1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Mehmet Akif'in Fikir Esprisi: Karışıklıklar İçinde Beliren Ufuk
Asım Öz

Asım Öz

Yazarın Tüm Yazıları >

Mehmet Akif'in Fikir Esprisi: Karışıklıklar İçinde Beliren Ufuk

A+A-

"Emr-i bilma'ruf imiş ihvan-ı İslam'ın işi;

Nehyedermiş, bir fenalık görse, kardeş kardeşi."

Mehmet Akif Ersoy1

Mehmet Akif hakkında 'doğru' veya 'yanlış' diyebileceğimiz, başka bir deyişle doğrulanması veya yanlışlanması mümkün olan pek çok yargı var. Meselâ, Mehmet Akif hakkında "Onun modernist olduğu" veya "Onun ırkını yücelttiği" cümlelerini duyan biri, ya 'doğru' ya da 'yanlış' hükmünü vermek zorunda kalacaktır. Bu takdirde, Akif hakkında 'doğru' veya 'yanlış' hükmünü verdiren her ifadenin yargı bildirdiğinden emin olabiliriz. Çünkü yargı bildiren ifadelerle olgu arasında tam bir nispet bulunur ve bu nispet sayesinde de yargı ortaya çıkar. Akif'in düşünceleri ve sahip olduğu din algısı hakkında olumsuz yargı bildiren ifadeleri tasnif etmek yerine yargı bildiren yazılar üzerinden ilgili kişilerin ifadelerini tespit etmek ve bu yargıların Mehmet Akif'e nispetinin yanlışlığını tek tek kişiler özelinde ortaya koymak daha kesin bir yöntem  gibi görünüyor bana.

Özgün İrade dergisinin 61.sayısında yayımlanan söyleşide Rasim Özdenören farklı konulara değiniyor ve kimi konulardaki düşüncelerini açıklıyordu. Onun Mehmet Akif hakkındaki yaklaşımlarını okur okumaz daha önceden söylediği sözleri ve yazdığı bir yazıyı anımsadım. Bundan dolayı da şaşırmadım. Çünkü havasını soluyamadığım bu yaklaşımları Rasim Özdenören yazılı olarak Hece Dergisi'nin Mehmet Akif Özel Sayısında "Müslüman Bir Düşünür Olarak Akif"in Çelişkileri başlığı altında ifade etmişti.2 Unutulmuş ama aynı zamanda alıntı ekonomisinden habersizliğin de göstergesi olarak okunabilecek yürek burkan bir yazıdır bu.3 O yazının ardından Umran dergisinde kısmen bu yazıya da değinen bir eleştiri yazısı kaleme almıştım.4 Ancak etraflıca tetkik etmeye yarayacak biçimde ayrıntılı olarak inceleyemedim Özdenören'in bu yazısını. Çok cesur ve gayet cüretkâr bir teşebbüstü Özdenören'in sözkonusu yazıdaki fikirleri. Keşke mezkur yazı gereğince irdelenip eleştirilebilseydi zamanında. Keşke ortada bu yanlış fikirlere adaleti tesis etme sorumluluğu ile karşı çıkabilecek cesarette yazarlarımız olabilseydi. Kısacası, yazımın amacı, beni şaşırtmayan bu söyleşide Mehmet Akif hakkında dile getirilen yargılar hakkında sıcağı sıcağına bir şeyler yazmakla sınırlı değil.

Din Namına Bin Maskaralık ve Öze Dönüş

Mehmed Âkif'in İlahî Kelam'a bakışıyla muhafazakarların yaklaşımları temelli bir farklılık taşır. Kültürün, folklorun, törelerin, büyük/küçük geleneğin, dış tesirlerin bulandırdığı İslam telakkilerinin bir ciddî tecdide, ıslaha, yenilenmeye olan ihtiyacı konusunda ısrarlıdır Akif. Müslümanlar Müslümanlığı yeterince bilmemekte ve İslam'ı doğru bir şekilde yaşa(ya)mamaktadırlar. Akif sahip olduğu İslami düşüncenin ve bilincin içinde yaşadığı toplumda olmadığını görünce, bu düşünce ve bilincin topluma yerleşmesi için çalışır. Bunun için her türlü imkanı elinden geldiğince değerlendirir. Safahat baştan sona tetkik edildiğinde Akif'in örneklerini özenle ve öncelikle Kur'an'dan verdiği ve ona dönüşü ısrarla ve ödünsüz biçimde vurguladığı görülür. Akif bu tespite dayanarak Müslümanların çoğunun din diye öğrendikleri, tekrar ettikleri düşünce, söylem ve yaşam biçimlerinin Kur'an'dan kaynaklanmadığı, ataların oluşturduğu yanlışlıkların süreklileştirilmesinden oluşturulduğunu anlatır. Ona göre içinde bulunulan toplum, Kur'an'ı ölülere okunan bir kitaba indirgemiştir. Oysa Kur'an insanları uyarmak ve hayatlarını ona göre düzenlemek için vahyedilmiştir. Ama insanlar artık bu ilahi mesajdan epeyce uzaklaşmışlar ve onun hayat veren düsturları yerine, kendi kafalarına göre bambaşka bir din oluşturmuşlardır. Bu ıslahatçı yaklaşıma göre toplum atalarından devraldığı her şeyi İslam'ın bir unsuru olarak anlamıştır. İnsanların hayatını bu tarz temelsiz bilgiler, daha çok tasavvufi menkıbeler oluşturmuştur. Akif'in bu kültürel kalıtlara ve bunun gelenekselleşmiş hali tasavvufa ilişkin söyledikleri Rasim Özdenören'in sahip olduğu anlayışın ta kendisidir aslında. Özdenören Mehmet Akif'e niçin bu kadar çok yükleniyor, diye düşündüğümde, ilk aklıma gelen sebep, kendisinin tasavvuf ehli bir mürit oluşuydu.5 Çünkü kolay değişmez insan bilincinin kodları. Dolayısıyla Mehmet Akif meselesinde Özdenören'in bakış açısında ortaya çıkan açının kavramların hakikatini değil, kullanım değerini önemli bulduğunu düşünüyorum. Yani bakışı, nokta-i nazar belirliyor. Bu yüzden Akif'in derdini, düşüncesini bir çırpıda üstelik hakkaniyete hiç de uymayan bir biçimde harcamanın temellerini tartışmak zorundayız.

Çağdaş Öncülerle Anlayış Akrabalığı

Kur'anın anlaşılması ve yaşanması noktasında Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Musa Carullah, Reşit Rıza, Muhammed İkbal gibi tecdid ve ihya hareketinin mensubu düşünürlerle paralel düşünür Mehmet Akif.  Bu düşünceye göre, geleneklerinin içinde özü bulanıklaşan İslam anlayışı artık hayat veren soluğunu yitirmiştir. Hayat ve Batı karşısında yenik düşmüştür. Bu yüzden Müslüman dünya temel kaynaklarına, Kur'an ve sünnete yeniden dönmeli ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın yollarını aramalıdır. Bu yol, Kur'an ve onun örnek olarak gönderdiği Rasul'ün mesajına uymakla mümkün olacaktır. Artık atalar dini olarak gelenekleşen eski anlayışlar çağın getirdiği problemlere çözüm üretecek dirilişi sağlayamamaktadır. Bunun için sağlıklı bir bünyeye/fikri olgunluğa kavuşabilmemiz için, dini anlayışımızı ve çağımızın emperyalist güçlerini gözden geçirmek gerekmektedir. Eğer dini kendisinde şüphe bulunmayan kaynağından öğrenmez ve içinde bulunduğumuz dünyayı iyi tanımazsak, İslam Dünyası'nın içinde bulunduğu parçalanmışlıktan kurtulması mümkün değildir. Onun bu ısrarını anlayamayanlar sıklıkla onu ya suçlama yolunu ya da bu irtibat noktasını görmezden gelerek üstünü örtmeyi  tercih etmişlerdir. Rasim Özdenören birinci yaklaşım biçimine iyi bir örnek teşkil ederken Sezai Karakoç ikinci yaklaşım biçimine iyi bir örnektir.

M. Akif İslam dünyasında tecdid ve ıslah hareketini başlatan Afgani ve Abduh'un yaklaşımlarını Sırat-ı Müstakim dergisinde açıkça desteklemiştir ve bu düşünürlerden pek çok çeviri yapmıştır. Bir şiirinde dile getirdiği:

"Mısır'ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh / Konuşurken neye dairse Cemaleddin'le; / Der ki tilmizine Afganlı / -Muhammed, dinle! / İnkılab istiyorum başka değil, hem çabucak /Çıkarıp gönderelim, hasılı şeyhin yer yer, / Oradan alem-i İslam'a Cemaleddinler / Anlıyorsun ya zarar yok daha iyi anlaşalım / İnkılab istiyorum, ben de fakat Abduh gibi..." dizeleri ise Sezai Karakoç'un Mehmed Akif kitabında ifade ettiği yaklaşımların temelsizliğini de ortaya koyan bir beyandır.

Kaygı Denen Duyguyu Vicdanda Duymak

Müslüman düşünür ve ıslahatçılar ümmetin dağınıklığı gerçeğini kabul ederken Batıcılardan ve muhafazakarlardan farklı bir sonuca varmışlardır. Onlara göre İslam değil, Müslümanlar değişmek zorundadır. Zaman içerisinde İslam'ın temel perspektifini kaybetmiş Müslümanların kendilerini değiştirmek zorunda oldukları yönündeki teklifleri kabul etmeleri nedeni ile adını andığımız isimleri Batıcılarla ve pozitivistlerle bir tutmak adaleti hiçe saymaktan, insafsızlıktan başka nedir? Batı medeniyetini tek dişi kalmış canavar olarak niteleyen, onun kendi içindeki çelişkisini, açmazını ortaya koyan bir şairi Batıcılarla nasıl bir tutulabilir?

Mehmet Akif de çoğu Müslüman öncü gibi eğitimini batılı öğrenim kurumlarında gerçekleştirdi. Bu eğitim sürecinde bir Müslüman olarak güçlü imanı onun kültürel ve entelektüel eğilimlerine egemen oldu. Onun bu kurumlarda eğitim görmesinden hareketle onun pozitivistliğine hükmetmenin ya da "kültürel şizofren" olarak nitelenen şeyden etkilenmiş olabilirliğine hükmetmek çok indirgemeci ve gerçeğin üstünü örtücü bir söylem olarak dolaştırılması gerçekten ibretlik ve kaygı denen duyguyu vicdanında duymamışlığın göstergesidir. Öte yandan Oryantalist bakış açısının İslamcılık tanımlamalarının dönüp dolaşıp İslamcılığın, modernleşmenin bir ürünü olduğu yaklaşımını hatırlatan bir yanı da var bu değerlendirmelerin. Bu nokta merkezinde yoğunlaşan düşünceler, İslam tarafgirliği anlamında ya da İslam savunması eşliğindeki yorumlardır. İslamcılık, bu anlamıyla tıpkı Namık Kemal' in ya da Afgani'nin oryantalist Renan'a karşı yaptıkları müdafaa gibi bir işlevsellikle ele alınmaktadır. Böyle olunca da İslamcılık kavramı, İslam yandaşlığı anlamında, ona dışarıdan bakan gözlere, uzanan dillere ya da dokunan ellere karşı İslam'ı koruyan, onu savunan bir misyon içeriğini de kazanmaktadır. İslamcılık kavramı hakkındaki bu kavramsal analiz ya da tarihsel çerçeve, İslamcılığı peygamberin ortaya koyduğu sahihlikte bir dinden ve onun içeriğinin bir çok bölümünden mahrum bırakmakta, adeta tarihsel kökeninden kopuk bir yaftaya mahkum etmektedir. Köksüz, siyasal bir araç, gelenekten kopuk, manevi boyuttan mahrum, seküler, pozitivist,evrimci gibi yakıştırmalar peş peşe sıralanmakta. Kısaca gelenekte yanlışlıklar var diyen ve "sahici bir kültürel seyahat" düşüncesine sahip herkesi mahkum edecek bir çerçeve Şöyle diyor Rasim Özdenören: "Akif de Abduh kadar pozitivisttir. Akif baytarlık yani veteriner tahsili yapmıştır. Pozitivist düşüncelerinde bu tahsilinin payını görmemiz mümkündür. Gördüğü tahsil itibariyle pozitivist düşünmeye mütemayildir, tamamen gerçekçidir diyebiliriz.

Şiirlerinde ve yazılarında sosyal eleştirilere yer veriyor. O sosyal eleştiriler tümüyle gerçekçidir. Fakat burada dikkat çekici olan nokta bunu Müslümanları aşağılayarak yapmasıdır. Müslümanların faziletsizliği, ahlaken bozukluğu, mükemmel adam yokluğu, ediplerin halka istinat etmeyişi, edemeyişi, ümitsizlik, ahlaksız edebiyat, fuhuş edebiyatı, çocuk terbiyesindeki usul yanlışlıkları, fena yetişmiş gençlik gibi sorunların çözümünü Batılılara benzemekte görüyor. Dile getirdiği, gerçekleşmesini istediği öneriler temelsiz, nahif tespitlerden ibarettir."6 Baytar olmanın fen bilimleri okumanın doğal sonucu dini, manevi, tasavvufi, batıni meseleleri kavrayamamak Özdenören'in algısına göre. İstediğin kadar Kur'andan bahset dur. Sen yine kuru akıl ile, rasyonalite ile batıya uyumlu ram olmuş bir İslam/din anlayışının misyonunu yüklenebilirsin ancak. Oysa İslam'ın ideolojik gücünü kendi toprağında geri getirmenin Müslüman bilinci ve mantaliteyi esaslı bir şekilde eski sıhhatine kavuşturmadan geçtiğinin bilincinde olarak asrın idrakinden önce Kur'an'dan ilham almayı salık verir Akif. Bunun için Safahat'tan rastgele bir bölümü açıp okumak yeterlidir.

İçinde yaşadığı çevre ve bulunduğu dönem Osmanlı devletinin yıkılmaya doğru yüz tuttuğu bir dönemdir. Bu yönüyle hamaset ve duygu sömürücülerinin tam aksine; düşünen, akleden, olaylara gerçekçi bir gözle bakmaya çalışan ama her insanın bir özelliği olarak bazen yanılan bazen doğru teşhisler koyabilen günahıyla sevabıyla bir insandır. Akif'in İslam dinine, Kur'an'a ve kendilerini geleneksel anlamda Müslüman sayanlara bakışına yön veren gerçek, onun Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi çağdaş Müslüman, düşünür ve eylem adamlarının yolundan gitmesidir. Onun eleştirilemeyecek ve sevap hanesinde mühim bir yer tutan Kur'an temelli yaklaşımları tasavvuftan yana tercihi ve bağlılığı olanları epeyce rahatsız etmiştir. Akif İslam dünyasında halkın bid'at ve hurafeleriyle, tasavvuf anlayışının getirdiği yanlış din anlayışıyla kısacası "aptal idraki" ile mücadele eder. Şöyle seslenir hayata davet eden dizelerinde:

"Hele ilmiye bayağıdan da aşağı bir turşu / Bab-ı Fetva denilen daire ümmi koğuşu / Ana karnından icazetlidir, ecdada çeker / Yürüsün bir de sarık, al sana kadi asker!"

"Zamanıdır oturup şimdi herze dinlemenin / O yave-guhlan hâlâ adam deyin beğenin / Sarıklı milletidir milletin başına bela / Sonunda birde tevekkül sokuşturdun araya / Zavallı dini çevirdin maskaraya"

"Koca millet edebiyatı ya oğlan, ya karı/Nefs-i emmâre hizâsında henüz duyguları!/Sonra tenkide giriş: hepsi tasavvufla dolu/Var mı sôfiyyede bilmem ki ibâhiyye kolu" Mehmed Âkif bu dizeleri ile Türkçe edebiyat dünyasında bizzat ismini anarak, Tasavvuf'u ve onun tahribatını dile getiren ilk ve tek kişidir.7

Akif ıslah ve ihya düşüncesini taşır ve İslami bizzat kaynağından öğrenmek gerektiğine inanır. Önce Kur'an'ı öğrenmeliyiz der. Akif'in Kur'an'a çağıran bu sesinin karşısına ilk zamanlar tarikatlar ve tekkeler hemen son zamanlarda ise bu yapıların entelektüelleri karşı çıkarlar. Onu ilk zamanlar reformculukla suçlayanlar şimdilerde tuhaftır ki batılı kavramlarla, batıya ram olmakla modernistlikle ve pozitivistlikle onu suçluyorlar. Oysa o okuduğunu, öğrendiğini hayatında görmeyi amaçlamış, Müslümanları İslam'ın evrensel mücadele alanına çekmeye çalışmıştı. Düşüncesini, ahlakını vahyi esaslar üzerine kurmaya çalışan Akif, kavradığı kadar, öğrendiği kadar yaşamında sürdürdüğü çabalarıyla sahih geleneğin takipçisi olma yolunda idi. Mehmet Akif'in modernlik yönünü öne çıkaran pek çok oryantalist ya da gelenekçi yaklaşım, bu şairin görüşlerinden modernliği ele verecek her türlü ifadeyi adeta süzgeçten damıtarak ortaya çıkarırken, şairin geleneksel referans kaynaklarını ve İslam tarihinin hangi dönemlerindeki hangi akımlara veya düşünce ekollerine bağlı olarak ortaya çıktıklarını görmezden geliyor. Çünkü "Göz yumulmakla kör olmaz; külün altında ateş,/Ne kadar kalsa bunalmaz; hele bir aç, hele eş!" demiş şairimiz haklı olarak. Bu görmezden gelme durumu en erken, bu düşünürleri sadece yüzyıllık bir geçmişle irtibatlandırma ve sadece Afgani ve Abduh ile ilişkilendirerek öze dönüş düşüncesini ya da kaynaklara dönüş söylemini köksüz ve gelenekten yoksunmuş gibi gösterme kurnazlığı ile devam ediyor. Oysa Kur'an-ı Kerim'in, "Biz atalarımızdan böyle gördük" diyen gelenekçi muhafazakarları, "Ya atalarınız yanıldı ise yahut doğru yolda değilseler" şeklinde ikazlarla kendilerine getirmeye çalıştığı anımsandığında Mehmet Akif'in yaklaşımların ne kadar köklü olduğu daha iyi anlaşılır.  

Bugün üzerinde durulması gereken esas konu; Akif'in fikri gelişmesini etkileyen ve onu farklı kılan İslam, Kur'an gibi konularda dikkatimizi çeken ve geleneksel anlayışlardan kurtulmaya çalışan bu tavrı olmalıdır. Akif, Batı'ya ve onun getirdiği sömürgeciliğin eleştirisi yanında içe dönük olarak da işletir. Müslümanların bid'at ve hurafelerini Kur'an'a bakışın yanlışlıklarını, atalar dininin görünümlerini, tembelliğini, uyuşukluğunu, dinin yanlış anlaşılmasını tenkit eder. Akif: "Doğrudan Kur'an'dan almalıyız ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı" derken tasavvufçu muhafazakar çevreler ona karşı çıkarlar. Özdenören de Mehmet Akif'in Ersoy'un hangi saiklerle dizelerini serdettiğini empati ile anlama çabasına girişmeden onun düşüncelerini "Türkiye'de Müslümanların gelişmesinin önünü tıkayan görüşler" başlığı altında belli bir zihniyet kalıbına sokup onu mahkum etmenin en zorlama ve belki de en kolaycı yoluna sapıyor.8 Diğer yandan bizde erbâb-ı tefekkürün kapanmayan mesafesi olarak görebileceğimiz Kur'an'la arasının pek açık olma durumunun ibretlik vesikası olarak önümüzde durmaktadır Özdenören'in yazısı: "Safahat neredeyse baştan sona Batıya karşı perestişkâr bir tavır, kendi ülkesine ve Müslümanlara karşı da müstekreh tablolar çizer. Gözler önüne sermeye çalıştığı sefalet tablolarını çizerken realist bir adamdır Akif. Fakat sunduğu kurtuluş reçetesi Batının ilmini almakla sınırlıdır.

Batı'ya bir ram olmuşluk görüyoruz Akif'te. Fakat 'Batının sadece ilmini alalım, ahlâkını kendisine bırakalım' diyor. Bunu söylerken farkında değildir ki, Batının ilmi, batının ahlakından, batının teolojisinden ayrılamaz. O ilim, o teoloji ile o etik ortamda neşvünema bulmuştur. Dolayısıyla burada da Tanzimat'ın getirdiği o bölmeli kafanın devreye girdiğini görüyoruz. Biz, diyor, Batının ilmini alalım, ahlâkını kendisine bırakalım... Ama bugünden geriye baktığımızda apaçık görüyoruz ki, bu fikirler tutarlı fikirler değildir. Batının ilmini almak onun arkasındaki ahlâkî zemine de ayak basmak anlamına gelecektir bir süre sonra"9 Alem-i İslam'daki çöküşü Müslümanların oturduğu bütün yerlere giderek tetkik eden Akif hepsinin halini, mazisini incelemiş ve yorulmuştur. Bu yorgunluk içinde "gayret-i diniyyem" dediği akleden kalbinin sesiyle çıkışlar arayan ve son kertede aslımıza dönerek bir diriliş içinde olmalıyız diyen Akif'i bu suçlamalarla anmak anlaşılabilir değildir.

Âkif'in umûmî kanaati olarak okuyabileceğimiz "… sırr-ı terakkinizi siz,/Başka yerlerde taharriye heveslenmeyiniz./Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;" mısralarından ziyade "Alınız ilmini Garb'ın, alınız san'atını./Veriniz hem de mesainize son sür'atini" dizelerini esas alanlara da şu alıntıdan daha güzel bir yanıt olamaz kanaatindeyim: "Esasında ilmin garbı şarkı olmaz. İlim ilimdir.  Hikmet müminin yitiğidir onu nerede bulursa alır fehvasınca davranan Âkif, bu dil sürçmesi ile, aslında söylemek istediği, yukarıdaki kelamı kibarın gereğidir. Bu sebeple O'nu batıcı gören, görmek isteyenler, yalnızca şu birkaç mısra sebebiyle insafsızlık yapmaktadırlar. Neticede bir vaaz ağzıyla ve şiir marifetiyle zikredilen bu ifade, O'nu garp taraftarı olarak karalamaya kâfî sebep midir?"10

Safahat'ın Seyir Defterinde Kur'an

Mehmet Akif,"Koleraya Dair" yazdığı bir yazıda resmettiği gibi bu salgın hastalığın şehre bulaşmaması için Yıldız Sarayı'nda Padişah Buhari ve Kur'an okutur. İstanbul'un çevresine hafızlar yerleştirilir. Ay tutulunca şeytan kovmak için dümbelek çalınır. Toplum nazar boncuklarından okunmuş sular satan dükkanlardan, yatırlardan medet ummaktadır. Akif Kur'an-ı Kerim'in hastalara, ölülere okunmak için gelmediğini hiç kimseden çekinmeden korkmadan haykırır. Müslümanlar İslam'ın dinamik esaslarından uzaklaştıkları için gereken tarih bilgisinden de yoksun kaldılar ona göre. Çıkarımını, Müslümanların büyük bir medeniyet kurmalarını mümkün kılan İslam'ın özüne dönülmesi gerektiği gerçeğine dayandırarak teyit etti Metodolojik düşünmekten yoksun olan çoğu Müslüman entelektüelin sıkça dış düşmanları eleştirdikleri ve dağılmanın iç etkenlerini ihmal ettikleri anımsandığında onun karışıklıklar içinde işaret ettiği düşünsel ufuk daha da belirginleşmiş olur.

"Lafzı muhkem yalınız anlaşılan Kur'an'ın / Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın / Ya açar nazmı cehlin bakarız yaprağına / Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına / inmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin/ Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için" dizelerinde görüleceği gibi Kur'an'ı ölü kitabı yapan, anlaşılamayacağını savunan din anlayışını Akif reddeder. Mehmet Akif'in Osmanlı toplumunda giriştiği iyileştirme amaçlı çabanın bir uzantısı olarak görebileceğimiz bu dizeler, Osmanlı toplumundaki İslam algısına da bir eleştiridir aynı zamanda. Mehmet Akif, hayat kitabı olarak inandığı Kur'an'ın, hayat emaresi olmayan mekanlar olarak mezarlıklarda okunarak işlevini yitirdiğini, en azından vahyediliş amacına uygun olmayan bir araçsallıkla kullanıldığını dile getirmektedir.

Bu ifadelerin İslami gerçeğinin ta kendisi olduğunu, bu yüzden de bütün temelleriyle Mehmet Akif'in kendi dönem/ler/i içinde öze dönüş ruhunu yansıttıklarını kim inkâr edebilir?

Kabuktaki taklitçi, hayattan kopuk bir anlayış değil, özdeki ilkeler Mehmet Akif'in şiirlerinde, yazılarında ve elbette çevirilerinde tecessüm etti. Bu bakımdan Mehmet Akif'in bu konudaki yaklaşımlarına burun kıvırmanın, dudak bükmenin yorum zaafından, yani ne diyeceğini bilememekten kaynaklandığını düşünüyorum. Oysa yazmak, tartışmak ve tabi olmak gerek Akif'in bu düşüncelerinde beliren ufka. Bu doğrultudaki çağdaş İslami teşebbüsleri desteklemek, teşvik etmek gerek. Çünkü boyu/tu/muzun ölçüsünü almak gerek. Kendi boyu/tu/muzun...

Dünya evinde görmediği belâ kalmamış olan Akif'in kalbi harabında duyduğu derdi anlamak ona ındi anlayışlarımızdan dolayı gücenmekten daha kayda değer bir amel olacaktır. Hiçbir zaman hayatını yalnızca yazı yazmaya ve istediği gibi yazmaya hasredememiş oluşuna karşın Kur'an'a dönüş düşüncesinin gür sesi olma noktasında öncü bir ses olarak muvaffak olmuştur.

Özelde Mehmet Akif'in düşüncesi, genelde de modern zamanlarda Müslümanların çabaları hakkında adaleti ve hakkaniyeti temel kaygı edinen, daha insaflı, derinlikli ve sürekli bir düşünüm için, bir katkı oluşturmasını diliyorum bu yazının. Tabii önce Akif hakkındaki yargılarımızı itidale kavuşturmak gerekir.

Velhasılı kelam sözü Mehmet Akif'le bağlayalım:

"Oku, şayed sana bir hisli yürek lazımsa;
 Oku zira onu yazdım, iki söz yazdımsa."
"Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol;
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol…"

 

Dipnotlar:

1- Mehmed Âkif Ersoy (1974) Safahat,İnkılâp ve Aka Yayınevi, İstanbul, ss.221

2- Rasim Özdenören (2008), Müslüman Bir Düşünür Olarak Mehmet Âkif'in Çelişkileri, Hece s.133 ss.70-78. Bu yazıda ifade ettiği yaklaşımlardan biri de Akif'in Abdulhamit ile ilgili değerlendirmeleridir. Bu değerlendirmeleri bu yazıda değinmeyeceğimi başından belirtmeliyim. Yalnız şunu ifade etmeliyim: Özdenören'in ifade ettiği: "Akif 'İslâm birliği' söylemini sık dile getirmesine rağmen o dönemde bunu bir devlet politikası hâline getirmiş olan Abdülhamit'e karşıdır" hükmünün tartışılması gerekir. Abdülhamid dış politikada İslamcı ama iç politikada muhafazakar modenleşmecidir. İslamcı olmak tek adam olmayı, muhalifleri hapsetmeyi, sürgün etmeyi meşru ve haklı kılar mı? Akif'in suçu devlete/saltanata baş kaldırmak da olmasın sakın? İstibdat nitelemesini yapabilmek için ille de Marx'ı okumak mı gerekti? Bu sorular çoğaltılabilir. Şunu da ifade etmeliyiz. Akif'in yazı hayatı Meşrutiyet'in ilanı ile başlar. Sırat-ı Müstakim dergisi Meşrutiyet'ten hemen sonra yayın hayatına başlar. O yüzden İstibdad şiirini yazmış olması onun düşünceleri bağlamında yadırganamaz. Bu noktada Abdulhamid döneminin anlaşılmasına önemli katkılar sunan Ümit Aktaş'ın Osmanlı Çağı ve Sonrası (2006) kitabına bakılabilir.  Anka Yayınları, İstanbul

3- Akif'in zihniyetini pozitivistlikle suçlayan Özdenören bu yazısında Safahat'tan alıntılar yapar: "Bu cehalet yürümez asra bakın, asra uyun" / "Bakarak hangi zeminde yürümüş Avrupalı, / Aynı izden sağa yahut sola hiç sapma/nalı" / "içtimai, edebi, hasılı her meselede / Garbı taklit edemezsek ne desek beyhude" Burada taklit kelimesini açıkça kullanmış. Din konusunda ise şöyle diyor: "Bir de din kaydını kaldırmalı zira o bela Bütün esbabı terakkimize engel hâlâ" Rasim Özdenören'in Safahat'ın ikinci kitabından yaptığı bu  alıntıların ne kadar  adaletsiz olduğunu anlamak için alıntılanan dizelerin önünü ve arkasını iyi okumak lazım. Mütefekkir geçinenlere dönük yapılan eleştirileri görmezden gelerek, onlardan aktarılan ifadeleri şaire mâl etmek iftiradır Sorunların çözümünü "Batılılara benzemekte görüyor" denilerek küçültülmek isteniyor onun çabası. Oysa azmi, tevekkülü, sabrı, sa'yı vb. Kur'ani kavramlar ve pratiklerle toplumu dönüştürmeyi öneren kişi Akif değil miydi yoksa? Demek Akif ile Fikret veya A. Cevdet arasında sadece görünüşte bir fark varmış

4- Asım Öz (2008) "Hece Dergisinin Özel Sayıları ve Mehmet Akif Özel Sayısı Üzerine Kenar Notları" Umran sayı:162, ss. 63-67.

5- Hece'de yayımlanan yazıda bunu görmek mümkündür "Akif'in tasavvufa bakışında da benzer durumlar söz konusudur. Akif'in telâkki tarzından tasavvufu da sağlıklı biçimde kavramasını bekleyemeyiz. Tasavvuf zaten hali hazırda içinde yaşadığımız dönemde de çoğunca yanlış değerlendiriliyor. Halbuki tasavvuf, -konu biraz dağılacak ama bunları da söylemek mecburiyetini hissediyorum- Amentü'nün Müslüman'ın hayatına geçirilmesinden başka bir şey değildir." Kim bunu söylüyor delili nedir, bu son cümlelerin. Biz susalım Akif konuşsun: "Lisân-ı pâk-i Nebi'den yalanlar uyduruyor: /Sıkılmadan  "sevap işledim" deyip duruyor!" "Sürdüler Türk'e "tasavvuf" diye olgun şırayı / Muttasıl şimdi "hakikat" kusuyor Sıtkı Dayı! / Bu cihan boş, yalnız bir rakı hak, bir de şarap;" Tasavvuf'u amentü şerhi gören Özdenören'in Akif'e olumlu bakması mümkün mü?

6- Rasim Özdenören(2008), Müslüman Bir Düşünür Olarak Mehmet Âkif'in Çelişkileri, Hece s.133 ss.70-78.

Okulun ya da öğretmenlerin öğrenciler yada kişilik üzerinde etkisi elbette vardır. Lâkin bu mutlak bir belirleyicilik olamaz. Akif Baytar Mektebinde okumasına rağmen (Bunun sebepleri de mühimdir, içimizi yakar) burada özellikle edebiyat derslerinde başarılı olduğunu, şiirle iştigalinin burada arttığını belirtirken hocalarına da değinir: "Baytar Mektebi'nde hocalarımızın çoğu doktordu. Bunlar hem mesleklerinde yüksek, hem dini salâbet erbabı idiler. Bunların telkinleri de dinî terbiyem üzerinde müessir olmuştur" (Akif'in Nevzad Ayas'a verdiği notlardan) Aktaran Ömer Rıza Doğrul, Safahat, İnkılâp ve Aka Yayınevi, İstanbul, ss.XVII. Dolayısıyla onun Baytar Mektebi'nde okumuş olmasından dolayı pozitivist olduğunu ifade etmek ziyadesiyle adaletsizliktir.

7- Metin Önal Mengüşoğlu, Müstesna Şair: Mehmed Âkif, Pınar Yayınları, s.94

8- Hâlbuki Mehmet Akif'in görüşleri Türkiye'de Müslümanların gelişmesinin önünü açacak görüşlerdir. Tabii onu iki şiirinin dışında bütün olarak kavrayabilirsek. İstiklal Marşı ve Çanakkale konulu şiiri Akif'i bir yandan çok konuşulur kılıyor. Ama diğer yandan onun anlaşılması önünde popüler bir set olarak duruyor.

9- Rasim Özdenören (2008), Müslüman Bir Düşünür Olarak Mehmet Âkif'in Çelişkileri, Hece s.133 ss.70-78

10- Metin Önal Mengüşoğlu,(2007) Müstesna Şair: Mehmed Âkif, Pınar Yayınları, s.108

 

Bu Yazı Özgün İrade Dergisinde (Haziran 2009) Yayımlanmıştır

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum