"Mekke Dönemi; Toplum İlişkilerinde Ölçü"

25.11.2014 01:24
"Mekke Dönemi; Toplum İlişkilerinde Ölçü"
Özgür-Der Bartın Temsilciliğinde bu hafta "Mekke dönemi; Müslümanlar ve Toplum ilişkilerinde ölçü" konulu seminer yapıldı.

Nihat MADEN tarafından sunulan seminerde Peygamberimizin risalet öncesi toplumsal ilişkileri, Mekke'nin toplumsal yapısı, Vahye karşı ilk tepkiler ve sebepleri, Davet metodu ve Hicreti hazırlayan faktörler üzerinde duruldu. 

Maden seminerde özet olarak şunlara değindi ;

Mekke Şehir Devleti

Mekke'de bir kişinin veya ailenin otoritesine dayanan bir yönetim yoktu.Yönetimi, daha çok  soylu olan Mekke yaşlıların içinde bulunduğu Dar’un Nedve denilen bir kurum belirlerdi.

Mekkelilerin çoğunluğu ticaret yaparak geçimlerini sağlarlardı. Ayrıca Putların Mekke'de bulunması Mekkelilere ayrıca bir üstünlük sağlamıştı. Putların bakımını Hac zamanlarında yapılacak olan işleri (yiyecek,içecek tedariki,temizlik,kurbanların taksimi vb.) kabileler arasında bölüşmüşlerdi.Kervan ticareti de önemli gelir kaynaklarındandı.Mekke kervanları diğer kervanların aksine saygıyla izlenir,bunlara kimse saldırmaya cüret edemezdi.Bu dönemde Mekke nüfusu  10bin civarındaydı.

İlk Vahiy

Hira'da ilk vahyin gelmesi onun için tam bir şaşkınlık ifadesiydi.O kendisine Peygamberlik verileceğini bilmiyordu.( Kasas/ 86,Şura/ 52)İlk vahyin gelişinden sonra uzun biir süre vahiy gelmemesi ,Rasulullah'ın endişeye kapılmasına neden olmuştu.

Rasullullah bir süre evine kapanmış,kimseyle görüşmez olmuştu.Mekke eşrafını katıldığı Daru’n Nedve toplantılarına dahi gitmemesi Mekke'de ilk vahiyle başlayan Risaletin meydana getireceği derin ayrılığın ilk işaretleri olmuştu.

Daha sonra gelen Müddessir suresinin 1-7. ayetleri ile vahiy süreci hızlanmış  ve Rasullullah aldığı görevin bilinciyle tebliğ görevine başlamış oldu.Ayetleri görüşüp konuştuğu Mekke eşrafına okudu.

Rasulullah , Alak suresini ilk ayetleriyle  peygamber olarak seçildiğini, Müddessir suresinin ilk ayetleriyle  ilahi görevi dahilinde neler yapması gerektiğini, Müzzemmil suresiyle de bunun nasıl üstesinden gelebileceğini öğrenmişti.

Tebliğin şekli

Devam eden vahiyler  Peygamberimize tebliği nasıl ne şekilde yapacağını öğretiyordu.(Tevbe/44, Nahl/125, Müzemmil/10, Hicr/85-88, Ahkaf/35,Kalem/44, Kehf/28, Araf/199, Zariyat/58, Kaf/45, En’am/52,)

Gelen her ayet RasUlullah'ı hem bilgilendirdi,hem de yetiştirip geliştirdi,eğitti,öğretti.Davetin nasıl olması ve olmaması konusunda onu bir sonraki aşamaya hazırladı.

Davetin ilk üç yılının genellikle bireysel davet dönemi olduğu söylenebilir.Ancak davet,güvenilir aynı zamanda daveti kabul etmesi muhtemel kişilere yapılıyordu.

Mekkeli müşrikler, her ne kadar daveti kabul etmemiş olmakla beraber,İslam gündemlerinden hiç düşmemişti.Özellikle ismen bilip tanıdıkları şahısların İslam dinine girdiklerinden haberdar olmaları,onların gündemlerine daha çok girmesine , aynı zamanda öfkelenmelerine ve endişe duymalarına neden oluyordu.

Rasulullah'ın Darul Erkam merkezli yürüttüğü davet faaliyetinin yüzü aşkın üyesi vardı.Ancak davetin hedefi sadece Mekke halkına ulaşmak değildi.

Kitlesel Davet

Akrabalarına açıktan davetten sonra sıra Mekkelileri açıktan davet etmeye gelmişti. Zaman risaletin üçüncü yılının sonlarıydı.İşte bu zamanda vahyolunan bazı ayetler davetin bireysel davetten kitlesel davete dönüşmesi talimatını veriyordu.( Şuara/214, Hicr/94, Maide/67)

Kur’an’ın Tebliğ Metodu:

Kur’an insanları nasıl ikna ederek onlara Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettirmeye çalışmıştır? Yine Yüce Allah, Kur’an’da koymuş olduğu prensipleri insanlara benimsetirken nasıl bir yol takip etmiştir? Bu hususta ortaya koyduğu deliller nelerdir? İşte bu gibi sorulara ayetler ışığında cevap verildiğinde Kur’an’ın irşad ve tebliğ metodu da ortaya çıkmış olmaktadır. Kur’an’ın irşad metodunun en özlü bir şekilde şu ayette ifade edildiğini görmekteyiz:

“(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)

Allah yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücadele etmeyi emreden bu ayet, İslam’da tebliğ metodunu ortaya koymaktadır.

Ayetin açık ifadesinden anlaşıldığına göre, Kur’an, hitap edilmek istenen insanları üç grup halinde değerlendirmekte ve bunların her birine ne şekilde hitap edilmesi gerektiği belirtilmektedir:

1. Allah yoluna hikmetle çağırmak.

2. Allah yoluna güzel öğütle çağırmak.

3. En güzel bir biçimde mücadele etmek.

1. Allah Yoluna Hikmetle Çağırmak:

Allah yoluna hikmetle davet edilecek olanlar, gerçeği öğrenmek isteyen, anlayışlı ve olgun insanlardır. Onlara karşı ancak kesin delillerle konuşmak doğru olur ki, o kesin delil de hikmettir.

2. Allah Yoluna Güzel Öğütle Çağırmak:

Allah yoluna güzel öğütle davet edilecek olanlar ise, sağlam karakterli, güzel huylu, iyi kalpli, zarif ve duyarlı bir vicdana sahip ve öğüt kabul eden insanlardır. Bu tür insanları Allah yoluna, güzel, tatlı, çekici ve doyurucu öğütlerle davet etmek gerekir. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba davetle, taassupla hareket etmenin bir yararı olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkanları yola getirir.

3. En Güzel Bir Biçimde Mücadele Etmek:

En güzel bir biçimde mücadele etmek, daha ziyade dinî eğitimden uzak, yabancı kültürün tesiri altında kalıp dine, dindara saygı duymayan; üstelik yıkıcı, bozucu faaliyetlerde bulunan inkârcı veya çok şüpheci inatçılara karşı yapılır. Mücadelenin günün şartlarını, sosyal yapının özelliklerini, muhatabın tutum ve dayanaklarını dikkate alarak sistemli, seviyeli, şuurlu bir şekilde yapılması gereklidir.

Münakaşalardan müspet bir netice elde etmek oldukça zor bir iştir. Karşılıklı olarak bir takım fikirlerin çatışması sonucunda, genellikle yorgunluktan ve dargınlıktan başka bir şey hasıl olmaz. Bunun için Kur’an, karşı tarafla mutlak olarak mücadele yapmayı pek tavsiye etmemiş, ancak ille de mücadele etmek gerekirse en güzel şekilde yapılmasını istemiştir. Muhatabı kötüleyerek, onun şahsiyetini rencide ederek değil, ona karşı nazik ve anlayışlı davranarak hareket etmeyi, iyi bir netice elde edilmesi bakımından önemli saymaktadır.

Bu ayetten başka Kur’an’da, tebliğ metodumuzun nasıl olması gerektiğini açıklayan başka ayetler de vardır. O ayetleri de göz önünde bulundurarak Kur’an’ın öngördüğü diğer tebliğ yöntemlerini şöyle açıklayabiliriz:

4. Şefkat ve Merhametle Davet Etmek:

Kur’an’da Hz. Peygamber’in merhametli olması sebebiyle, insanların O’nun etrafına toplanmış olduğu, aksi halde katı kalpli olmuş olsaydı etrafındakilerin dağılıp gitmiş olacakları belirtilmektedir. (Al-i İmran 3/159)

5.Yumuşak Söz Söylemek ve Muhatabı Güzellikle Savmak:

İslam davetçisi bu noktada da herkesten çok duyarlı olarak muhataplarına karşı kullanacağı dilin yumuşak olmasına itina göstermelidir.  Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu hususa şöyle işaret etmektedir. (İsra 17/53), (Taha 20/43-44)

6. Müjdeleyerek Davet Etmek:

Beşir sıfatıyla muttasıf olan peygamberler, Allah’a iman edip onun hüküm ve emirlerine itaat edenlere verilecek mükâfatları bildirir ve müminleri cennet nimetiyle müjdelerler.(Ahzab/45, Bakara/119,İsra/105) Peygamberlik görevini yerine getiren Allah’ın dinine davet eden tebliğcilerin de bu görevi yaparlarken insanları nefret ettirmeden en güzel hikmetle, yumuşaklık ve nezaketle davetlerini yapmaları gerekir.

7. Korkutarak, Sakındırarak ve Uyararak Davet Etmek:

Dinî bir kavram olarak “inzâr”; Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır.İnzar görevini yerine getirmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr-münzîr” denir.Rasulullah, böylece hayatının sonuna kadar, inzar görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir.Bir yandan müşrikleri hak yola davet ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır.(Ahkaf/21,Müddessir/12,Şuara/214)

İtirazlar

Mekkeli müşrikler Rasulullah'ın İslam davetini engellemek için çeşitli yollara başvuruyorlardı.Bunların bazıları Rasulullah'ın şahsına yönelik itirazlardı.Peygamberin mecnun olduğu , aklını kaybettiği gibi iddialar,bazen de Kur an’ın peygamberin uydurduğu,o nu Muhammed’e başkasının yazdırdığı gibi iddialardı.Kur'an-ı Kerim bu iddiaların hepsine  vahyolunan ayetlerle cevap veriyordu.(Kalem/2-7,Nahl/3,Yunus/38-39,Hud/11-13,Tur/33-34,İsra/88)

İtirazlarının Müslümanların sayılarının artmasını engellemediğini gören Mekkeli müşrikler bu seferde bir anlaşma zemini oluşturmaya kara verdiler.Karşılıklı bazı tavizlerde bulunarak bir anlaşma teklifinde bulunmaya ve böylelikle yürürlükteki sistemi ve onu meşrulaştıran inanç sistemini korumayı planladılar.Bu amaçla Kur an’ın kendi istek ve menfaatleri doğrultusunda değişikliğe uğratılmasını istediler.Buna cevap olarak da Peygamberin buna yetkisinin olmadığının ifade edildiği Yunus suresini 15-16 ve 17. Ayetleri  ardından,daha önce vahyolunan kitapların  da Kur an’dan farklı olmadığını ifade eden Fussilet Suresi40-43. Ayetleri vahyolundu ve Rasulullah'ın dilinden ifade edilen bir teklifle

“De ki:Eğer doğru sözlüler iseniz,Allah katından bu ikisinden(bana ve önceki peygamberlere vahyolunan kitaplardan)daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım.”Kassas/49 ayeti ile  sonuca bağlandı.

BASKI VE ŞİDDET

Rasulullah’ın şahsına yönelik sözlü ve fiili eylemlerde bulunmalarla başlayan bu süreç  Rasül ile beraber olanları da içerisine alıp her türlü maddi ve manevi baskı ile devam etti. Bunlar saymakla bitmez fakat birkaç örnek verecek olursak bunlardan bazıları şunlardır;

Peygamberin amcası Ebu Leheb Peygamberimizin kızları olan gelinlerini boşamaları için oğullarına baskı yapması ve boşanmasına sebep olması.

Müslümanların ilklerinden olan Sa’d Bin EbiVakkas'ın annesi tarafından,ekonomik ve psikolojik şiddete maruz kalması.(Annesi onu dininden döndürmek için son çare olarak ölüm orucuna başlamış,  Sa’d da Rasulullah'a başvurmuştu Bunun üzerine inen:“Biz insana ,ana babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik.Eğer onlar seni,hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa ,onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır.O zaman sizin yaptıklarınıı haber veririm.”Ankebüt:8 ayeti durumu açıklığa kavuşturmuştu.)

Mus’ab b. Umeyr ailesinden çekmediği eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan'ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar. 

Fakat Mus'ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek asla İslamiyetten dönmedi ve aksine "Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun peygamberidir." diye haykırdı.

İslâmiyet'i kabûl ettikten sonra Mekke'de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus'ab bin Umeyr, Resulullah'ın izniyle iki defa Habeşistan'a hicret etti.

Kölelere yapılan işkenceler  ise daha şiddetliydi. Bilal Habeşi, Yasir ailesi en bildiğimiz örnekler. Yasir ailesinden Ammar B. Yasir ve Sümeyye bu baskı ve işkenceler sonucunda şehid edilmişlerdir. Fakat şu bir gerçek ki tüm bu baskı ve işkenceler müminleri imanlarından vazgeçirmediği gibi onların imanların daha da artırdı.Bu durum bir çok insanın İslam'a meyletmelerine bile neden oldu.

Hicrete hazırlayan nedenler

Mekke dönemi on üç yıllık bir dönemdir.Bunun ilk üç yılı peygamberin bireysel davet dönemidir.Sonraki iki yıl daha çok alay etme ve hakaret dönemidir.Beşinci yıldan sonra işkence dönemi başlar.Bu işkenceler zayıf ve kölelere yapılan işkencelerdir.Yedinci yıldan sonra ise boykot dönemi başlar.Artık Haşim Oğullarına “Ya Muhammed’i bize teslim edersiniz,ya da biz gereğini yaparız şeklinde sözlü tehdit şeklindedir.FakatHaşimoğulları Peygamberi teslim etmezler,direnirler. Mekkeliler bunun üzerine Haşimoğullarına boykot kararı alırlar.Bu onuncu yıla kadar devam eder.

Boykotlu yıllar süresince Müslümanlar  ve Peygamberi korudukları için Haşimoğulları da sıkıntılara maruz kaldılar.Öyle ki boykotun ilerleyen zamanlarında yiyecek bulmakta zorluk çektiler.

Haşimoğullarının Müslüman olmayan kesiminin Peygamberi korumak için bu denli sıkıntı ve eziyetlere katlanmaları Araplarda  soy ve akrabalık bağının ne denli önemli olduğunun  önemli bir göstergesidir.Hatta Habeşistan hicretinden dönen Müslümanların Mekke’ye girebilmeleri için,Mekke eşrafının ,Müslümanlara karşı her türlü tedbir ve planların mimarı ve uygulayıcısı olmalarına  karşın ,onların himayesini üstlenmeleri de Mekke’deki kabilecilik ruhunun ne kadar ağır bastığının bir diğer önemli göstergesidir.Müminlere yönelik baskı ve işkencelerin gün geçtikçe artması,her yeni günün daha da büyük zorluklarla başlaması Başta Rasulullah olmak üzere yeni bir tedbir almaya  sevk etmişti.

BİRİNCİ VE İKİNCİ HABEŞİSTAN HİCRETİ

Habeşistan’a hicret etmelerinden  sonra yalan bir haber üzerine Mekke ‘ye dönen Müslümanlar ilk zamanlarda yakınlarının himayesinde  baskı ve zulüm görmeden bir süre rahat yaşadılar.Fakat bu uzun sürmedi ve Müslümanlara yönelik baskı ve zulümler tekrar başladı.Bunun üzerine Rasulullah tekrar hicrete izin verdi. Yüz civarında Müslüman tekrar Habeşistan’a hicret etti.

Hicretin gerçekleşmesi tamamen Peygamberimizin tedbir stratejisinin bir sonucudur.Bu gidiş İslam davetinin Mekke’de  başarısız olma ihtimaline karşı tekrar ayrı bir noktadan başlatılması düşünülerek uygulamaya konulmuş bir tercih ,daha sonra gerçekleşecek olan Hicretlerin bir deneme safhasıdır.

HİCRET VE BİZİM İÇİN ANLAMI

Hicretin istikameti zulümden adalete, küfürden imana, cimrilikten cömertliğe, korkaklıktan cesarete, esaretten özgürlüğe, düşmanlıktan kardeşliğe ve zulüm yurdundan selam yurduna olmalıdır. Hz. Muhammed'in sözü ile; "Hicret et! Zira onun gibi bir amel yoktur." Biz de açıkça ve onurlu bir şekilde Hz. İbrahim'in sünneti üzerinde yürümeli ve "Gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim. Hiç kuşkusuz o galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Ankebut, 26) ahdinin arkasında durabilmeliyiz. Hz. İbrahim'in babasına ve içinde yaşadığı topluma hitaben "Sizden de Allah'tan başka yalvardıklarınızdan da itizal ediyorum/kopup ayrılıyorum. Yalnız Rabbime yalvarıyorum." (Meryem, 48) ikazı hicretin nebevi mücadeledeki yerine güçlü bir vurgudur.

Hicret, hem Kur'an'daki muhtevası ile hem de Hz. Muhammed'in mücadelesindeki yeri ile İslam'ın temel kavram ve hükümlerini toplumsal veya tarihsel şartlara hapsedenlere verilmiş güzel bir cevaptır. Hicret; namaz, infak, sabır, cihad, oruç vb. tüm ameller gibi bütün müminlere Allah'ın bir emridir. Hicret diğer ameller gibi insanı günahlardan uzaklaştırıp takvaya eriştiren bir ibadettir.

Peki, bugün için özellikle yaşadığımız coğrafyada biz müminler için hicretin önemi ve mesajı nedir? Kur'an'ın inzal oluşundan ama özellikle Hz. Muhammed (s) Mekke'den Yesrib/Medine'ye hicret ettiğinden bugüne müminler olarak hepimiz her an hicret imtihanı önünde bulunuyoruz. Herkes kendi nefsi ile ve Allah'ın huzurunda olduğunu unutmaksızın fıskın, küfrün, şirkin ve zulmün temsilcisi olan liberal/kapitalist, modern ulusal söylem, sembol ve hayat tarzlarından kalben, lisanen ve bedenen ayrıldığımızı başta kendimiz olmak üzere dost-düşman herkese açıkça ilan edebiliyor muyuz? İlahi değerler yerine ikame edilmek istenen vatan, bayrak, tüketim kültürü, seküler hayat tarzları gibi ulusal/milli değerlerin imani/Kur'ani değerlerin önüne geçip geçmediğini ölçmek açısından hicreti hayatımızın neresinde görüyoruz?

Kafirleri dost tutmamayı, zalimlere meyletmemeyi, tağuta boyun eğmemeyi, cihad etmeyi ve faiz bataklığından uzak durmamız gerektiği gibi konuları bize hatırlatan ayetleri dikkate almayan, hicretin de sadece tarihte yaşanmış fakat bugünün dünyasına ilişkin söyleyecek bir sözü, topluma  ve siyasete yön verecek bir gücü olmadığını sananlar büyük bir aldanış içerisindedirler. Allah'ın vaadinin gerçekleşeceğinden ümit kesmeden küfürle iman arasında çizgiyi netleştirip,İslami hayat tarzı dışında bizlere dayatılmak istenen hayat tarzlarını reddedip,hicret ayetlerini maddi ve manevi açıdan yaşamlaştırmamız gerekmektedir. Zorlu fakat zaruri bir süreç olan hicret ayetlerini bağlamı içerisinde anlamadan bize dayatılan hayat tarzlarından uzaklaşmak,hayatın iman ve cihad ile bir bütün olduğunu kavrayıp yaşamsallaştırmak tam olarak mümkün olmayacaktır.

Mümin her an hicrete hazır olmaldır. Küfre ve baskıya karşı maddi hicret, tağuti ve dünyevi düşüncelere karşı manevi hicret yoksa eğer kaybedenlerden olma yolunda ilerliyoruz demektir. Bu tarz baskılara karşı hicretsiz bir iman boş bir iddiadır. Hicret olmaksızın cihad hayatımızın hiçbir safhasında yer tutamayacak ve bir ütopya olarak kalacaktır. Hicret edemeyen tevekkül nedir bilemeyendir. Alemlerin Rabbi Allah'ın kudretinden ve nusretinden şüphe edenlerin hicretin bereketinden bir nasip edinebilmeleri hiç mümkün olmayacaktır. Resullerin, salihlerin, şahitlerin yolundan yürüyenler Allah'ın rızasını kazanmak ve kurtuluşa ermek için son nefeslerine kadar hicret ederler; kalben, lisanen ve bedenen.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim