişkiyi, inananların direnenlerin gücünü ve üstünlüğünü anlatıyormuş özetle. Cumaya gelmenin hayati öneminden sözediyormuş.

Cuma namazının buradaki anlamının eşi benzeri yok. Çoğu Filistinli için bir rüya kadar uzak.Bırakılsa her cuma bir milyon insan akacak. İzin verilenler için sıklıkla yaş yasağı konuluyor. Mesela kırkbeş yaş altında olanlar alınmıyor. 1948’den itibaren İsrail vatandaşlığı verilmiş bir avuç insanın görece izinliliğine karşılık Filistin Özerk Bölgesinden gelenlerin çilesi bitmiyor. Bu alan insanların buluşma, hasret giderme, piknik yapma, çam ve zeytin ağaçlarının altında yurtlarına evlerine kavuşmak için hayal kurma yeri. Tesbih çekerek, yaygıların üzerinde çocuklarıyla bayram sevinci yaşayarak, safını belli etme, umutları diri tutma harekatı. Genelde Beytüllahim, Cenin, Nablus, Halil, Tulkarim gibi küçük şehirlerden perşembe gecesinden itibaren otobüslerle arabalarla gelip surların dibine park ediyor sonra da sabırla sabah namazını bekleyerek bu müthiş güne hazırlanıyorlar.

Alan dolmuştu, Mescid-i Aksa’nın dört minaresinden birden Fetih suresi okunmaya başladı. Bu surenin anlamını hatırlayınca kalbimiz güçlendi. Fırınlardan taze çıkmış çeşit çeşit ekmekler. Kapı girişlerinde seyyar satıcılar. Dev cezvelerde kömür ateşinde bedevilerin pişirdiği kahveler. Buradaki cuma namazı dünyada birçok şehirde katıldığım cuma namazlarından hiç birine benzemiyor. Zaten kadınların bu kadar rağbet ettiği başka bir cuma görmedim. Bir de Afrika’da rastlamıştım. Buralarda tam anlamıyla sosyal, siyasal, insani ve imani karşılığı var. Olması gerektiği gibi. Baskıları zilleti sineye çeken insanların kıldığı cuma namazının ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyor insan. Hutbelerden belli oluyor her şey.  

Uçurtmalara daha da yaklaştık. Kimin uçurduğunu göremiyoruz hala ama onlara daha yakınız şimdi. Yedi kapıdan giren insanlar yerlerini almış çoktan. Kapıların en meşhurları Babül Cedid, Babüzzahir, Babülesbat ve Şam kapısı. Kararlı sabırlı dirençli insanların Aksa mescitlerine doğru akışını izlemek çok korunaklı neredeyse ölmeye yatmış bedenlerimizi diriltti, zihinlerimizi temiz havayla buluşturup havalandırdı.  

Musa Müslüman olmayanların alınmadığını söyledi. Hatta bazı insanlara Fatihayı okutuyorlarmış. Bu uygulamanın nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Sanırım Ariel Sharon’un silahlı adamlarla zoraki Aksa’ya girmesi de bu yüzden ikinci intifadayı başlattı.

Burada namaz kılmak çok önemli. Bu mekanı son görüşüm olabilir duygusu Filistinliyi hatta tüm Müslümanları hiç bırakmıyor. Mescit için her an yıkım kararı alınabilir korkusu var, ya da öteki cumaya kadar vurulmuş olabilirsiniz, giriş süresiz yasaklanmış olabilir, birden sabah kalktığınızda sebepsiz olarak haklarınızı kaybedebilirsiniz, yollar kapatılabilir, yurt dışından gelenler için her zaman muhtemel olduğu gibi havaalanından tekrar ülkenize yollanabilirsiniz. Herkes bir kavuşup bir vedalaşıyor, çünkü şu kapıdan çıkınca dönememek var. Bu endişeler, buradaki her ana paha biçilmez bir değer katıyor.

Hem çok insani hem de çok politik bir hava var. Belki de dışardan bunu yüklüyoruz. Alimler gücü yetip de Aksa cumasına gelmeyenlerin mes’ul olduğunu söylüyor. Tarihte de aynı sorumluluğu hatırlatarak, gelemeyen hiç değilse kandillerinin yanması için yağ göndersin diye Müslümanlara haber salarlarmış. Çok mesuliyetli bir ibadet. Burada cuma en hakiki anlamına bürünmüş, bölgeyi bekleyen halka,  direnişe, dirilişe, gelecek nesillere, özgür Filistine ve yerleri gökleri ayakta tutacak adalet duygusuna olan bir borç.

