Merkeze, İnsanı Değil; Rejimi ve Menfaati Olursa, Varılacak Nokta Budur

24.08.2013 10:50

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Merkeze, İnsanı Değil de Rejimi, Strateji ve Menfaati Koyunca, Varılacak Nokta Budur!

secakirgil@yahoo.com

30-32 yıl öncelerdeydi, Hama’da binlerce insanın Suriye Baas rejimi ve Hâfız Esed diktatörlüğü tarafından katliâm olunduğu pek duyulmamıştı bile.. Dünyaya yansıyanlar ise, hadisenin üzerinden yaklaşık iki hafta kadar sonraki iddialardı. Evet, herşey olup bittikten sonra..

O faciadan hiç haberi olmayanlar ayrı bir konu, haberdar olanlar ise..

Tuttukları, saf bağladıkları tarafa göre, birbiriyle tam aksi istikamette iddiaları tekrarlıyorlardı.

Soruyorduk, ‘Gerçeği nedir bunun?’  diye..

Bize ulaşan haberlerin gerçeğini tahkik etmekle şer’an da mükelleftik; ayrıca, bu, aklın da gereğiydi..

Bazıları, ‘Irak’la savaşımızda, Suriye Baas rejimi ve Hâfız Esed, Saddam’la aralarında olan ihtilaf ve husûmetinden dolayı  bize destek veriyor ya, onu güç duruma düşürmek için, bütün bu iddialar..’ diyordu.

Acaba?

Olabilir miydi, böyle bir şey? Ve çok dolaylı değil miydi?

Ve bu gibi te’vil ve izahlarla bir yanlışın, bir cinayetin yanında da yer almış olamaz mıydık?

*

Bir gün, o dönemde, kararları içte ve dışta çokça tartışılan (ve 10 yıl kadar öncelerde dünyamızı terkeden) İnqılab Mahkemeleri Başkanı Âyetullah Sâdık Khalkhalî’ye bu satırların sahibi, ‘Hama’da cereyan eden hadiselerden haberiniz var mı ve görüşünüz nedir?’ diye sorduğunda, aldığı karşılık ilginçti: ‘İkhwan-ul-Muslimîyn, niye Amerikan uşağı Mubarek’e karşı değil de, Hâfız Esed’e karşı qıyâm ediyor?’

Halbuki, o görüşmenin öncesinde, İkhwanın hiç adı geçmemişti.. Demek ki, yargıcımız, konu hakkında bir önbilgiye sahib idi.

Neler olduğu da kesin bilinmediğinden, bu yaklaşımın sırf, denge hesabları üzerine bir izah çabası olduğu düşünülerek susulmuştu.

Ancak şu var ki, Mısır müslümanlarının sahiden de uyuduğu söylenebilir miydi? 

Bunun cevabının verilebilmesi için, İsrail rejimiyle andlaşma imzalayıp, barış yapan Mısır lideri Enver Sedat’ın,  6 Ekim 1981 günü, Khâlid İslambulî isimli bir teğmen tarafından, bir askerî tören sırasında, İslam’a ve müslümanlara hıyanet ettiği gerekçesiyle öldürüldüğünü, ve Sedat’ın Başkan Yardımcısı Husnî Mubarek’in, başkanlık koltuğuna oturup, ‘müslüman avı’na çıktığını hatırlamak gerekir.

Ama, kendilerini, kendi maslahat, menfat veya stratejilerini merkeze almış olanların mâkul saydıkları bu gibi izahlar, herkes için de geçerli miydi?

Husnî Mubarek ile Hâfız Esed arasında bir tercih yapmaya ne gerek vardı? Temelde, birisi, (o zaman henüz hayatta olan) Sovyet emperyalizminin, diğeri de aynı mıntıkada, Amerikan emperyalizminin has adamı değil miydiler?

*

Hele de kapalı toplumlarda, nelerin olup bittiğinden haberdar olmak neredeyse imkansızdı.. Çünkü, dünyadaki iletişim imkanları bugünkü gibi değildi..

Aradan zaman geçti.

Türkiye müslümanlarının seçkin, ârif isimlerinden, (rahmetli) Muammer Dolmacı ağabey, Tahran’daki bir buluşmamızda, ‘ticarî işleri için, Suriye ve Suûdî’ye karayoluyla  gideceği’ni söylemişti.

‘Ağabey, dedim, siz âdilâne gözlemler yapabilen birisiniz.. Bir bakın bakalım, Hama’da neler olmuş..’

