1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. Merkez medyadan ‘gaz’ ve ‘satış’ öyküleri (1)
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

Merkez medyadan ‘gaz’ ve ‘satış’ öyküleri (1)

A+A-

Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ya başta Doğan Grubu olmak üzere merkez medyadan verilen “gaz”, bana eski örnekleri hatırlattı... Onu hatırlayınca da, gaz verilen siyasetçinin başarısızlığı ya da bir “yamuğunun” görülmesi durumunda nasıl hızla “satışa çıkarıldığı” geldi aklıma.

Belki Kemal Bey’e bir faydası olur diye 2000’de Süleyman Demirel’in, 2001’de Ahmet Necdet Sezer’in, 2002’de de İsmail Cem’in başına gelen “gaz ve satış” öykülerinden oluşan üç bölümlük bir dizi hazırladım.

Kronolojik gideceğim, dolayısıyla Süleyman Demirel’den başlayacağım...

“Baba banko”, “baba garanti”

2000 yılının başlarında Türkiye’nin ana gündem maddesi yeni cumhurbaşkanının seçimiydi. Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in beş yıllık süresi dolmuştu ve yeniden seçilmesi yasal olarak mümkün değildi. Fakat üçlü koalisyon’un (Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan partisi) liderleri (Bülent Ecevit-Devlet Bahçeli-Mesut Yılmaz) aralarında anlaşarak Demirel’in süresini uzatmaya karar verdiler. “5+5” diye formüle edilen yeni bir yasa maddesi hazırlayarak TBMM’ye sundular. Böylece, bir dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan bir kişi beş yıllığına yeniden seçilebilecekti.

Önerge, iktidar milletvekilleri arasında dahi memnuniyetsizlik yarattı. Çünkü Süleyman Demirel’in adı, dönemin batık bankacılığı ve kamu kaynaklarının yağma edilmesi siyasetiyle birlikte anılıyordu. Fakat bu, dönemin büyük medyasının umurunda bile değildi. Zamanın üç büyük gazetesi (Hürriyet, Sabah, Milliyet) militan bir “Demirel gazeteciliği” yapıyorlardı. O kadar ki, sonradan ortaya çıkacağı gibi, Demirel’in, yeğeni batık bankacı Murat Demirel için Azerbaycan Devlet Başkanı’na gönderdiği iş takibi mektubu bu gazetelere gittiği halde, “5+5” oylamasına zarar verir gerekçesiyle yayımlanmamıştı.

Merkez medya gazeteleri (hemen belirtelim, bu olayda başı, Zafer Mutlu’nun yönettiği Sabah çekiyordu), “Baba”nın bir daha seçilmesini mümkün kılan yasanın TBMM’de reddedildiği 5 Nisan 2000’e kadar habermiş gibi yapan manşetlerle çıktılar. Bu manşetlerde bir yandan Baba’nın “garanti” ya da “banko” olduğu öne sürülüyor, bir yandan da olur da süresi uzatılmazsa neler olabileceği hatırlatılıyordu.

“Gûya-haber”ler furyası...

Ortalığı “Fatura çok ağır olur” gibi gûya-haber’ler kaplamıştı: “5+5 paketini zora sokan gelişmeler hem içte, hem de dışta ciddi tedirginliğe yol açtı. Demirel’in hükümetin dördüncü ortağı gibi çalıştığını, birçok krizin çözülmesinde anahtar rolü oynadığını hatırlatanlar, şimdi hükümette doğacak sıkıntı sonucu Türkiye’nin yıllar sonra yakaladığı sihirli formülü kaybetmesinden korkuyor.” (Sabah, 31 Mart 2000.)

İsterseniz o günlerin gazetelerine bakın, böyle çok sayıda “haber” göreceksiniz...

Fakat ben ikinci örneği de Sabah’tan vereceğim, çünkü, dediğim gibi o günlerde hiçbir gazete onun kadar pervasız ve “renkli” değildi. Şu manşet “haber”in güzelliğine bakın: “Batı: 5+5 çıkmazsa hükümet çöker.” (2 Nisan 2000.)

Gazete haberini “Batılı diplomatlar”a dayandırsa da (tek bir somut isim yok!) asıl kaynağın gazetenin yazıişleri olduğunu tahmin etmek zor değil. Habere göre, Türkiye’deki oylama, “Batılı diplomatik çevrelerde siyasî kriz endişesine yol açmış.” Kimliği belirsiz diplomatlardan biri, yine de “Demirel’in yeniden seçileceğine” ve cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları yüzünden “kesintiye uğrayan reform programının devam edeceğine” inandıklarını belirtmiş.

Diplomatik kaynaklar, Sabah’a, arzuladıkları cumhurbaşkanını da tarif etmişler. Akla hemen “Baba”yı getiren bir tanım tabii ki...

Fakat olmadı... olmadı... Başta Sabah, merkez medyanın bütün çabalarına rağmen “Baba” yeniden seçilemedi ve onun iktidarsızlaşmasıyla birlikte ona olan ilgi hızla pörsüdü.

“Demirel, tarihin karanlık sayfalarına...”

Yeğeniyle ilgili bankacılık skandalının ortaya çıkmasının ardından, Sabah’ın başyazarı Güngör Mengi “Ya Demirel seçilseydi?” temalı bir yazı yazdı. Mengi’ye göre, bu kara bir senaryo olurdu, çünkü bu durumda Egebank skandalının ve benzer rezaletlerin üstü örtülürdü!

Fakat asıl “satış” bir yıl kadar sonra gazetenin birinci sayfasından gelecekti. Nisan 2000’de “Baba” seçilmezse Türkiye’nin batacağını anlatan gazete, 2 Mayıs 2001’de “Baba’dan kalma siyaset bitti” manşetiyle çıktı. Spotta da şöyle deniyordu: “Oy avcılarının yem borusu kesildi. Artık politikacı ‘Kim ne verirse 5 bin lira fazlası benden’ nutukları atamayacak. Hazine’nin dün yaptığı açıklamayla Türkiye’de yeni bir dönem başladı. Ve Demirel modeli politikalar tarihin karanlık sayfalarına gönderildi.”

Ve bunların yanında, Demirel’in çoban kepeneği ve sopasıyla fotoğrafı, altında şu yazıyla: “Demirel’in tarihe geçen kararları... ‘Tütüne kim ne veriyorsa 5 bin lira fazlası benden...’”

NOT: Yukarıda verdiğim birkaç örneğe benzer onlarca başka örnek okumak isteyen okurlar, 1 Mart 2000 - 5 Nisan 2000 arasındaki 35 günlük gazete koleksiyonlarını inceleyebilir.

Cuma: Ahmet Necdet Sezer.

Tek bir Aleviye hakaret, tek bir Aleviye hakarettir!

2003’te yayımlanan bir köşe yazısında, iki generale atfen kullanılan “onbaşı bile olamayacakların general yapıldığı ülke” cümlesinden yola çıkan toplam 312 generalin açtıkları “toplu tazminat” davasını hatırlıyorsunuz, değil mi? Bu davanın en ilginç yanı, generallerin gerekçesiydi: “Biz de aynı meslekteniz, öyleyse bize de hakaret edilmiştir” gerekçesiyle açılan davada hükmedilen dudak uçurtucu tazminat cezası üzerine önceki hafta bu sayfalarda iki yazı kaleme aldım. Bunlardan birincisinde, benzer başka davalarda hâkimlerin hep –varsa eğer- hakaretin kapsama alanının bu örnekte olduğu gibi genişletilmesine karşı çıktıklarını örneklerle göstermiştim. İkinci yazıda ise, bu cümleyle ordunun bütün generallerine “hakaret” edildiği kanaatine varan yargının çok daha bariz hakaret örneklerinde “yok bi’şey, ifade özgürlüğü, ifade özgürlüğü...” diye mırıldandığını yine örneklerle göstermiştim.

Adıyaman Barosu avukatlarından Osman Süzen, avukatlığını şu anda kendisinin yürüttüğü “canlı” bir örnekle tartışmaya katılıyor... Av. Süzen’in bana gönderdiği mektup şöyle:

“Müvekkilem Bayan (A), bir ilçenin devlet hastanesinin mutfak bölümünde aşçı yardımcısı olarak çalışan, ancak egemen inanç grubunun dışında (x) inanca sahip birisidir. Bayan (A) dosyada ifadeleri alınan bir kısım tanıkların ifadeleri ve kendi beyanlarına göre hastane müdürünün (x) inanç grubuna dâhil insanlar pistir, cinsel ilişkiden sonra yıkanmazlar, onların yaptığı yemek yenilmez, onun ellerini yemeğe sürmeyin, onu temizlik işlerinde çalıştırın dediğini iddia ederek savcılığa şikâyet eder ve savcılıkça kendisine hakaret yapan şahıs hakkında dava açılmasını sağlar.

“Söz konusu olay ve dava duyulduktan sonra (x) inancına sahip insanlar, gruplar mahkemeye başvurarak iddia edilen olaydan incindiklerini, söylenen veya yapılanın aynı zamanda kendi inançlarını da hedeflediğini ve kendilerine de bu eylemle hakaret edildiğini söyleyerek davaya müdahil olmak isterler. Ancak bu talepleri mahkemece eylemden doğrudan zarar görmedikleri gerekçesiyle kabul edilmez ve müdahale istemleri reddedilir.

“Bu karar, örneğini verdiğiniz Vakit gazetesinin tazminata mahkûm edilen kararı ile taban tabana zıt bir karar. Yargının neden bu çifte standarda düştüğünü çözmek için her somut olayda hakarete maruz kalan veya kaldığı iddia edilenle hakareti yaptığı iddia edilen şahsın kimliklerine bakmak bir fikir verebiliyor. Yargının kararı bunların kimliklerine göre şekillenmekte hakarete maruz kalan (bazen hakarete maruz kalıp kalmadığı tartışmalı da olsa) baskın egemen anlayışa sahip birileri ise bana da hakaret edilmiştir yönündeki talepleri çok rahatlıkla kabul görebilmektedir.”

TARAF

YAZIYA YORUM KAT