Taksi şoförü anlatıyor. Çoluk çocuk bebek dememiş, doluşmuşlar arabasına. Uzak bir şehirden gelmişler. Nasıl olsa almayacaklar ne diye geliyorsunuz demiş adamla kadına.  Cevap : Didişmek için. Her seferinde teşebbüs etmiş olmak için. Bu da bizim vazifemiz demiş ailenin reisi. Mescid-i Aksa işte böyle bir yer. Böyle olmasa çoktan kaybedilecek, girilmez olmuş ve kapıları Filistinlilere hatta dünya Müslümanlarına kapatılmış olacaktı. İçeri alınmayanlar dışarılarda duvar diplerinde imamın sesini izleyerek namaza katılmaya çalışıyorlar.

İçimize işleyen ezanı okuyan kişi, kırk yıllık baş müezzin Şeyh Said Abbasi imiş. Hutbeyi okuyan da Kudüs müftüsü İkrime. Böyle insanların sesini duymak yüzünü görmek nasip işi gerçekten. Bu sesleri duyanların büyük insani mesajları alanların işi çok zor diye içimi bir korku ve endişe kaplamadı değil. Büyük kapıdan çıkınca geniş bir cadde. Kanuni Sultan Süleyman caddesi. Haseki Sultan Hastanesi var biraz ilerde. Bir yere gelince her şeyi düşünen insanların izleri.  

Hz. Musa zamanında firavunun şerrinden kurtulan oniki İsrailoğlu da burada yerleşmiş. Onlar için de kutsal bu nedenle Aksa Haremi. Hatta bu alanın dışında kestikleri kurban kabul edilmiyor ve bu alana girmeden hacı olamıyorlar. Aynı kaynaktan gelen ilkelerle aydınlandığımız için onlar ve biz demek bile yanlış. Onlar kim biz kimiz, İsa, Musa ve Muhammed kim ve kimin için anlayana.

Her toplulukta doğru yoldan sapanlar bulunacak kaçınılmaz olarak.

Bir kadın bir şeyler söyleyerek neredeyse haykırarak geçti yanımızdan. Sonra bütün mescidi dolaştı.

Biz de intifadadan sözediyor sandık. Çok duygulandık. Bir Arap genç kıza sordum yine ne anlatıyor diye. Paralarınıza sahip olun çantalarınıza dikkat edin diyormuş. Ben ne sandığımı   söyleyince epeyce güldüler. Gülmekten öldüler hatta bunu duyan Filistinli kadınlar. Büyü bozuldu. Rüyadan uyandık. Meleksi hava yine de silinmedi. Normaldi bu kadarcık insansılık.

Mirac gecesi peygamberimizin üzerine basıp yükseldiği Muallak Taşını ziyaret için aşağıya indik. Taş birlikte yükselmeyi isteyip de izin verilmeyince öylece kalmış. Yükselmeye teşebbüs ettiği çok açık gibi. Görünüş inanılmaz. Taşın altında insanlar toprak rengi. Toprağa çok yakın, her an gitmeye hazır. Helalleşmiş, dünyayla işlerini bitirmişler bir bakıma. Öyle bir iman var.

Kendi şiirini yazan kadınlar. Bir kadın ya Allah ya Resul ya Ashab diyor kalın bir sesle.  Ama hiçbir cezbe ve gösteriş yok. İçten ve fani bedenden çıkan ses. Doğanın saf şiiri. Kendiliğinden dışa vuruyor.

Muallak taşının altı en az yirmi insanın sığacağı küçük bir mescit olmuş. Bazı uzlet seven kadınlar burada namaz kılıyordu. Çok asude ve kalplere ferahlık veren bir mekan. Ayrılmak çok zor oldu. Bugün biz kadınların bayramı. Kubbetüs Sahra gibi güzelliklerle dolu derin kuşatıcı mekan kadınlara tahsis edilmiş, kalabalık yüzünden incinmeyelim diye. Ne incelik. Türkiye’de olsa böyle bir yere adımımızı bile attırmazlar, uzak bir yere kadınlar için berbat bir baraka  yaparlardı.

Kadınlar erkekler çocuklar yaşlılar direnişin destanını yazıp kağıdı suya atıyor, kör ve sağır insanlardan değil doğrudan adaletin ana kaynağından bekliyorlar adaleti. Olanlar sadece bu. Bekleme öyle aktif bir bekleme. Arendt’in şiddet üzerine cümleleri geliyor aklıma. Toplama kampları işkence ve açlık felaketi gibi acılarda insanın umutsuzluk yüzünden hiddetini kaybettiğini söyler. Koşulların değiştirilebileceği yönünde bir kuşku var ve buna rağmen koşullar değişmiyorsa ancak o zaman hiddetin gelişebileceğini, sessizliğin umutsuzluğa işaret ettiğini söyler. Buradaki insanların hiddetten uzak, yatışmış hali bambaşka. İlahi adaletle kurulan rabıtadan, kesin inancın, unutulmadığını bilmenin gücünden gelen sükunet. İçlerinde Nizar Kabbani’nin dizeleri parıldıyor sanki :

Yarın, yarın çiçek açacak limon
Sevinecek yeşil sümbüller ve zeytin
Gözler gülecek
Geri dönecek göçmen güvercinler
Tertemiz yuvasına
Ve geri dönecek çocuklar oynamaya
Buluşacak babalarla oğullar

Cuma kutlamasına ikindi namazı için gittiğimiz Aksa mescidinde devam ettik. Buranın havası çok farklı. İnsanı içine alıp bütün zamanların temel hedefini gösteren bir yanı var. Hüznün bütün renkleri, simalardaki yansıması burada. Konuşan, işaret veren, çok yalın ve duru bir mekan. Çok da özel bir kokusu var.

Burada kadınlara ayrılmış bir yer yok. Erkeklere doğal olarak imama yakın ön saflar veriliyor.  Kadınlar da mescitte gönüllerince yayılmışlar, elbette bir adap içinde. Bir kadın çantasından çıkarıp kadın erkek herkese lokum dağıttı bu kutlu gün için. Ezana kadar her hoca etrafına öğrencilerini almış ders yapıyor. Kadın hatibeler de kendi halkasını toplamış. Herkes birbirini görüyor, sesler birbirine karışıyor, hareket bereket ve kardeşlik içinde. Tutuculuklardan, kadınlara yönelik ayrımcılıklardan bezmiş ve yorulmuş bizler için ne geniş bir soluklanma.

Aksa’daki bir bakıma ölümü aşma ve ölüm korkusunu bitirme medeniyeti. Ölümden korkmamak ölümü diriltiyor taze bir dirilişe yol açıyor. Ölüm korkusu hayatı da ölümü de çürütüyor. Çürüyen ölüm, içinden dirim çıkmayan bir sona dönüşüyor. 

Buradaki “cuma resmi”nin hakikiliği yaşamla ilgili genel algımızı gözden geçirmemize vesile olacak kadar sahici ve berrak.

Bir kadın daha dolaşıp hepimize bir kurabiye dağıttı ki nadide bir lezzetti. Erkekler de bize selam veriyor, şefkatle, dikkatle davranıyor. Bunu unutamam. Bu sevinci. Cinsiyetimizi hiç hissettirmediler nazik davranışlar dışında. Koruma var ama dişileştirme yok. İnsan insana her şey. Dünya varmış. Aradığım hava. Bunu teneffüs edebilmek için bile buralara gelmeye değer. Abarttığımı düşünenlere, Filistin’in tamamını bilmediğimi, sadece haremde olanlardan söz ettiğimi hatırlatmak isterim. Daral getiren zihniyetler buralarda da vardır yoksa.

Kime sorsan yaranın kabuğu usulca kalkıyor

Rima : Babam onbeş yıl yattı. Sevinç içindeyiz çünkü bir aydır yanımızda. Annemin çok çocuğu olamadı. İki kardeşiz sadece. Verimli yılları hep ayrı geçmiş. Kolejde okuyorum, doktor olacağım.

Kime dokunsak susuyor genelde, yanındaki arkadaşından fısıltıyla geliyor sesler ; oğlu öldürüldü, annesi tutuklu, babası hapiste, dayısının bacağı koptu, abisi tekerlekli sandalyede. Bunları güvenlerini iyice kazandıktan kendimizi ve hissiyatımızı anlattıktan sonra öğrenebildik. Konuşmaya hiç gönüllü değiller bu konuları.

Mescitten dışarı çıktığımızda bir kadın geldi yanıma, mahcubiyetle bir şey anlatmaya çalıştı. Türk olduğunu, dilimizi unuttuğunu söyledi. Tam konuşamadık ama gözlerimiz dolarak anladık durumu. Bunu bilmemizi istedi.    

İşte tam burada cuma gününün önemini anlıyor insan. Nedir neye yarar nasıl olmalıdır kim katılmalıdır. Herkes tabii. Her çocuk her yaşlı her yetişkin. İşte fotoğrafın hakikate ve gerçekliğe dönüştüğü an. Cuma hutbesinde hiçbir ayrım yapılmadan bütün insanlara seslenildiğini, özelde de doğrudan kendinize hitabedildiğini anlamak işten bile değil. Resmin içinde başıboş dolaşırken birden doğrudan size yönelmiş gibi, adınızı anmış gibi özel  kelimeler karşısında rolünüzü keşfedebilirsiniz.  

Mete Çubukçu’nun Bizim Filistin kitabında verdiği sözlük buralarda oluşmuş anlaşılan.

Kontrol noktası: Filistinlilerin kendi topraklarında İsrail askerleri tarafından durduruldukları, aşağılandıkları ve sorgulandıkları yer. Yol kapatma : Filistin bölgelerinin birbirinden yalıtılarak yiyecek dağıtımının engellenmesi. Serbest girişim : İsrail’in Filistin ekonomisini tahrip etmesi. Yanlışlık : İsraillilerin bir Filistinliyi vurduğu an. Müttefik : Filistine karşı olan bütün ülkeler. Güvenlik : Filistinlileri öldürme gerekçesi. Hava saldırısı : Filistinliler uykudayken yapılan eylem.  

Birkaç gün içinde bile her an şahit olduğumuz garip sahneler sözlüğün içinden çıkıp canlandı. Yahudi kökenli çok sevdiğim sayısız yazar müzisyen yönetmen ve büyük insanlar geliyor aklıma. Batının onlara verdiği işgalci ve kan dökücü rolünü bu halkın esasen hak etmediğini düşünüyorum. Hep yere ya da başka yerlere baktıklarından göz göze gelemediğimiz Yahudiler, yüz yıllarca birlikte dostça yaşadıkları insanlara kendilerine yapılanların benzerini yapmayı nasıl reva görürler. Yerleşimci kavramını, insanların evini yıkıp yerine kendilerine ev yapma vahşetini dünyanın vicdanına saplayarak hepimizi nasıl hastalandırdıklarını,  küresel depresyona yol açtıklarını görmezler. Evinde bahçesinde uğraşan, okuluna gitmek isteyen insanlardan intihar bombacısı diye bir kategori üretilmesine yol açarlar. Bunlarla yüzleşmelerini isteyen herkesi antisemitist suçlamasıyla susturarak. Ne zamana ve nereye kadar.

Yüzlerce çocuk ve genç gördük burada. Artık bir Filistinlinin vurulduğunu duyunca kimden sözedildiğini bileceğiz. Bir bir geçecek yüzler önümüzden. İçimiz cız edecek. Yahudi bir çocuk ölünce de sızlayacak içimiz aynı şekilde.   

Burada peygamberlerin binlerce yıl önce geldiği düşüncesi yokoldu gitti. Biraz önce Hz. İbrahim şurada dinlendi, başına gelenleri gözden geçirdi, Meryem şu duvara yaslanarak dersini anlattı etrafına toplananlara, Hz. Muhammed biraz önce önemli müjdelerle döndü yedi kat arştan. Anılar ayak izleri çok taze. İç içe ve zamansız. Evet onlar şimdi burada. Aksa’nın yetimleri de kara gözlü tutkunları da burada buna şahitlik ediyor.  

Bakalım El Halil, Betlehem ve Ramallah’ a gidebilecek miyiz. Kontrol noktalarını aşabilecek miyiz. Aralarında taziye yardımlaşma hasta ziyareti bayramlaşma kız alıp vermenin, mabedlere girmenin mümkün olmadığı birbirinden ayrılmış adacıklardan cumaya gelebilen oldu mu. O akıllara durgunluk veren korkunç duvarı görünce havale geçiren bir çocuk, patlama noktasına gelen bir delikanlı.   

Namazdan sonra etrafta dolaşıyoruz.

Merdivenler yapılıyormuş Aksanın altına doğru. Süleyman tapınağına girilmesine az kalmış. Sinir harbi. Brifing veriliyor bir guruba, muhtemelen dışardan gelmiş Yahudilere İbranice.  Durup izlememizden çok rahatsız oldular, biz de burası hz. İsa’nın havarilerine ders yaptığı yer olarak bilindiği için gelmiştik buraya, kimseyi germek için değil tabii. Burada her şey düşman konsepti içinde mi yoksa. Ne üzücü.

Otele döndük ama tam o sırada sabah Zeytin Dağından yükselen güneşin Mescid-i Aksanın üzerinden batışını hayranlıkla izlemeye başlarken bir dolunay yükseldi. Bu inanılmazdı. Bir sürprizdi. Güneşle ay aynı anda. Güneş bütün haksızlıkların üzerine bir mühletle batıp, insanlara yeni güne kadar düşünme fırsatı bahşederken, meydanın asla boş ve sahipsiz olmadığını gösteren bir ışığın dolunayın yükselmesi olağanüstüydü. Doğu Kudüs’ten doğru uçurtmalar uçuyordu hala. Hala süzülüyordu kuyrukları hayal meyal. Birinin kıpkırmızı kağıdı, ipliği, çıtası, çivisi içimizden geçti. Bu anın resmini çektim defalarca. Hepsi yanmış. Görüntünün kayıt altına alınması değil, kanımıza girip dolaşması lazımmış demek.

 

Bu Makale Ayrıca Doğudan Dergisinin Kasım/Aralık 2008 Sayısında da Yayınlanmıştır.

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim