1. YAZARLAR

  2. Abdullah Yıldız

  3. Mekke hissiyâtım
Abdullah Yıldız

Abdullah Yıldız

Yazarın Tüm Yazıları >

Mekke hissiyâtım

A+A-

Geçen hafta, umre tecrübemi sizlerle paylaşmak sadedinde, “Medine Hissiyâtı”mı dillendirmeye gayret etmiştim. Bugün sıra Mekke’de.

Medine’den Mekke’ye ilerlerken, gözler Allah Rasûlü’nün (s.) kutlu hicreti esnasında geçtiği, uğradığı mekanları arıyor bir bir... Dörtyüz küsur km.’lik Mekke-Medine kara yolu, aşağı-yukarı Hicret yolu ile çakışıyor; elimizdeki rehber kitapçıkta çizilen krokiye göre, Rasûlüllah’ın Hicret yolu, mevcut kara yoluna genelde paralel gidiyor; bazen kesişiyor, bazen ayrılıyor, bazen de birleşiyor. Hicret güzergâhını izlerken gözünüze takılan her tepe, her vadi, mağara, kaya parçası, taş, toprak, çalı, ağaç... Allah Rasûlü’nden bir iz taşıyormuş gibi geliyor... Acaba o Kutlu Nebî (s.) hangi kuytularda gizlenmek zorunda kaldı? Acaba şu vadinin neresinden geçip gitti? Altında gölgelenebileceği bir ağaç, bir çalılık bulabildi mi? Mağara ve yol arkadaşı Ebûbekir’le birlikte etrafı gözleyerek develeriyle ilerlerken açlık, susuzluk ve uykusuzlukla nasıl baş ettiler? Mübarek alınları secde secde hangi tenha köşeleri süsledi? Zihniniz bu sorularla meşgulken, nefesinizi tuttuğunuzu farkedip birden boşalıyorsunuz...

İhramınızı Medine’den ayrılmadan kuşanmak, Zu’l-Huleyfe’de tıpkı Rasulüllah (s.) gibi ihram namazı kılmak, umreye niyetlenmek, ihram yasaklarına uymak insanı daha bir duyarlı, duygulu, duru kılıyor. Hicret yolu boyunca ihramınızı kuşanmış olarak Rasulüllah’ın çileli hicretini tefekkür etmek, ara ara Kur’an okumak, sık sık telbiye ve salat u selam getirmek bir başka boyuta taşıyor sizi.

“Lebbeyk Allahumme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-nimete leke ve’l mülk. La şerike lek.”

Allah’a teslimiyeti, bağlılığı, O’nu birlemeyi, O’na hamd ü sena etmeyi, tüm nimetleri, malı-mülkü, mülkiyeti, melikiyeti yani her türlü sahiplik ve yönetim hakkını O’na hasretmeyi ifade eden telbiyeyi tekrar ede ede Alemlerin Rabbi karşısında “hiçliğinizi” farkediyorsunuz.

Sonra tekbirler, tehliller, salavatlar geliyor. Büyük yalnız Allah’tır, “en büyük” sadece O’dur. O’ndan başka ilah, rabb, otorite yok. Herşey O’na bağlı, O’na bağımlı. Herşey O’nunla anlamlı. Ve hicret yolunu adım adım izlediğimiz o kutlu Rasul’e binlerce ağızdan salat ve selam dökülüyor. Âline ve ashabına da.

Mekke’de bütün yollar Kabe’ye çıkar. Kabe hayatın kalbidir. Bütün hayatın merkezinde Beytullah yer alır. Yeryüzünde Allah için yapılan ilk mabet odur. Her namaz vakti her cihetten binlerce insan oraya akar. Bütün ümmetin kalbi orada atar. Ümmet adına Kabe’ye varabilenler O’nun etrafında pervane olurlar.
Mescid-i Haram’ı uzaktan gördüğünüzde ona hemen ulaşmak için, ulaştığınızda Kabe’yi görmek için, gördüğünüzde hemen dokunmak için sabırsızlanırsınız.

Günün ve gecenin her anında Kabe’yi tavaf edenler hiç eksik olmaz; bazen kalabalıktan adım atılmaz, bazen tenhalaşır ama mü’min yürekler her an O’na pervanedir. Dünyanın her köşesinden her renkten mü’minler tek vücut olur tavafta. Ümmet selinde bir damla olmak, bakışları Kabe’ye sabitleyip tesbih, tekbir, tevhid, tehlil, tahmidde bulunmak... “Ben” olmaktan çıkıp “biz” olmak... Varlığın merkezi etrafında döne döne varlığın anlamını bulmak...

Makam-ı İbrahim’de, Rabbimizin “musalla” kıldığı o kutlu mekanın gerisinde iki rekat namaz kılmak tavafta anlamını bulan rûhun ayağa kalkması, kıyam etmesi, dikilmesi, dirilmesidir. Hayatınızın en anlamlı secdesidir Makam-ı İbrahim’de vardığınız secde. İbrahim olursunuz, İsmail olursunuz orada. İbrahim’in duasını kalbiniz titreyerek okursunuz.

“Rabb’im; beni ve zürriyetimi dosdoğru namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duamızı kabul buyur.”

Ve hemen Sa’ye koşarsınız. Sa’y: çaba, gayret, eylem, arayış... Hacer annemizin can paresine, İsmail’ine, su aramak için Safa ile Merve arasında yaptığı koşuşturmayı yeniden yaşamak. Safa ve Merve Allah’ın şiarlarından. Şiar oluş o tepeleri, taşları öyle anlamlı kılıyor ki onlara herhangi bir taş-toprak gibi bakamıyorsunuz... Safa’ya her bakışımda, her dokunuşumda o kutlu Nebi’nin (s.) buraya çıkıp kulaklarını parmaklarıyla tıkayıp bütün gücüyle bağırışını duyar gibi oluyorum. “Ya sabâhâh! Ey kara sabah, ey talihsiz sabah! Ey Kureyş! Benim halim, büyük bir tehliyeki ailesine haber vermek telaşındaki bir adamın haline benzer. Sizi cehennem azabına karşı uyarıyorum. Yalnız Allah’a kulluk / ibadet ederek nefsinizi o korkunç azaptan kurtarın.”

Bu canhıraş çağrıyı bugünün insanına taşımak; hac ve umre tecrübesi yaşayarak yüreği yanan, gözü dolan, gönlü açılan kardeşlerimiz başta olmak üzere, tüm duyarlı mü’minlere düşüyor. Ümmetin her kesimini temsilen oraya koşanlarla birlikte yaşanan eşsiz tecrübeyi başkalarıyla paylaşmak, insanları, insanlığı kulluğa, teslimiyete davet etmek, “hiçliğinizi” keşfederek varlığınızın anlamını bulmaya çağırmak... Ümmet deryasında bir damla omayı; benliğinizi besleyen ırk, renk, dil, sınıf, statü farklılıklarından sıyrılıp “biz” olmayı, “kul” olmayı başarabilmek... Varlığın anlamı da zaten bu değil mi?

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT