Memleket hepimize dar

04.09.2007 01:33

Yıldırım Türker

Zaferinin çiçeği burnunda Başbakanımız ve kendisinden daha nadan, nobran ve hodbin olan destekçilerinin hesaba katamadığı da buydu işte. Dönüp dönüp kendi kuyruğunu ısıran bezdirici bir münazara ordusu olarak Başbakan tarafından Bekir Coşkun'a kapının gösterilmesi meselesinden nemalanmayı ummuşlardı. Coşkun, o zamanların müstakbeli olan Gül için 'O benim Cumhurbaşkanım değil' dediği için esip gürleyen Başbakan, kendisini sınır dışına davet ettiğinde kimi destekçisi, şuncacık hicap duymadan 'Bekir Coşkun da zamanında insanları Arabistan'a kışkışlıyordu ama' argümanına sığındı. Tabii her zamanki Türk buluşu, 'çifte standart' yakınmasıyla.

Geçen hafta İnsel, bu konuda gerekeni yazdı. Bir gazetecinin sarf ettiği sözlerle bir Başbakan'ınkilerin hiçbir şekilde aynı terazide tartılamayacağını, en anlamayı reddedenin karşı koyamayacağı açıklıkla. Evet, gazeteci diyebilir. Başbakan diyemez. Başbakan, hele iddia ettiği gibi bir demokrasi mücahidiyse, hiçbir nedenle hiçbir vatandaşına kapıyı gösteremez. Hele bunca büyük zaferleri kendisi ve bendelerine 'haydi bakalım, sürün eşeğinizi Arabistan'a' diyenler karşısında oturduğu yerden edindiği haklı mağdurluk ile kazandıysa, bu sözleri içinden ne kadar gelse kullanamaz. Konumunun gerektirdiği dikkat ve rikkatle iki kez düşünüp konuşmayı bilen adama lider denir. Zamanında şık patron toplantılarında, 'lider olunmaz, lider doğulur' derken kendinde vehmettiği bu doğuştan özellik üstüne mutlaka biraz da çalışması gerektiğini bilmeliydi.

Mağduriyet kalkanının zamanla insanı çok sıktığını, en büyük zalimlerin bu kalkan gölgesinin müdavimi olanlardan çıktığını bilmeyen var mı?

Mağdur rolüne gönül indirmek, zalim olmaya can atanların tıynetidir.

'Çifte standart, Coşkun'un sözlerine ses çıkarmayanlar, Recep Tayyip dedi mi kıyameti koparıyorlar. O da sinirlenmiş olamaz mı?' ve benzeri sonradan görme demokrat buldumcukluğuyla canımızı sıkanlardan söz ediyorum.

Seçim öncesi muhtıralarıyla uykularımızı delik deşik eden, meydanlara insan kışkırtan askere itiraz ettiğimizde, karşı taraf, yani gözü dönmüş Kemalıstlar da (en kalın; 'i'si 'ı' olmuşları) 'Asker de vatandaş değil mi, ne olmuş görüşlerini açıklarsa' diye bir 'çifte standart meseli' tutturmuş gidiyorlardı. 'Herkes deyince iyi de askerin başı kel mi' denen mantık burkulması ile.

Onlara da elinde silah olanın dile getirdiğinin fikir değil ültimatom olduğunu, vatandaşla silahlının aynı terazide tartılamayacağını söyleyip durmuştuk.

Orada boynu bükük durup onun bunun oyunu toplamış yiğitler, şimdi Başbakanımıza da bir gazetecinin bütün hoppalık hakkını talep ediyor. O zaman Başbakan'ın aktif siyasetten elini ayağını çekip, Fehmi Koru'ya, 'Taha Kıvanç'ı da al git' deyip Yeni Şafak'a başyazar olması gerek. Tercih edeceğini sanmıyorum.

Ama bu kadar kasaba riyakârlığıyla fikir önderi de demokrasi mücahidi de olunmaz.

Nitekim, sayılı gündü, geldi. Askeri hâlâ uyku tutmuyor. Büyükanıt konuşmadığı günü heba olmuş sanıyor.

Bununla kalsa iyi. Abdullah Gül, daha ilk günden asker tarafından hizaya çekilirmiş gibi bir hava yaratılıyor. Yüzüne bakmıyorlar. Selam vermiyorlar. Bütün davetlere karısı olmadan çağırıyorlar. Üstüne üstlük ona hitap ederken 'Cumhurbaşkanım' yerine 'Cumhurbaşkanı' diyorlar.

Besbelli açık seçik bir mesaj verme gayretindeler. Asker, milletine, 'Gül, bizim Cumhurbaşkanımız değil' demeye getiriyor.

Haydi bakalım! Şimdi ne olacak? Elbette hiç. Recep Tayyip Erdoğan çıkıp orduyu Prusya'ya mı davet edecek? Sanmıyorum.

Bütün hayatımız, bütün çekişmelerimiz, demokrasi platformunda sanarak yaptığımız bütün itiş kakış, TSK'nın koyu gölgesi altında yaşanıyor. Bütün millet, yüreği ağzında askerin nereye kadar kızacağını bekliyor. Hayatımıza yayılmış başka bir siyaset pratiği sezen var mı?

Mağdur bulup sırtını sıvazladıklarımız, karşımıza dikilip Cumhurbaşkanım demeyenleri özde değil sözde vatandaş ilan ediyor. Elbette gücünün yettiklerini. Askerin Zafer Bayramı kutlamalarına çağırmadığı Kürt milletvekilleri ve başı örtülü Cumhurbaşkanı ve siyasetçi eşleri gibi.

Bu dilden insanca bir hayat çıkar mı? Herkesin birbirine rütbe, silah, makam göstererek efelendiği bir demokrasi projesi olur mu?

Bu hükümet ve hazırladığı yeni Anayasa, askere durması gerektiği yeri öğretebilecek mi? Kendini bostancıbaşı sanan Başbakan ve şürekası bu konuda umut veriyor mu?

Kimse bir yere gitmeyecek. Ne Coşkun Avrupa'ya, ne ordumuz Prusya'ya, ne Başbakanımıza inananlar Arabistan'a. Hepimiz burada, birlikte duracağız.

Ama hiçbirimiz kışlaya çevrilmiş bir memlekette yaşamak, yaşatılmak istemiyoruz. Öyle değil mi?

Radikal Gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim