1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Alan

  3. Mekke, İnsanlığa ve Cahiliyye'ye Toplumsal 'Model' Ortalaması
Hüseyin Alan

Hüseyin Alan

Yazarın Tüm Yazıları >

Mekke, İnsanlığa ve Cahiliyye'ye Toplumsal 'Model' Ortalaması

A+A-

Miladi 7. yüzyıldaki cahili Mekke, topluca Kureyş olarak adlandırılan bir toplumu ( Ulus ) ve alt kimlik olarak 12 farklı ana toplumsal grub ( kabile )'un yaşadığı bir yerleşim bölgesini ifade eder. Nüfus sayıları konusunda ihtilaf olsa da yaşayan sakinlerinin 20 bin civarında olması mübalağa değildir. Özellikle Araplar nezdinde Kâbe nedeniyle öteden beri dini bir merkez olarak saygın bir yere sahip olan Mekke, 5. yüzyıldan itibaren de uluslararası ticaretin önemli bir merkezidir.

Kuzey-Güney, Doğu-Batı geçiş yollarında bir kavşak ve geçiş yeri olma özelliği, Rum ve Pers arasındaki siyasi rekabette bağımsızlıklarını korumalarına da bağlıdır. Yemen ordusunun eski ticaret merkezi olma özlemlerini yeniden kazanmak için açtıkları savaş da, Kâbe'nin Rabbi'nin onları mağlup etmesi ve Mekke'nin korunmasına şahitlik edenler ve duyanlar nezdinde, Mekkelilerin saygın konumları daha da pekişmiştir. Dolayısı ile uluslararası topluluklar tarafından da tanınan imtiyazları ve prestijleri tescillenmiş bir topluluktur onlar.

Mekke'nin o dönem sakinleri; nüfusça kalabalıktır, güçlüdür, zengin ve şöhretli tüccarlara sahiptir. Savaşçı yapıları ile bilinen ve herhangi bir dış güce (Rum, Pers, Habeşistan ) haraç vermeyen özellikleri ile (Hevazin, Sakif Oğulları, Medine'liler ve Amr Bin Sasa Oğulları, diğerleridir ) bölgesinde itibar edilen önemli bir topluluktur.

Toprakları ziraate ve hayvancılığa pek elverişli değildir. Haram aylarda yapılan Umre-Hac ziyaretleri nedeniyle kalabalık ziyaretçileri ağırlarlar, beraberinde kurulan uluslararası fuar ve yerel panayırlar nedeniyle yapılan yüksek oranlı ticaretten çok para kazanırlar, toplumlararası rekabette ve ihtilafların hallinde prestijleri nedeniyle önemli rol oynarlardı.

Mekkelilerin toplumsal yapılarını, siyasi-sosyal-ekonomik ve kültürel olarak tahlil ettiğimizde, özetle şunları sıralayabiliriz:

1-Bu toplumun ekonomik yapısı, politikaları ve ilişkileri bakımından, toplumsal ayrışmanın üç kategoride-sınıfta şekillendiği görülür; Merkezde iskân olmuş büyük zenginlerle elitleri ve onlara komşu orta boydaki zenginleri ile hep birlikte yaşamaktadırlar. Çevrede iskân eden ama zenginlerin işlerini gören fakirler, köleler, cariyeler ile mevla'lar oturmaktadır. Şehirden uzak mekân olan çölde ise, daha ağır şartlarda yaşayan ve her zaman saldırılara uğrayabilen bedeviler yerleşik haldedir.

Mekke ve civarı yerleşim bölgesinde kültürel olarak; medeni yaşam tarzı ve özellikleri daha baskın ve yaygındır. Gece baskınlarıyla yapılan talancılık, adam kaçırma ve cinayet gibi tetikçilik işleri, sınır muhafızlığı ve rehberlik gibi normal işlerle de şöhret olmuş bedevilik geleneği ve özelliğini sürdürenler ise, azınlıktadır.

Zengin olmak, servetin çokluğu ile övünmek ve yarışmak, birinci derecede önemli ve geçerli değerdir. Mekkelilik gibi yerel aidiyet ve kimliklerin ötesinde, küresel değerleri benimseyen, uluslararası şöhrete ve ilişkilere de sahip zengin ve güçlü bir sınıf vardır. Bu grubun mekânları, eşyaları, çevresi özellikli, çocukları ve kadınları da seçkin ve gururludur.

Toplumda fakirler, yoksullar, yetimler, köleler, mekânları ve eşyaları ile ikinci sınıf vatandaştırlar ve bu sınıfa ait kadınlar, çocuklar da aşağılanır, değersiz sayılırlardı. Bu ikili sosyal yapının arasında, ikinci derecede zenginler ve orta boy kavimler bulunurdu. Bunların mekânları ve eşyaları da kendilerine göredir. Bu grubun kadınları, çocukları da gururlu ve saygındır.

Taif, Kureyş'lilerin hem zirâat arazileri ve işletmelerinin olduğu ve hem de yazlık tatillerini geçirdikleri, Mekke'ye de yakın bir şehirdir. Havası ve iklim güzelliği ile bilinen Taif'de de, şöhretli tüccarlar ve önemli liderler vardır. Taif, başka özellikleri ile de önemli bir başka ticari-sınai merkezdir. Ayrıca Medine, Gazze, Şam gibi ticaret yolu da buradan geçerdi. 

Kureyş'liler ticarette ve dış ticarette de uzmandırlar. Zirai mahsullerden sınai ürünlere kadar bir çok alanda büyük ticari ilişkileri, ona uygun siyasi bağlantıları vardır. Yüksek ticaret hacimlerinin olduğu her yer gibi Mekke'de de faizcilik, tefecilik, sanat, eğlence ve fuhuş gibi sektörler de çok gelişkindir.

Peygamberin amcası Abbas, çevrenin ve pazarın hem tefecilik hem de şarapçılık da namlı lideri iken, Muaviye'nin babası Ebu Süfyan da aynı şekilde en büyük zeytin üreticisi ve tüccarı olarak namlıdır. Ticari ortaklık ve paylaşım o kadar gelişkindir ki, bazen 5.000 deve kervanını çeşitli emtealarla yükleyerek, karşılıklı ticari malları taşıyan bir filo kurarlar, Gazze, Filistin, Şam, Ankara, Kayseri, Yemen, Habeşistan, Irak, İran, Hindistan ve Çin gibi uluslararası pazarlara çıkarlardı. Hafta da iki sefer,  Mekke yakınındaki limandan (bu gün kü Cidde ) Habeşistan'a gemilerle karşılıklı sefer yapılırdı.

Ticari, sosyal ve insani ilişkilerde ve muamelelerde uygulanan kurallar, haksız ve adaletsiz değerlere ve ölçülere göre yapılırdı. Aristokratlar ve siyasi elitler servete ve soyuna önem veren buyurgan, kibirli insanlardı. Bonkörlüğü severler, ikram etmekten geri durmazlardı ama "müstağnî" idiler. Hizmetlerini ve işlerini gördürdükleri zayıf, yoksul olanlara ve aşagıladıkları sosyal gruplara iyi muamele yapılmaz, hakları gözetilmez, durumları ile de alay edilirdi. İnandıkları Allah'ları ve ikinci dereceden ilahları, onlardan elitleri ve aristokratlarını görüp gözettiği, üstünlüklerini onayladığı gibi,  imtiyazlarını ahirette de devam ettirecekti!

2- Kureyş, siyasi rekabet ve iktidar merkezi olarak da üç gruptur; a- Haşim Oğulları ve müttefikleri ( Abdu Menaf Oğulları, Esed Oğulları, Zühre Oğulları, Teym Oğulları, Haris Bin Fihre Oğulları ), b- Umeyye Oğulları ve müttefikleri (Abdüd Dar Oğulları, Mahzum Oğulları, Cumah Oğulları, Adi Oğulları) ve c- tarafsız olanlar (Amir Oğulları, Muharip Oğulları)'dır. Kureyş'i Mekke'de yerleşik hale getiren, mevcut sosyal statülerini ve siyasi hiyeraşilerini kurumlaştıran Kusay'ın ölümünden sonra, oğullarından Abdüd Dar ile Abdü Menaf arasında başlayıp süre giden büyük çekişme ve siyasi rekâbet, yukarıdaki bloklaşmada belirleyici olmuştur. Peygamberin gününde bu rekâbet, Haşimi Oğullarından Ebu Talip ile Umeyye Oğullarından Ebu Süfyan arasında devam etmekteydi.

Siyasi rekâbet ve çekişme, Kureyş'in kadınları arasında da vardır. Toplumsal ve siyasi blokların kadınları; birlikte savaşmaya, sonuna kadar müttefiklerine destek vermeye, erkeklerini yüreklendirmeye karar verip rekâbete katıldılar, anlaşmalarını kutsallaştırmak ve topluca yemin etmek üzere Kâbe'ye geldiler. Birinci bloğun kadınları, içinde gül suyu bulunan bir kaba ellerini sokarak yemin ettikleri için "mutayyıbîn" adını aldılar. Diğerleri aynı şekilde, içi kan dolu bir kaba ellerini batırarak yemin ettikleri için "ahlâf" adını aldılar. Yani 'gül kokulu'lar ve 'kan içici'ler.

Kureyş'de bir iç savaşın çıkması demek, toplumun zayıflaması, güçlerinin parçalanması demekti. Bu durumda fırsat kollayan düşmanları tarafından şehir merkezinden atılmaları, Kâbe'nin prestiji nedeniyle sahip oldukları avantajlardan yoksun kalmaları, çölde tâlân'a mahkûm, sefalete ve her tür saldırıya açık hale gelmeleri demekti. Bir nevi toplumsal harakiri olurdu bu. Çünkü kendileri de benzer bir yolla Mekke'ye sahip olmuşlardı ve çöl şartlarını iyi biliyorlardı. Tarafsız kavimler, bu sebeple oluştu ve siyasi çekişmeler ne zaman iç savaşa dönüşecek olursa, onlar hemen devreye girerlerdi. Taraflar bu durumda hâkeme giderler, sonuç aleyhlerinde olsa bile karara uyarlar ve nihayet birliklerinin bozulmaması için uzlaşma böylece sağlanmış olurdu. 

Mekke sakinleri arasında var olan bu bloklaşma ve siyasi rekâbetin doğru değerlendirilmesi, sonraki Müslümanlar ve bizler için oldukça önemlidir; bir taraftan risalet öncesi toplumun yapısal tahlili doğru yapılmış, diğer taraftan Mekki ayet ve surelerin anlam ve karşılığı daha isabetli okunmuş ve kurulmuş olur. Örnek olarak; hılafet sonrası gelişen ve günümüzde bile hâlâ etkisi süren siyasi-mezhebi ayrılıkların ve olayların arka planında, bu yapının rolü olduğu unutulmamalıdır. Yine risalet öncesi gerçekleşen ve yaygın olarak yanlış bilinen, aslında bambaşka bir karşılığı olan Hılf-ul Fûdûl'ün, yüz yıllar sonrasında, toplumsal plandaki ilişkiler ve dengeler doğru okunmadan yanlış bir analoji ile "insan hakları" savunuculuğu gibi İslam'a tamamen aykırı örgütlenmelere yanlış referans olabilmesi, hatırlatılabilir.

Keza, risalet davasının iç savaşa dönüşmemesi için Müslümanlara yapılan eziyet, işkence, kuşatma ve cinayetlerin bir denge gözetilerek yapılmasının sahici sebepleri bilinirse, benzer örnekliklerde benzer tecrübelerin ortaya konulabilmesinin modelliği ve meşruiyeti de sağlanabilecektir. Örnek olarak; mücadele de sertlik ve şiddetten uzak yöntemle neden meşru bir ortamın üretildiği ve sürdürüldüğü, "Habeşistan hicreti", "boykot", "Taif ziyareti", "eman", "fuarlardaki kimi görüşmeler" meselesi gibi stratejik öneme sahip kararların ve olayların da, bu bağlamda ve doğru anlaşılması demek, bir çok çalışmaya ve topluma uyarlanabilir örneklik ve meşru tecrübeler de demektir...

Yine buradan hareketle, Kur'an bir hayat kitabı olarak görülmez, ilk inzal edildiği toplumsal yapı doğru bilinmez ve siyasi-sosyal tahliller de doğru yapılmazsa, toplumsal olaylar ve ilgili vahyi bildirimler, bağlamından kopuk ve anlamsız olarak algılanacak, buna karşılık ayetler sapkın tecrübelere yanlış referans olarak yorumlanabilecektir. Sonuçta kitlelerin uyarılması ve ihtidası yerine saptırılmasının meşruiyet kaynağı da, böylesi yanlış algılara dayandırılabilecektir.

Ayrıca, risalet süresi boyunca Peygamber (s)'ın siyasi stratejisini doğru anlamak, rehberliği ve örnekliği bu bakımdan doğru tespit etmek, toplumsal tahlilleri ve dengeleri, yapısal ilişkileri ve tutumları da doğru değerlerdirmekle mümkün olacağından, konunun ehemmiyeti daha iyi açığa çıkmış olacaktır. Dolayısı ile toplumsal her mücadelede ve siyasi evrede, örnekliğin ve rehberliğin mücadele yöntemini, vahiyle bağlantısını, uyguladığı yol haritasını bulmak (sahih sünnet) için, Mekke'deki bu yapının ve dengelerin iyi tahlil edilmesi ile bağlantılı özelliği, konunun önemini açığa çıkartmaktadır.

Nihayet okunan Kur'an ayet ve surelerinin amacı, hedefi, mesajları ile birlikte hükümleri, tavsiyeleri ve yasaklarının yaşanan her hayatla ve toplumla yöntemsel irtibatı, böylece meşru ve sahih olarak kurulabilme imkanı da getirecekken sahici Kur'an okumalarından murad da böylece gerçekleşmiş olacaktır. Bu durumda Kur'an okuma faaliyetlerinin, yaşamdan, toplumsal işleyişten ve ilişkilerden kopuk kuru bir metin okum faaliyetine dönüşmesinden ve ürünlerin laboratuar çalışmalarına hapsolunmasından kurtarılıp, maksada uygun faaliyetlere dönüşmesi de sağlanmış olacaktır.

Bu gün değişik coğrafyada ve benzer her toplumsal yapılarda yaşayan Müslümanların, yanlış dini algılarına dayanan hatalı yorumlarındaki bir sürü kargaşa, farklılık ve kafa karışıklığının da, buradan hareketle ortadan kaldırılabilmesinin imkânlılığı ve benzersiz özelliği de, dikkate değer bulunmalıdır.

3- Mekke'de yerleşik olmak, Kureyş toplumundan olmak, sakinleri için çok şey ifade ederdi. Onların sosyal statüleri, üstünlük iddiaları, imtiyazlı hak kabulleri ve tarihsel dayanakları bakımından "atalar yolu" bağlantısı önemlidir, belirleyicidir. Şeref, üstünlük ve asalet ölçülerinde, kibirlilik ve mustağnilik gösterilerinde iddialarının temeli, atalarının inançları ve yolları ile doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle kabile asabiyesi ve statü türünden kuralları, bu asabiye ile meşruiyet kazanmaktadır.

Sayısal çokluk, güç, şeref, üstünlük, şöhret gibi en fazla itibar edilen değerler, kabile bağlarının yanında servetlerinin çokluğu ile de ölçülmektedir. Evlatların sayısal çokluğu ve kabilenin genişliği 'askeri güç'lerini, servetin bolluğu da 'ekonomik güç'lerini ifade etmektedir. Burada genel geçer değer yargıları da, toplumsal temellerinin bağlantısı ile sağlanmaktadır. (Her hangi bir ulus toplumun değerleri, yüceltilmiş ve kutsanmış sembolleri, vatandaşlık özel bağları, tarihleri ile övünmeleri ve üstün tuttukları kimlikleri, kıyaslama ile daha rahat anlaşılabilir) Kureyş'de başarılar, suçlar ve cezalar kollektiftir. Hürmet, izzet, kin, düşmanlık, kazanç, kayıp ve diyet tarzı önemli durumlar da kâbileye'dir, ortak bağlılığadır.

Hicazda bir Arap, eman anlaşması yapmadan, mevlalık veya ittifak bağlantısı kurmadan kavmini terk edemez, sınırları geçemez, başka diyarlara seyahat edemezdi. Aksi halde, muhtemel gelişmeler karşısında köleliği meşru, kanı ve canı helal sayılır, karşılığında diyet de ödenmezdi.

Mekke'de müslüman olan ve inancını ilan edebilen bir Muhammedî, işte bu kural gereği aynı zamanda ölümü de göze almak zorundaydı.  'Ben Müslüman oldum' demek aynı zamanda; kendi toplumsal aidiyetinden, kavmi bağlantısından kopmak da demekti. O güne kadar ki asabiyesinin güvenlik çemberinden kopan Müslüman, henüz korumasız ve zayıf olan yeni topluma, inanç toplumu olarak yeni inşa edilen Muhammedî'lere katıldığında, bu nedenle gelebilecek her türden karşılığı göze almış oluyordu.

Siyasi-sosyal dengeler, kişinin eski kavminin hala sürebilen manevi gücü yahut ferdi şöhreti vs gibi nedenlerle, yeni topluma (dine) girenler için her zaman ölüm cezası uygulanamasa da, işkence, eziyet, hapis, tecrit gibi muhtelif cezalar muhakkak uygulanırdı. Çünkü bunlar "birliği", "dirliği" ve "düzeni" bozuyor, "fitne" çıkartmış sayılıyorlardı! (Ulus toplumuna, vatandaşlık bağına ve resmi ideolojiye esastan itiraz edenlerin başına gelebilecekleri ve uluslararası arenada vizesiz sınır macerasını göze alanların muhtemel âkıbetlerini, karşılıklı kıyaslayabiliriz!)

4- Dinleri ve kültürleri bakımından yapılarına gelince, Araplar çok tanrılı bir inanca mensupturlar. Çoğu kâbilenin kendi özel putları olduğu gibi, bunların aynısından kâbe'de de bulundurulurdu. İlahlar sıralamasında hiyerarşik bir diziliş vardır ve inandıkları Allah, tüm ilahların üstündedir. Ancak Allah'larının meleklerden kızları, putlardan yardımcıları vardı. O, kâinatı yaratıcı, insanları rızıklandırıcı, yağmuru yağdırıcı kudrette iken, yardımcılarından şefaati kabul edici vs özellikleri ile birlikte her işe de karışmazdı. Ahiret inançları fludur, inanmayanları olduğu gibi, farklı inanç taşıyanları da vardır. 'Atalar yolu' burada da baskındır, İbrahimî geleneğe bağlı olmaktan, İbrahimî dini sahiplenmekten dolayı üstündürler ve doğru yoldadırlar.

Hac, namaz, kurban, ikram etme, faziletli davranma, haram aylara riayet etme gibi ibadetlere önem verirler, Kâbe'ye hürmet ederlerdi. Hanifler olarak bilinen ayrı bir grup vardır ki, bunlar eski kitaplardan haberdardılar. Onlar ahirete inanırlar, toplumlarına mârufu emreder, münkerden nehyederlerdi. Bu grup kendi içinde çeşitlense de, sistematik tevhidi düşünüşü bilmezler ama bireysel bir kurtuluşu tavsiye ederlerdi. ( Risaletle bunların inançları da geçersiz kılınacaktır. Günümüz dünyasındaki tüm muhafazakârlar, kitap ehli topluluklar (kimilerine göre artık müslümanlar da ) ve dahi mutedeyyin dindarlar, sanki o günün hanifleridir...)

Çok tanrılı dinleri, aynı zamanda bireyselliği ve özgürlüklerini korumakta teşvik edicidir. Ortalama bir Arap, çöl şartları, çevre, mekân ve iklim dolayısı ile özgürlüklerine düşkün, engin bir duygu yapısına ve estetik bir duyarlılığa sahiptir. Günlük işlerini, savaş-barış gibi büyük, ticaret-siyaset gibi kurucu-yönlendirici, kabile içi ve kabileler arası hukuki olaylar gibi topluluk işlerini ve bir bütün olarak toplumsal tüm ilişkilerini, inandıkları dine, üstün tuttukları değerlerine, üstün tuttukları atalarının yoluna ve geleneklerine uygun form da ve içerikte yürütürlerdi. Yazılı olmayan ama uygulamada ciddiye alınan kurallara sahiptirler. Buralarda liderlerinin aldıkları ortak kararları egemendir ve onların hükmüne boyun eğilir.

Araplarda "söz", "söylem", "şiir", "ifade" ve "dil" önemlidir. "Kâhin", "şair" ve kâbile'nin "şeyhi" de dolayısı ile önemlidir. Kamuoyunu belirleyen, geçerli değerleri yayan, ayakta tutan, izzet ve şerefi, üstünlük ve zilleti belirleyen, dile getirenler, sözün sahipleridir. Kâbile şeyhinin veya meşhurlarının sözü, şairin şiiri, kâhinin hükmü bu nedenle çok itibarlı ve değerlidir. O söz ki 'değiştirir', 'aşağılar', 'üstün tutar', 'yıkar', 'yakar' ve 'yeniden kurar'dı. Bu sözün 'arkasında durulur' ve yine bu sözün 'uğruna can' verilir. Onlar için vahy, işte bu sözdü! Onların söz'ü, sadece bir ifade değil, aynı zamanda yukarda sayılan tutumları tescilleyen 'ahid'di.

(Bu gün kamuoyu oluşturan her aracın ve özellikle iletişim aygıtlarının etki gücü hatırlandığında, esasta değişen bir şey yoktur. Geçerli reel değerleri, şöhretli yalancılara ve bilim adamlarına tekrar ettirerek söyletenler (Arapların ilahlarına denk düşerler), tastik ettirenler, benzer işleri yapmaktadırlar. Öyle ya; bilimsel hakikatler putlaştırılınca bilim adamları, ilahlardan gelen haberlerle hakikat buyurduğunda şeyhler, mollalar da put görevi üstleneceklerdir. Ulus toplumların yüceltilmiş değerlerinin cari olması, küresel, modern-çağdaş yaşam biçiminin mitleştirilmesi, bilimsel açıklamalarla teyid edilince, tek gerçek olarak dayatılması ve eleştirilememesinin ardında da, benzer işler ve ilişkiler yatar. Bu günün insanına da vahiy, iletişim aygıtları vasıtasıyla gelmektedir! ..)

Özetle anlattığımız bu bölümde, risalet öncesi Hicaz civarı, Mekke ve orada yaşayan 7. yüzyıl Arap toplumunu, toplumun siyasi-sosyal-ekonomik ve kültürel yapısını ve işleyişini, ana hatları ile olsun hatırlatmaya çabaladık.

Bu toplum, Allah'dan gelen son vahy'in inzal edildiği ve son elçinin ilk göreve başladığı, 13 yıl boyunca da dine dayalı başka bir yaşam biçiminin, sonradan gelenler için de örnek gösterilen mücadelesinin verildiği toplum olarak önemlidir. Kur'an'ın hacim ( sahife ) olarak üçte ikisinin burada nazil olması, kıssa, mesel ve geçmiş peygamber örnekliklerinden parçaların neredeyse tamamının yine burada bildirilmesi de ayrıca dikkate değer ve önemlidir.

Orada inzal edilen sureler ve ayetlerdeki izahlar, buyruklar ve tavsiyeler, geçmiş elçilerin hayatlarından anlatılan kesitler, son elçi ve arkadaşlarını takviye edici, yol gösterici, ufuklarını açıcı, teselli edici, gönüllerini ve ayaklarını sabitleyici özellikte olduğu kadar, onları sürekli bilinç halinde tutan, inananların ve küfredenlerin akbetlerini de hatırlatıcıdır. Onlardan sonra gelen insan soyu için de bütün bir dünya hayatının tüm toplumlarda benzer özelliklerini, yaşantısını ve sonuçlarını da kuşatıcı ve özetler mahiyettedir. Zaten bir bütün olarak Muhammed (s )'in hayatı, geçmiş elçilerin olduğu kadar, gelecek nesillerin de hayatlarının tümünü kuşatıcı, kapsayıcı özellikte, örneklikte ve niteliktedir.

Mekke toplumsal yapısı bu nedenlerle, kendilerinden sonra oluşmuş veya oluşacak tüm toplumsal yapılara bir örnek ortalaması özelliğindedir. Bütün peygamberlerin Mekke'leri, Kur'an'da sadece ilgili ve kesişen ortak taraflarının bildirilmiş olmasına rağmen, benzer özellikteki toplumsal yapılarla paralelliği hatırlanmalıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi çağda-coğrafya da yaşamış-yaşayacak olursa olsun, hangi dil-renk-etnisite özelliğini taşıyor bulunursa bulunsun, hangi siyasi rejimde, sosyal yapıda ve hangi ideolojik düşüncelerle şekilleniyor olursa olsunlar, Mekke toplumsal yapısının temelde benzerleri, türdeşleri olduğu görülebilir.  

Siyaseten tek kişilik temsilci krallık ya da çok kişilerle temsil edilen imparatorluk-cumhuriyet-demokrasi gibi rejimlerle yönetilen ülke ve topluluklardaki fark, bahsettiğimiz esaslarla ve temel iddialarla bağlantılarda değil, kuralları bozmayacak önemsiz ayrıntılarda, istisnalardadır. Görme becerisi olup da görebilenlere, toplumsal tahlil yeteneği olup da çıkarım yapanlara sözümüz âyân-beyândır. Ve dahi Kur'an'ı, murâd-ı İlahiye'ye göre okuyup işin özünü kavrayanlara, sözünde sadık olup tercihini yapan ve sorumluluk üstlenenlere de, her şey gün gibi aşikârdır.

Son kitap Kur'an'ın inzal edilirken boşlukta ve karşılığı olmayan bir yaşama değil, bilakis örnekleri her zaman bulunabilecek yaşanan ve yaşanması muhtemel bir hayata ve hayatlara, hayatın içinden müdahale edilerek 'inşası' istenen yeni ve özgün bir hayatın, süreçle orantılı ve mücadele edenlerinin ihtiyaçları karşılığında para pare indirilmiştir. Son elçi Muhammed (s )'in görev yaptığı Mekke toplumu her açıdan olduğu gibi bu bakımdan da önemlidir. ( Burada parçaçılık, tekfircilik, dar-ı harpçilik gibi benzer 'gulat' düşünüşler ve tutumlar kast edilmemektedir )

Bu konuda söylenecek sözün özü; doğru bir perspektif sahibi olmayı, sahih bir zihniyeti ve sistematik tevhidi bir düşünüşü kavramaktır.

Bu bakımdan Kur'an'ın doğru okunması ve anlaşılması, elçinin örnekliğinin ve rehberliğinin doğru bilinmesi; cahili her hayatın ve toplumun bütünsel bir İslami hayatla dönüştürülmesi, bu hedef doğrultusunda sahih bir hareketin gelişmesi ve yol haritasının çıkartılması ile ancak mümkün olacaktır. Mekke toplumunun önemi, doğru tahlil edilmesi bunun için gerekmektedir. Kur'an'ın daha isabetli okunması, okumanın anlaşılması ve anlaşılanın harekete ve hedefe yönelip kilitlenmesi de, böylece daha imkanlı olabilecektir.

Kur'anı doğru anlayan, tezekki işlemini gerçekleştirenlerden kendi aralarında yeniden bir Kur'an toplumunu canlandırması ve oluşturması, cahiliyyeden düşünsel-pratik anlamda ayrışması, bir Kur'an nesli inşa'sının hedeflemesi ve İslam Ümmetinin dirilişi ve birliğini hedeflemeleri beklenecekse; öncelik içinde yaşanılan cahili toplumların doğru bir tahlili ve toplumların İslam'la nasıl değiştirileceğinin bilinmesinde yatmaktadır. Buradan hareketle de olsa, model ve örnekliklerin, ölçülere uygun çalışmaların ihtiyacı olan yol haritası ve toplumsal-siyasi stratejinin çerçevesi de, aynı adresi göstermektedir. 

Mekki sureleri bir de bu gözle okuduğumuzda, ayetleri bir de bu bakışla irdelediğimizde, anlatılmaya çalışılan şeylerin açıklığa kavuşacağını ümit edebiliriz. Nihayetinde Kur'an'ın bir ayeti, bir suresi, anlayabilene bütününün bir özeti gibi değil midir? Birbirini takip eden ve aralarında çelişkisi olmayan 'hak' beyanların, doğru algılandığında tek hakikatin uygulanabilir ayrıntılarından ibaret oldukları bilinmiyor mudur? 

Bu konuda sözün özü şudur ki; doğru bir perspektif sahibi olmak için, sahih bir zihniyet ve sistematik bir tevhidi düşünüş gereklidir.

Devam edecek...

Bu makale İktibas Dergisinin Haziran (2009) Sayısında İktibas Edilmiştir.

YAZIYA YORUM KAT