Bir süre sonra tekrar görüştüğümüzde, (kendinden küçüklere de âbi demesiyle meşhur olduğu üzere) ‘Yahu âbiciim.. Kimse ağzını açamıyor.. Şehrin merkezine bile gidemiyorsunuz. Ancak, benim Hama’da önceden bildiğim bazı yerler, hattâ bazı câmiler bile gözükmüyordu. Bir çok yer yıkılmıştı.. Ve daha acısı, Hama’da olup bitenlerden yakın çevredeki, Humus ve Haleb gibi merkezlerdeki müslümanların da pek haberi yoktu.. Sadece, ‘Hama kuşatılmış, arama yapılıyormuş.’ diye duymuşlar. Telefonlar kesik.. Bir kaç gün içinde her şey yapılmış.. Anlatılanlar ise, sadece sözlü rivayetlere, gizli feryadlara dayanıyor.. ’

*

Aradan yıllar geçtikten sonra, o dönemde, Suriye’de İran Büyükelçisi olan Muhteşemîpur, konuyla ilgili olarak yayımladığı hâtırâtında, ‘Hama’da onbinlerce insanın öldürüldüğünü’  anlatıyor, konuyu İmam Khomeynî’ye bizzat bildirdiğini, İmam’ın da kendisi aracılığıyla Hâfız Esed’e sözlü mesaj gönderdiğini ve ‘bu gibi hareketlerden vazgeçmesi’  gerektiğini söylediğini belirtiyordu.

*

Hama Faciası’sından sonr iki yıl kadar sonraydı..

Anadolu’dan bir ‘hoca’ arkadaşla Hicaz’da karşılaştım.

Etrafına, Hama Faciası’nı teferruatıyla anlatıyordu. Ve, İran askerlerinin de o katliâma karıştığını iddia ediyordu.

Kendisine sordum, ‘Bu iddianızın delili var mı?’ diye..

‘Bizzat gördüm..’ dedi..

‘İran’lı olduklarını nereden anladınız? Farsça mı biliyor musunuz ki, İran’lı olduklarını anladınız? Hem o hassas anda,  siz orada ne yapıyordunuz, hem de askerlerin yanında..’ dediğimde..

‘Biz biliriz..’ dedi.

*

Hâfız Esed’i de, İndira Gandhi’yi de dost olarak savunmak..

O dönemde..

Irak Baas rejiminin güçleri, bazı yerlerde İran’ın 130 km. kadar içlerindeydi.. O korkunç savaş, sadece onbinlerce askeri değil, sivil insanlardan onbinleri, şehirleri ve tabiî çevreyi de  yakıyor, kavuruyordu. O sırada, başında Hâfız Esed’in bulunduğu Suriye Baas rejimi -ve, hakkını yemeyelim, biraz da (o  zamanki) Libya lideri Gaddafî- dışında bütün arab rejimleri İran’a karşı başlattığı saldırı savaşında Saddam’ı vargüçleriyle destekliyorlardı.. Hem silah, hem gönüllü savaşçı ve hem de para yardımıyla..

Hattâ, hızlarını alamıyan Husnî Mubarek ve Ürdün Kralı Huseyn, Saddam’la birlikte savaş cebhelerine geliyorlar, İran cebheleri üzerine atılan topları bizzat ateşlediklerini gösteren filmleri dünyaya geçiyorlardı.

Türkiye ise, savaşan her iki ülkenin pazarlarını da, kendi mallarıyla dolduruyordu, bu bile bir büyük destek sayılıyordu. Ayrıca, Suriye limanlarından yüklenen silahların, uçaklarla, Türkiye üzerinden geçmesine izin verilmesi de büyük az bir destek değildi, o şartlarda..

İran’ın o sıkışmışlık hali içinde, Suriye’den gelen desteklere teşekkür etmesi tabiî karşılanabilirdi. Ayrıca, Hâfız Esed’in, İran’ı zaman zaman sıkıştırdığı da anlaşılıyor ve İran Meclisi’nin, Suriye’ye yüzmilyonlarca dolar bağışta bulunmak ve ayrıca, zaman zaman, Suriye’nin bir yıllık petrol ihtiyaçını meccanî / parasız olarak karşılama kararı aldığı resmen de açıklanıyordu. Yani, Türkiye, ekonomik pazar açısından o savaştan olabildiğince faydalanırken, Hâfız Esed de, bir yolunu bulup, büyük parsalar topluyordu.

Ama, İsrail rejiminin Lübnan’a içlerine ilerlediği bir sırada, İran’ın Şam üzerinden Lübnan’a geçmek üzere gönderdiği yüzlerce savaşçı, Şam’daki bir kışlada, aylarca âdeta esir tutulmuş ve güçbelâ geri çekilebilmiş; bu durum, Hâfız Esed’in hesabına gelmeyen oldu-bitti’lere dostluk hatırına yol açacak birisi olmadığını göstermiş ve gerekli dersler çıkarılmıştı.

*

Yine, o dönemdeydi.. Hindistan’ın kuzeydoğusunda yer alan ve müslümanların yoğunluklu olarak yaşadıkları Assam eyaletinde yüzlerce müslüman katledilmişti, hindular tarafından.. Ve Hind Başbakanı İndira Gandhi, bir takım bahanelerle durumu izah etmeye çalışıyordu..

O sırada, ilgili bir makamda bu konuda bir şeyler söylemek durumunda olan bir zatla konuşuyordu, bu satırların sahibi; A. Müftüoğlu ve diğer bazı arkadaşlarla birlikte..

‘Niçin itiraz etmiyorsunuz, niçin ses çıkarmıyorsunuz? Bu fotoğraflar, bu filmler, size bir şeyler anlatmıyor mu?’ dediğimizde, karşımızdaki kişi, Hindistan’ı temize çıkarmak için bin dereden su getirmeye çalışıyordu.

Muhatabımız, ‘Biliyor musunuz, bu iddialar, İndira Gandhi’yi zayıflatmak için.. Çünkü, bizimle arası iyi.. Ve ayrıca, Bağlantısız Ülkeler Teşkilatı’nın da önümüzdeki günlerde, Yeni Delhi’de toplantısı var.. Onun için, Hindistan’ı istikrarsız göstermeye çalışan mihrakların işi bu.. Bizim müttefikimiz olan bir devletin böyle gösterilmesine göz yumamayız. Onun için bu cinayetlerden, İndira Gandhi’yi sorumlu tutmak doğru olmaz.. vs..’ diyordu.  

Adamla neredeyse kavga edecektik, ya da bizi makamından kovacaktı.

Sinirler gergin olarak ayrıldık..

*

Halebçe’yi kavuran canavarlığa bile bir te’vil yolu..

Geçtiğimiz aylarda, bu satırların sahibi, eski bir dostla, saatlerce görüştü. Muhatabı, ülkesinin en üst derece temsilcisi durumunda idi. Suriye Buhranı konusunda onun gibi düşünmediğinden dolayı rahatsızlığını bildiriyor ve ikna etmeye çalışıyordu.

Saatlerce konuşuldu, tartışırcasına..

Onun ikna olması mümkün değildi, çünkü, resmî vazifeliydi.. Getirdiği deliller bu yüzden de, muhatabını ikna için yeterli değildi. Arada bir, ‘Elbette Esed’in kim olduğunu bilmiyor değiliz.. Tayyîb ise, bir müslüman.. Ama, biliyorsun ki, Suriye, İsrail’e karşı direniş cebhesi..’ diyordu.. 

Muhatabı, ‘Yahu, Allah aşkına, hangi direniş cebhesi? Öyle bir şey kaldı mı?’ deyince, söyleyecek söz bulamıyor ve, ‘Birgün, Tayyib Erdoğan da, aynı güç durumda kalsa, aynı şekilde sivil insanları ve sivil yerleşim birimlerini, şehirleri bombardıman etmiyecek midir?’ demek noktasına geliyordu. Bu sözde, gerektiğinde herkesin, iktidarını korumak için, herşeyi yapabileceği gibi bir anlayış da kendisini ortaya koyuyor gibiydi.

Böyle bir yaklaşımın cevabı da açıktı: ‘Birgün Tayyib de aynı şekilde yaparsa, ona da karşı çıkarız.. Zulmü kim yaparsa yapsın, zulüm değil midir?’

Artık, söyleyecek söz kalmamıştı, ayrıldılar.

*

Irak, İran’la 8 yıllık savaşını artık yürütemiyecek noktaya gelmişti.

İran ordusu, Mart-1988’de, Irak’ın sınır şehirlerinden Halebçe şehrine girmişti.. Şehrin, sünnî kürd halkı, gelen orduyu, ‘Allah’u Ekber!’ nidalarıyla, sevinç gözyaşlarıyla karşılamıştı.

Öyleyse, bu halkın cezalandırılması gerekiyordu. Saddam da bunu yerine getirdi ve Halebçe kimyasal gazlarla kavruldu, İran’ın asker kayıplarından ayrı olarak, şehirdeki beş binden fazla sivil insan can verdi. Hattâ öyle ki, çocuklarını kucaklayıp kaçmaya çalışan ana-babalar, yavrularına sımsıkı sarılmış olarak yollarda öylece düştüler. Çocuklar, mamalarını yerken veya oyuncaklarıyla oynarken, oldukları yerde öylece kala-kaldılar.

*

Bu korkunç gaz saldırısının filmleri IRNA (İran Haber Ajansı) tarafından dünyaya geçildi.. Ama, dünya sağır olmuştu.. Çünkü, bu filmin dünyaya duyurulması, emperyalist güçlerin ve onların manyetin çekim alanında olanların vargüçleriyle korudukları Saddam aleyhine olurdu.

Nitekim, yayınlamadılar.

Ama, iki buçuk sene kadar sonra, Saddam, Ağustos-1990’ın son gecesinde, âniden Kuveyt Şeyhliği’ne saldırıp, bu ülkeciği işgal ve sonra da ilhak ettiğini, 19. eyalet olarak Irak’a kattığını açıklayınca ve de bu yeni durum, emperyalist güçlerin bölgedeki stratejik denge hesablarına aykırı bulununca..

Saddam rejimince Halebçe’ye 2,5 sene öncelerde yapılan korkunç saldırı bir anda gündeme geldi ve İran’ın, dünyaya geçtiği o korkunç kimyasal saldırı filmleri dünya medyasının servisine sanki yeni bir şeymiş gibi sunuldu. Saddam’ın ne kadar gaddar bir canavar olduğu, bir anda anlaşılıvermiş, dünya medyası, onu Hitler  ve Stalin’le birlikte anmaya başlamıştı.

O dönemde, Saddam’ın en önde gelen yardımcılarından Tarıq Mihail Yuhanna Aziz  (ki, onun hristiyan ve asıl isminin de böyle olduğu yazıldığında, niceleri bunun sırf  düşmanlık için ona vurulmuş asılsız bir iddia olduğunu sanıyorlardı) Kimyasal silahlar dünyada niçin yapılıyor? Savaşın kaybedilmemesi için, gerektiğinde kullanılmak üzere.. Bizim için vatanı korumak sözkonusu olunca, gerisi önemli değildir..’ diyordu.

Böyle bir isim, Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinden sonraki buhranlı dönemde, Irak hava sahası BM. Güvenlik Konseyi kararıyla trafiğe kapatılınca, görüşmelerde bulunmak üzere gitmek istediği Rusya’ya bile gidemediğinden, sınırdan savaş yıllarında nice korkunç savaş suçlarını işilediği İran’a geçiyor ve İran makamları da, bu eski azılı düşmanlarını oradan alıp Rusya’ya uçmasını sağlıyorlardı.

Demek ki, bu kadar azgın câniler için bile, bazan böyle diplomatik tavırlar geliştirilebiliyor.

Saddam iktidarının Bahar-2003’deki İkinci Amerika- Irak Savaşı’ndan sonra çökertilişini müteakib, Saddam ve yönetim kadrosunun önde gelenlerinin herbirisi yakalanıp, idâm veya diğer ağır cezalara çarptırıldılar. Tarıq Mihail Yuhanna Aziz  ise, Vatikan’ın ve hristiyan dünyasının kendisine sahib çıkmasıyla, 7,5 sene gibi sembolük bir cezaya çarptırıldı, onu da hastanelerde geçirdi.

*

Hele de bugün, psikolojik savaşın boyutları ortada iken..

Şimdi..

Şam civarında da kimyasal silahlar kullanıldığının delilleri açık-seçik ortada.. Çoğu küçücük çocuklar olmak üzere, 1300’den fazla sivil insan, sinek ilaçlarıyla ölen kanatlı küçük canlılar misali, bir anda kavrulmuş bulunuyor.

Facianın gerçekliğini kimse reddetmiyor. Sadece bunun kim tarafından yapıldığı  üzerinde, herkes kendi safına göre bir tavır belirliyor.

Bu facianın görüntü filmlerini dünyaya Suriye’deki Baas diktatörlüğü rejimi muhalifi olan güçler duyurdu.

‘Doğru ya da düzmece olabilir miydi?’ gibi ihtimaller de arkasından tabiatiyle gelecekti.. Çünkü, psikolojik ve propaganda savaşlarında bu gibi iddialar karşılıklı olarak hep düzenlenebilirdi. Nitekim, 1980-88 arası, 8 yıl süren İran- Irak Savaşı yıllarında, bu gibi haberler sıkça ‘yapılmış’ idi. Hele bunlardan birisi o kadar ustacaydı ki, dünya uzun zaman kandırılmış ve ’Irak’lı bir esir askerin, İran askerleri tarafından bir jip’in ardına bağlanıp sürüklenirken, kolunun koparıldığı’ gibi korkunç sahneler dünyaya yansıtılmıştı. Ama, daha sonra, bu sahnenin, bir italyan filminden alınıp üzerinde bir takım oynamalar yapıldıktan sonra o şekli sokulduğu ortaya çıkmış, sözkonusu italyan film şirketi de, Irak’dan aldığı büyük paralar karşılığı bu sahneleri hazırladığını kabul etmiş ve İran’dan özür dilemişti. Şimdi de, böyle bir oyun olamaz mıydı?

Ama, Esed diktatörlüğü, bu yeni hadisenin düzmece değil, gerçek olduğunu kabul etmekle birlikte, kimyasal silahın muhalifler tarafından kullanılmış olabileceğini ileri sürdü.

Arkasından, İran medyası, 22 Ağustos günlü gazetelerinde, yüzlerce yavrunun cansız bedenlerinin fotoğraflarını birinci sahifelerinden duyurarak, ‘teröristlerin, Suriye’de canavarca kimyasal silah kullanıp, yüzlerce sivil insanı katlettiklerini’ iddia etti.

Bunu, Rusya’nın, ‘kimyasal silahları muhaliflerin kullanmış olabileceği’  iddiası takib etti.

Ancaak, Suriye’deki muhalif güçlerin kimyasal silah kullanma kapasitesinin olmadığı biliniyordu. Çünkü, böyle büyük ve binlerce insanı etkileyecek bir eylem için, her şeyden önce, hava gücüne sahib olunması gerekiyor. Bu hususta, hele de Suriye hava gücünün geniş imkanları karşısında, muhaliflerin böyle bir saldırı yapma şansının hemen hemen hiç olmadığı, tahmin edilebilir.

Sionist İsrail rejimi ise, Suriye rejiminin zaman zaman kimyasal silah kullandığını bildikleri’  iddiasını tekrarlayıp, böylece bu son hadiseyi de bu saldırılardan birisi olarak ‘doğru’ladı..

AB ülkeleri de, Osmanlı’nın parçalanmasından sonra Suriye üzerinde on yıllar boyu bir vesayet sistemi kurmuş olan Fransa daha güçlü olmak üzere, Suriye rejimini suçladılar.

Ancaak, Suriye Buhranı konusunda, muhalif güçler içindeki ‘radikal’ diye niteledikleri ‘İslamcı unsurların duruma hâkim olabileceği’ ve ‘muhaliflere verilecek silahların bir gün kendilerine karşı da kullanılabileceği’ korkusuyla, uzun zamandır tereddüdlü hereket eden ve amma, kimyasal silah kullanılması halinde bunun kendileri için, ‘kırmızı çizgi’ olacağını açıklamış olan Amerikan emperyalizmi ise, yine temkinli.. Ve, ‘kimyasal silahlar kullanıldığına dair, henüz kesin konuşacak bilgilere sahib olamadıkları’nı söyleyip, konuyu savsaklamaya çalışıyor ve BM. Güvenlik Konseyi’nin tepkisi de, Amerika’nın bu tavrına göre şekilleniyordu, tabiatiyle.. Kaldı ki, Güvenlik Konseyi’nin alacağı bir kararı, Rusya ve Çin’in veto edebileceği ihtimali de bir ayrı konu..

USA emperyalizmi, Bosna’daki taktiği tekrarlıyor, bugün..

Ama, pragmatist açıdan en doğru yaklaşımı Amerikan Genelkurmay Başkanı Gen. Martin Dempsey sergiledi ve 22 Ağustos günü yaptığı açıklamada, ‘Suriye’ye müdahale, şu anda bizim maslahatımıza uygun değil.. Ayrıca, muhaliflerin Suriye’de kontrolü ele geçirmeleri, Birleşik Amerika’nın faydasına olmayacaktır. diyerek, ‘kırmızı çizgi’ hassasiyetlerine yeni bir ölçü getirmiş oldu. General Dempsey, ‘ABD için,.şu anda Suriye’de aralarında seçim yapacak iki taraf yok, birçok taraf var. Bizim seçeceğimiz tarafın, güç dengeleri kendi lehlerine döndüğünde kendi çıkarlarına ve bizim çıkarlarımıza hizmet etmesi gerekiyor. Ama şu anki durum öyle değil.  (…) Bana göre ABD’nin Suriye konusunda izleyebileceği en iyi strateji, ılımlı muhalefeti geliştirmek üzere çabalarımızı arttırmak. Ayrıca insanî krizin çözümüne de daha geniş kapsamda yardım edebiliriz.’ diyordu.

Amerikan Genelkurmay Başkanı Dempsey’in bu açıklamaları, akla, Bosna Faciası yıllarında, sayıları 250 bin’e varan müslümanların katliâmına Amerikan emperyalizmine yıllarca seyirci kalmasını ve dönemin Amerikan Sav. Bakanı Warren Christoper’in,  ’Şu anda, Bosna’da Amerikan ulusal menfaatleri açısından duruma müdahale etmemizi gerektirecek bir durum yoktur..’  şeklindeki sözlerini getiriyordu. Bugün de, henüz kendi menfaat ve stratejilerine uygun bir zemin olmadığına göre, Mısır’da olduğu gibi, Suriye’de de oluk oluk akan insan kanına Amerikan emperyalizmi seyirci kalacak ve hattâ, durumun kendi istediği kıvama gelmesine kadar teşvik de edecektir; diğer bütün emperyalist-şeytanî güçlerin de yaptığı gibi..

Bunu, emperyalist ve şeytanî güç merkezlerinden adâlet, merhamet ve insaf beklediğimiz için değil, onların fıtratinin gereğine işaret için belirtiyoruz. Ama, asıl facia, müslümanların, bu kanlı oyunu, inançlarından kaynaklanan bir idrak ve dikkatle bozacak şekilde devreye giremeyişleridir.

*

Bu ağır suçlamalar ağır, ama, bunlar durup dururken mi oluyor?

 Bu noktada bazı arkadaşlar ‘Yahu, bu kadar da olur mu?’ diye, bir serzenişte bulunuyorlar, gönderdikleri ‘e-mail’ mesajlarıyla..

Çünkü, Suriye’de ortaya çıkan bu korkunç tablo karşısında, bazı protesto hareketlerinde, sadece Beşşar Esed değil, Lübnan Hizbullah lideri Hasan Nasrullah ile İran İnqılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî de ağır şekilde ‘cinayetkâr ve yüzbinlerin kaatilleri’ olarak suçlanıyorlar ve bazı arkadaşlar, bu ağır eleştirilerden rencîde olduklarını belirtiyorlardı.

Bu gibi ifadeler nicelerine elbette ki ağır gelmiştir. Bu, bu konuda yazılan mesajlardan da anlaşılıyor. Ama, bunları söyleyenlerden bazıları, daha bir kaç ay öncesinde, gönderdikleri mesajlarla veya bizzat telefon bağlantılarında, ‘Suriye’deki bu 100 bin kişinin kaatili Erdoğan’dır.. Suriye’deki teröristleri destekleyen odur. Ve Suriye’deki bütün yabancı güçler çıkmalıdır..’  diyen kimselerdi, Kılıçdaroğlu’nun ağzıyla..

Halbuki, orada ‘yabancı güçler’ denilenler diğer arab ülkelerinden de gelmiş olan savaşçılardı ve bunların içinde bir takım aşırı gruplar olabileceği de tabiî idi.. Ki, onların  kendilerine muhalif olanları tekfir etmesi kadar, onları terörist diye niteleyip, tekfir eden ve onları öldürme için kendilerinde  şer’î cevaz yolu bulanlar arasında ne fark vardır?

Kezâ, Suriye’deki 50 yıllık diktatörlük rejimi, terörist olarak nitelenmesi gereken asıl taraf değil midir?  Amerikan emperyalizminin de çekindiği bir takım gruplar birilerini de rahatsız etmiş olsa bile, asıl qıyâm’ı, mücadeleyi sürdüren halk kitleleri olmasa idi, 50 yıllık ve hele Baasçı metodlarla tahakküm eden bir diktatörlük rejimi, ‘yabancı güçler’ denilen bu unsurları etkisiz hale getirmekte bu kadar zorlanır mıydı?

Buna rağmen, Suriye’deki bu Baasçı kanlı diktatörlüğün, hemen bütün şehirleri ağır hava bombardımanlarıyla yerle bir edip hayalet şehirlere döndürmesine göz yuman ve  hattâ, milyonları perişan ederek, yüzbinden fazla insanın da öldürülmesine  bir de açıkça yardımcı olanlar ve bir kişinin ve ailesinin  ve dayandığı yüzde 12-15’lik bir azlık grubunun tahakkümünü sürdürmesini sağlayanlar kim? Kendi stratejilerinin tahakkuku uğruna, bir ülkeyi ve oradaki onmilyonlarca müslümanı kobay olarak kullananlara siyasetlere karşı çıkanlar hep kötü niyetli de, sadece bu cinayetkâr diktatörlüğün destekçileri mi iyi niyetli ve her şeyin en doğrusunu sadece onlar biliyor? Birileri sınır komşusu bile olmadıkları ve en yakın noktasında, 200 küsur km. uzaklarda oldukları Suriye’deki bu çetin mücadeleye böylesine dahil olurken, bu diktatörlük rejimine ve bu büyük yangın bölgesiyle, 900 km. sınırı olanların seyirci kalmasını beklemek ne kadar mantıklıdır? Kaldı ki, bu komşu ülkenin hükûmeti, resmen bir destekden de başkaları kadar açıkça söz etmemektedir.

Onu da geçelim, müslümanların birbirlerine hakk’ı karşılıklı tavsiye etmek düsturu gereğince yanlışlarını söylemeleri bir şer’î mükellefiyet iken,  birileri niçin sadece kandelirinin kararlarını başkalarına kayıdsız-şartsız kabul edilmesi gereken şer’î emirler gibi dikte etmeye kalkışırlar ve kendileri gibi düşünmeyenlere kulak vermek yerine, onları hemen emperyalizmin propagandalarına kanmış zavallılar olarak nitelemek ne kadar mantıklı,  âdilâne ve insaflıdır? Yoksa, herkes hatalı, kusurlu da, sadece birileri mi hatasız, kusursuz ve hattâ kutsallaştırılmış kimseler konumundadır?

Biraz da birileri, yanlış yapabileceklerini düşünemezler mi?

Bugün Suriye’de birilerince yabancı güçler diye nitelenen kimseler, ne kadar yabancı idiyse, Hizbullah güçleri de o kadar yabancı sayılması gerekmez mi? Nitekim, Nasrullah, ‘Suriye’yi vargüçleriyle destekleyeceklerini ve İran Rehberi’nden (Veli-yy-i Faqih’den) bir işaret alır almaz, hemen gireceklerini‘  açıkça belirtmiyor muydu ve önceden zâten varlıkları bilinirken sonunda da, Suriye’ye girdiğini resmen açıklayıp, alenîleştirmemiş miydi?

Dahası, ‘Gerekirse, bizzat kendim de Suriye’de gider, bizzat da savaşırım..’ diyen, daha geçen hafta, bizzat Nasrullah değil miydi? Bu açıklamalardan sonradır ki, hâlâ, ‘Suriye’den yabancı güçler çıksın!’  itirazlarını yapanların kimler olduğu ve sözlerinin trajik bir ironiye dönüştüğü anlaşılmıyor mu?

Çünkü, başka unsurlar ne kadar yabancı sayılırsa, Hizbullah da o kadar yabancı sayılırdı..

Ama, Beşşar ve hâmileri /koruyucuları, bugün geldikleri çıkmaz’dan kurtulamıyacaklarını düşünemiyorlar..

Esed’e diktatörlüğüne, mücadelisini sürdürebilmesi için  60 bin kişilik bir milis gücü oluşturttuklarını gururla, medyalarında açıklayan kimlerdi, bilinmiyor mu? Ve o 60 binlik milis gücü, bir hiç bir acıma duygusu taşımayan Baas ideolojisi beslemelerinden, Baas partisi milislerinden ve bir azlık inanç grubundan oluşturulan yedek ‘şebbiha’lar değil miydi?

Bu güçler, diyelim ki, kısa vâdede bir üstünlük sağlasalar bile, uzun vâdede, dünya müslümanlarının büyük çoğunluğunun hışım ve bedduasından nasıl kurtulacaklardır?

Unutulmasın ki, bu ağır eleştirileri yapanlar, yakın zamanlara kadar, İran’ı ve Lübnan Hizbullahı’nı ümmetin lehine gördükleri faaliyetlerinde dünya çapında ve vargüçleriyle destekliyorlardı. Bugün ise, hemen bütün müslüman coğrafyalarında, Suriye’deki asıl odaklar olarak, Beşşar Esed veya Rusya değil, İran ve Lübnan Hizbullahı liderleri, ağır şekilde suçlanıyorlar. Çünkü, onlardan bu derece büyük yanlışlarda bu kadar ısrarlı olacakları beklenmiyordu.

Bugün  yazık ki, sözkonusu odaklar, dünya müslümanlarının kendilerine 30 küsur yıldır verdikleri onca manevî desteği ellerinin tersiyle itmekte, Suriye bataklığında, sadece kendilerinin en doğru ve hattâ en şer’î düşünceyi temsil ettiklerini alenen veya zımnen ortaya koyup, 30 küsur yıldır doğru uygulamalarına vargüçleriyle kalbî destek vermiş kitleleri  bile hayrete düşürecek bir inadla, yanlışlarını ve hattâ cinayet ortaklıklarını üstelik de stratejik hesabları için ve bu stratejik hesabların içine, ısrarla mezhebî renklerini de koyarak sürdürmekteler. Ve dünya müslümanlarının büyük çoğunluğunca yanlış olduğuna inanılan bugünkü siyasetlerin sürdürülmesiyle, İslam İnqılabı’nın dünyaya, dünya müslümanlarına verdiği mesajın yolunun kesildiği bir türlü kabul edilemiyor ki, o yolu kesmeye ısrarla ve hâlâ da devam ediyorlar.

Amerikan emperyalizminin oturttuğu yeni Irak rejimini kendi manyetik çekim alanına dahil ettiklerini düşünenler, o hızla, Suriye’ye ve Lübnan’a ve Akdeniz’e ulaştıklarının kabarmış heyecanlarıyla hareket ederken, başka komşu ülkelerin de mukabil hırslarını tahrik edileceği düşünülemez miydi? 

Ama, Irak da, Suriye de hangi halde, ortada işte..

Artık Lübnan da aynı ateşin içine çekildi bile..

Bu ateş dalgasının, herşeyi yakacağı nasıl da idrak edilemez?

Evet, Irak ve Suriye’den sonra, Lübnan da aynı kan gölünün içine çekilirken; birileri hâlâ, siyonist İsrail rejimine karşı bir ‘direniş cebhesi’nin varlığından söz edecek midir, yoksa..

Nitekim, geçen hafta, Güney Lübnan’da, Hizbullah bölgesinde patlatılan ve 30’dan fazla müslümanın hayatına mal olan bombanın, -sözde- sünnî bir grup adına üstlenilmesinden sonra; 23 Ağustos Cuma günü de, Lübnan sünnîliğinin ve rahmetli Şeyh Said Şaban’ın kalesi olan Trablus-Şam’da, iki camie, Cuma namazı çıkışında atılan bombalarla 50’ye yakın müslüman daha katledilip, yüzlercesi de yaralanınca, birileri de bunun, geçen haftaki saldırıya şiîlerce yapılmış bir misilleme olduğunu tabiatiyle ve kolaylıkla düşünecektir.

İşte bir fâsid daire daha..

Başta siyonist İsrail ve diğer bütün emperyalist ve şeytanî güçler bu durumdan niye zevkten dört köşe olmasınlar? 

Bu durumda, bugün, İran ve Hizbullah liderliklerini herkesten çok îslamî bir sorumluluk hassasiyetiyle düşünmeye davet edenler, onlara dünlerde, birilerinin kara kaşları-karagözleri veya menfaatleri için değil, Allah için sevgi duyup destek verenlerdir ki; bugün eleştiri yapıyorlarsa, yine Allah için yaptıkları niye düşünülmez?

Prof. İhsan Süreyya Sırma hoca 19 Ağustos günü Yeni Şafak’ta, Suûd Kralı’na yazdığı  açık mektubunda, sözkonusu kralı ağır şekilde eleştirdikten sonra, yazısını, ‘Lûtfen bu yazıyıyı, Kral Abdullah ismi yerine, Ali Hameney’i koyarak bir daha okuyun..’ diye bitiriyordu.

Gelinen nokta budur. Ve Prof. Sırma’nın bu yazısında dile getirdiklerini sadece türkçe konuşan müslümanlar değil, dünyanın her bir yanındaki müslümanlar da büyük çapta destekliyecek bir noktadadırlar, bugün.. Ama, birileri, ellerine geçirdikleri iktidar ve silah gücünün coşkulu sevkıyle, kimseyi dinlemiyecek bir noktada, kör bir inadla yürüyüşlerini sürdürmekte ısrar ederlerse, sahi ne yapmalı?

*

Bu satırların, merkeze, insanı değil de, devletleri, rejimleri, onların maslahat ve stratejilerini koymanın dayanılmaz ağırlığı karşısında yazılmış, bir kalb sancısı yansıması olarak kabul edilmesi dileğiyle..

  • Yorumlar 7
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim