1. YAZARLAR

  2. M. Naci Bostancı

  3. Medyadaki dinî görünümler
M. Naci Bostancı

M. Naci Bostancı

Yazarın Tüm Yazıları >

Medyadaki dinî görünümler

A+A-

Her Ramazan ayında medya İslam'a etkileyici bir ilgi gösteriyor. Gazeteler özel sayfa ayırmakla yetinmeyip haberlere de çeşitli Ramazan "olayları"nı eklerlerken, televizyonlar yayın akışlarına daha muhafazakâr bir nitelik kazandırıyorlar, ayrıca dinî programların sayısını artırıp, iftara ve sahura yönelik dikkate değer programlar hazırlıyorlar.

Bütün bunlar son derece olağan. Ramazan gibi toplumsal hayatı görüntüsü, ritmi, alışkanlıkları itibarıyla radikal bir şekilde değiştiren, uhrevi yanları kadar somut kültürel tezahürlere sahip bir dinî pratiğe medyanın bigane kalması elbette düşünülemez. Ancak burada çok kabaca, iki farklı yaklaşımın var olduğunu söyleyebiliriz: Bunlardan birincisi İslam'ın diğer on bir ayla da ilgili olduğu gerçeğini dışlamaksızın Ramazan'ı kendilerine konu edinenler. Böylelikle nerede dururlarsa dursunlar, İslam'ı sadece Ramazan ayına mahsus bir din olarak görmeyip, onun kendi iddialarına en azından saygılı bir yaklaşımı ihmal etmeyenler. İkincisi ise, diğer on bir ayda İslam'la ilişkisi, onu daha çok alt toplumsal katmanların aydınlanmamış bilinçlerindeki artık terk edilmesi gereken bir gelenek olarak gören ve modern söylemi temellük etme iddiasını sürekli teşhir edici bir üst dille İslam hakkında konuşanlar. Üst toplumsal kesimlerden, okuryazarlardan olup kendilerini aynı dünyanın bir parçası telakki edenler ise, bu çevreye göre, ya yanlış bilinç içindedirler ya da çıkarlarının gereği olarak takdimlerini öyle yapmaktadırlar.

Bu çizgideki medyada, içinde çok çeşitli ve farklı renkler bulunmakla birlikte, esasta İslam doğrudan değil fakat çeşitli dolayımlardan banalleştirilmekte, dinî söylem ve göstergeler dünyasının sosyal coğrafyasında yer alıp suçtan kusura kadar çeşitli ahlaka mugayir örnekler özel, sürekli mevcut karşıtlığa vurgu yapan bir dille eleştirilmektedirler. Bu karşıtlık vurgusundan kasıt "Bunlar İslam'a ters düşüyor." değil, adeta gizliden gizliye "Bunların çoğu böyle, çünkü sorunlu olan doğrudan İslam'ın kendisi." muhakemesinin çağrılıyor oluşudur. Oysa sonuçta söz konusu olan insandır ve "hayata dair çelişkiler" onun "halleri" hakkında konuşana da yabancı değildir. Ayrıca karşı taraftakine uygulanan "çözümleyici sosyolojik-psikolojik dil" ('Hem dindarsın hem de utanmadan neler yapıyorsun?' türünden) aklı başındaki bir insana "kendi dilini kurma biçimi" için de ilham verici olmalıdır. Kişisel bir örnekten "hepsi de böyledir bunların" türünden zımni bir ortak hikâye üretilmesini teşvik eden -bir tür kültürel ırkçılık denilebilecek- dilin problemli bir arka planı yok mudur acaba? Bu kesimde yer alan medya için, Ramazan ayındaki yayınları genel İslami bakışları açısından bir tutarsızlık oluşturmakta mıdır? On bir ay boyunca kullanılan dil Ramazan ayında İslam'la, onun önermeleriyle tutarlı bir dile dönüşmekte midir? Esasen yayınlara ilişkin karşılaştırmalı bir analiz bize daha sahih bir kanaat verecektir. Burada bir intiba olarak, on bir ay ile Ramazan ayı arasında İslam odaklı haber ve yorumlar hususunda mahiyet değil ancak derece farkının olduğunu söyleyebiliriz. Bu farkı yaratan, İslam'a ilişkin her vesile ile kullanılan pejoratif dilin yerini onu bir din değil, "kaynağı folklorda ve gelenekte olan bir popüler kültür tezahürü" olarak değerlendiren, bu bağlamda mesafeli bir olumlamayla tasvir eden dildir. Nitekim bu yaklaşım işin dinî boyutunu, buradaki illiyet bağlarını bir kenara koyup, eski Ramazanlar nostaljisini, Ramazan eğlencelerini, türbe-yatır gezilerini, Ramazan'ın pozitif aklın muhakemesine uygun varlığını (fakirlerin halinden anlamak için oruç tutuluyor, bu bir sosyal dayanışma aracı vs.) öne çıkartır. Keza dinî programlar da olağan popüler eğlence programlarının bir türevi gibi çıkar ortaya. Programların odaklandığı husus "dinin kendisi" değil, oradan çıkartılacak olan eğlencedir. Din burada kitlelerin eğlence ihtiyacı için bir vesileye dönüştürülmüştür.

Elbette televizyon başta olmak üzere medyanın bir işlevi de insanları eğlendirmektir ve eğlence tek başına eleştiri konusu edilmemelidir. Buradaki eğlenceye dönük eleştiri, onun "asıl konunun, ortada sergilenenin" özünde bir eksen kayması doğurmasıdır. Popüler, birer televizyon yıldızına dönüştürülmüş "hocalar"dan kimileri, sunucu tarafından uygun görülen Pişekâr rolünü itirazsız bir hoşnutlukla yerine getirirken, kimileri bazen bu tür laubalilikleri tersleseler de sahne almaya devam ederek bu gösteriye bir başka lezzet katarlar. Pişekâr muamelesi gören, ekranı başındaki "dini bütünlere" "Ben ilahi tebliği her yerde yaparım kardeşim ve bana reva görülene de bu yolda sabırla katlanırım" türünden bir mesaj vermeyi, böylelikle İslam tarihindeki kimi mazlumların hikâyelerinden kendisine bir meşruiyet anlatısı çıkartmayı da ihmal etmez. Zaman içinde sahnenin büyüsü verimli işbirliğini geliştirirken, bu tür hatırlatmaları da gereksiz hale getirir. Çünkü bu artık bir "show"dur ve yakın plandaki izleyicilerin kahkahalarla dolu olumlamaları, "helal olsun hocam" seslenmeleri, mesafeli eleştirileri duyulmaz hale getirmiştir.

Arka plandaki bağlamı, konusu, dekoru, katılımcıları itibarıyla elverişli olmasa dahi bu ölçüde bir kitsch'in içine düşmeyip daha seviyeli davranan kimi hocalar ise, bir tür arafta olma halinin tüm sıkıntılarını sürekli gülümseme, yumuşak bir ses tonu ve nihayet arada yükselen sesleriyle yaptıkları had bildirmeler üzerinden def etmeye çalışırlar. Araf derken bunun dört farklı eğilim altında şekillenen bir ara konum olduğunu unutmamak gerekir. Birincisi, İslam'a ve onun kaynaklarına odaklı bir dikkat ve akıl ile hazırunun temsil ettiği "modernize edilmiş İslam beklentisi"ni tatmin etme ihtiyacı arasıdaki gerilimdir. "Sevdiriniz nefret ettirmeyiniz, müjdeleyiniz korkutmayınız, kolaylaştırınız zorlaştırmayınız." hitaplarının abartılı yorumu üzerinden "sevdirmek ve kolaylaştırmak" için beklentinin asli, dinî "veriler"in ise tali rol oynadığı, kaynakların "hususen" bu amaca yönelik olarak okunduğu bir muhakeme ile davranılır. İzleyicilerin, "Güzel dinimizin şöyle bizi zora sokmayacak, çağdaş yaşamla mümkün olduğu ölçüde çelişmeyecek yorumunu dinlesek de bu hacı hoca takımının bizi rahatsız eden vesayet girişimlerinden kurtulsak" şeklinde özetlenecek tahmini profili söylemin adeta görünmez belkemiğidir. Bu tarzın bonusu, dinî alana ilişkin uzmanlığın kategorik olarak çağırdığı "alt sınıf"tan çıkıp, "modern" sayılma üzerinden kabule mazhar olma ve toplumsal hiyerarşide terfi ettirilmedir. Ancak bir kere daha "şeyleri" doğrusal, çapraz, mütekabil okuyan ve kendine buradan optimum güzergâhı çıkartmaya çalışan "zekânın" iş başında olduğunu görürüz. Resmi okuyup üzerine eleştiri dile getirecek çevreleri susturmaya dönük kelam rüşveti çerçevesinde "O kadar da değil, bu iş de böyle, bunu kabul etmek gerekir" gibi arabulucuk ödevleri yerine getirilir, beklentiden bağımsız olarak İslami dikkat ile davranıldığının kanıtı sayılması gereken sözler ihmal edilmez. Bu aklın "diyalektiği" İslam'dan çok o heterojen "izleyicilerin dünyasından" devşirilmiştir. İşte ikinci gerilimin şekillendiği yer de burasıdır.

Zaman gazetesi

YAZIYA YORUM KAT