Medya Silahların Dilinin Esiri

27.06.2010 19:32
Medya Silahların Dilinin Esiri
Batı bağlamında medya, sadece gazetecilerle iktidarın arasından su sızmamasıyla değil, kelimelerin ve tarihin kullanımıyla da ilgilidir. Biz Batılı gazeteciler bugün iktidar dilinin ortağı haline geldik. Robert Fisk'in yorumu:

Batı gazeteciliği hükümetlerin ve silahların dilinin esiri / Robert FİSK

* Siyasetin ifadelerine balıklama atlıyoruz, 'terör' lafını her yere sıkıştırmaya bayılıyoruz. İşgale 'ihtilaf', duvara 'çit', onursuz bir anlaşmaya 'barış süreci' diyoruz

* Kanada'da Türk toplumunun baskısı nedeniyle, sanki ölümcül olmayan bir katliam mümkünmüş gibi soykırıma 'ölümcül katliamlar' denebiliyor

* Gazze filosu olayında, hiç kimse ABD ve Britanya'nın 1948'de kuşatılmış Berlin'de aç bir halka gıda ulaştırmak için hava köprüsü kurduğunu hatırlatmadı

* Fakat okurlar ve izleyiciler aptal değil. Okuduklarının Pentagon ve İsrail'den duyduklarının uzantısı olduğunu, hükümet dilinin gerçeği gizlediğini biliyorlar

Son dönemde haberlerin dilini takip ediyor musunuz? Gazetecilik ve İsrail hükümeti yine aşk yaşıyor. İslami terör, Türk terörü, Hamas terörü, İslami Cihad terörü, Hizbullah terörü, eylemci terörü, terörle savaş, Filistin terörü, Müslüman terörü, İran terörü, Suriye terörü, anti-Semitik terör...

Fakat İsraillilere haksızlık yapıyorum. Onların, çoğu zaman Beyaz Saray'ın ve habercilerimizin lügatı aynı. Lügatları şöyle gidiyor: Terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör.

Az önce 'terör' kelimesini kaç kez kullandım? 20. Fakat 60, 100, 1000 veya milyon da olabilirdi pekâla. Bu kelimeye aşığız, onun tarafından baştan çıkarılıyoruz, onun saldırısına, tecavüzüne uğruyoruz, ona bağlanıyoruz. İki heceli bir kelimede aşk, sadizm ve ölüm, prime-time cingılı, bütün sayfaların manşeti, gazeteciliğimizdeki bir imla işareti, bir noktalı virgül, bir virgül, en kuvvetli nokta işaretimiz. "Terör, terör, terör, terör." Her tekrar, öncelini meşrulaştırıyor.

Büyük çoğunlukla mesele iktidarın terörü ve terörün iktidarı. Güç ve terör birbiriyle değiştirilebilir durumda. Biz gazeteciler buna izin veriyoruz. Dilimiz sadece bayağı bir müttefik değil, hükümetlerin, orduların, generallerin ve silahların dilinde tam manasıyla sözlü bir ortak haline geldi.

İktidar ve medya sadece gazetecilerle siyasetçiler, editörlerle başkanlar arasından su sızmamasıyla alakalı değil. Sözüm ona şerefli habercilerle Beyaz Saray, Dışişleri ve Pentagon arasında, Britanya Başbakanlığı, Dışişleri ve Savunma Bakanlığı arasında veya ABD'yle İsrail arasında yürüyen iktidar ağının parazitçe-geçişmeli ilişkisinden ibaret de değil. Batı bağlamında iktidar ve medya, kelimelerin kullanımıyla, ifadelerin ve kökenlerinin devreye sokulmasıyla ilgilidir. Ve tarihin yanlış kullanımıyla, tarihe dair cehaletimizle. Bugün biz gazeteciler her zamankinden daha çok iktidar dilinin esirleri haline geldik. Sebep artık semantiğin umurumuzda olmaması mı? Bilgisayarlarımız yazılarımızı 'tashih edip' gramerimizi 'düzelttiği' ve böylece cümlelerimiz çoğu zaman muktedirlerinkiyle aynılaştığı için mi? 

Oslo'nun Nesi 'Tarihi'ydi?

Son 20 yıldır ABD ve Britanya (yanı sıra İsrail ve Filistin) liderlikleri 'barış süreci' ifadesini, ABD ve İsrail'e işgal altındaki bir halka hangi toprak kırıntılarının verileceğini belirleme imkânı sunan umutsuz, yetersiz, onursuz bir anlaşma için kullanıyor. Oslo'daki gizli teslimiyetlerin hukuki zemini bulunmayan bir komplo olduğunu nasıl çabuk unutuyoruz. Bu akla ziyan ve ikiyüzlü anlaşmayı (ki içinde mülteciler, sınırlar, İsrail kolonileri, hatta takvimler vardı) mühürleyen şey Beyaz Saray'ın onayıydı. Ve o anlaşma, müzakere edilemez hale gelene dek ertelenecekti. Bill Clinton'ın Kuran'dan alıntı yaptığını ve Arafat'ın tercih ettiği ifadelerin, "Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler Sayın Başkan" olduğunu ne çabuk unuttuk. Sonrasında bu saçmalığa ne dedik? Evet, 'tarihi bir an!' idi. Tarihi miydi gerçekten? Arafat'ın anlaşma için ne dediğini hatırlıyor musunuz? "Cesurların barışı." Fakat bir tekimizin de çıkıp, 'cesurların barışı' ifadesinin Cezayir savaşının sonlarına doğru General de Gaulle tarafından kullanıldığına dikkat çektiğini hatırlamıyorum. Fransa Cezayir'deki savaşı kaybetti. Bu olağanüstü ironiyi es geçtik.

Bugün yine aynı terane. Biz Batılı gazeteciler Afganistan'daki neşeli generallerimizin haberlerini yapıyoruz; savaşın 'zihinleri ve kalpleri' kazanma kampanyasıyla kazanabileceğini söylüyorlar. Kimse sormuyor: Vietnam savaşında Vietnamlı sivillere dair kullandığımız ifade tam da bu değil miydi? Ve biz (yani Batı) Vietnam'daki savaşı kaybetmedi mi?

ABD ordusundan devşirdiğimiz kelimelere bakmanız yeter. Biz Batılılar 'düşmanlarımı-zın' alışılandan daha çok bomba patlattığını gördüğümüzde, buna 'şiddette fırlama' diyoruz. Ah evet, 'fırlama'! 'Fırlama' kelimesini bu bağlamda ilk kullanan kişi, 2004'te Bağdat'ta görev yapan bir tuğgeneral. Ancak artık biz de bu ifadeyi kullanıyoruz, bizim kavramımızmış gibi, bizim keşfimizmiş gibi her yere sokuşturuyoruz. Oysa Pentagon'un bizim için yarattığı bir ifadeyi kullanıyoruz. Bir fırlama, ani iniş ve çıkışı içerir. 'Şiddette fırlama', 'şiddette artış'ın işaret ettiği uğursuzluğu taşımaz; artışın hemen inişe geçmesi mümkün olmayabilir.

Bu arada 'barış süreci' çöküverdi. Bunun üzerine liderlerimiz (veya pek sevdiğimiz tabirle 'kilit aktörler') onu tekrar işler kılmaya çalıştı. Süreç 'tekrar rayına oturtulmalıydı'. Bir tren söz konusuydu.

Vagonlar raydan çıkmıştı. Bu terimi ilk Clinton yönetimi kullandı, ardından İsrailliler, sonra da BBC. Fakat 'barış süreci' tekrar tekrar 'rayına oturtulurken' bir sorun vardı: Bir türlü rayda durmuyordu. Böylece bir 'yol haritası' imal ettik. Haritayı Ortadoğu Dörtlüsü yürütüyor, öncülüğünü Tony Blair yapıyor ve biz o Blair'e 'barış temsilcisi' diyoruz. Fakat 'yol haritası' işlemiyor. Şimdiyse o eski 'barış süreci' medyaya geri dönüyor. Ay başında CNN'de 'uzman' denilen o yaşlı sıkıcı dar kafalılardan biri bize 'sürecin tekrar rayına oturtulduğunu', zira İsraillilerle Filistinliler arasında 'dolaylı görüşmeler' başladığını anlatıyordu. Bu sadece klişelerle ilgili değil; bu akla ziyan gazetecilik. Medyayla iktidar arasında hiçbir savaş yok; dil aracılığıyla biz, yani medya, onlara dönüştük. 

'Rakip Anlatılar'da Adalet Devredışı

Bir medya ödlekliği örneği daha vereyim. Birçok analizde Ortadoğu'da üstesinden gelmemiz gereken şeyin 'rakip anlatılar' olduğu söyleniyor. Oh ne ala! Ortada adalet yok, adaletsizlik yok, farklı hikâyeler anlatan bir avuç insan var. Bu ifade, (sözgelimi Ortadoğu'da) bir grup insanın işgal edildiği, diğer grubunsa işgal ettiği ihtimalini ortadan kaldırıyor. Adalet yok, adaletsizlik yok, zulüm veya zalim yok, sadece bazı dostane 'rakip anlatılar' var, ve her iki tarafa hikâyelerini anlatmaları için eşit zaman tanınmalı.

Böylece bir 'işgal', bir 'ihtilaf' haline geliyor. Bir 'duvar', 'çit' veya 'güvenlik bariyeri' haline geliyor. Böylece İsrail'in Arap topraklarını, uluslararası hukuk hilafına sömürgeleştirmesi, 'yerleşimler' veya 'ileri karakollar' ya da 'Yahudi mahalleleri' haline geliyor.

'Rakip anlatılar'ın nasıl tel tel döküldüğüne dair bir örnek vermek isterim. Nisanda Toronto'da, Ermeni soykırımının (1.5 milyon Ermeni'nin Osmanlı ordusu ve milislerince kasten kitlesel olarak öldürülmesi) 95. yıldönümü vesilesiyle bir konferansa katıldım. Konuşmamdan önce Kanada Televizyonu CTV'yle söyleşi yaptım. Kanada'da kalabalık bir Ermeni toplumu yaşıyordu. Fakat Toronto'da da kalabalık bir Türk toplumu vardı. CTV'nin sahibi olduğu Globe and Mail gazetesinin sürekli dediği gibi, Türkler bunun soykırım olduğuna 'hararetle itiraz' ediyordu. Muhabir soykırıma 'ölümcül katliamlar' dedi. 'Soykırım' diyemiyordu, çünkü Türkler öfkelenecekti.

Sadece 'katliamlar' demenin de (bilhassa arka planda ölen Ermenilerin korkunç resimleri varken) 1.5 milyon insanın öldürülmesini tarif etmek için hiç kâfi olmadığını hissediyordu. Bu yüzden 'ölümcül katliamlar' diyordu. Ne büyük saçmalık! 'Ölümcül' katliamlar varsa, kurbanların sağ salim yürüyüp gidebildiği 'ölümcül olmayan' bazı katliamlar da mı var? 

Gerçek 'Yabancı Savaşçılar' Kim?

Batılı muhabirlerin kim bilir kaç kez Afganistan'daki 'yabancı savaşçılar'dan söz ettiğini duydum. Elbette ki Taliban'a yardım ettiği söylenen çeşitli Arap gruplarına atıfta bulunuyorlar. Irak'ta da aynı hikâyeyi duyduk. Generaller onlara 'yabancı savaşçılar' diyordu. Batılı gazeteciler olarak bizler de hemen aynısını demeye başladık. 'Yabancı savaşçılar' onların işgal gücü olduğu anlamına geliyordu. Tek bir anaakım Batılı televizyon kanalının da çıkıp Afganistan'da 150 bin 'yabancı savaşçı' olduğu ve hepsinin de Amerikan, Britanya ve başka NATO üniformaları giydiği gerçeğinden söz ettiğini bir kez olsun duymadım.

Şimdi tarihe bakalım. Liderlerimizin çoğu 2. Dünya Savaşı'na bayılır. 2003'te ABD başkanı George W. Bush eski Britanya başbakanı Winston Churchill olduğunu sandı. Doğru, Bush Vietnam savaşını Teksas semalarını koruyarak geçirmişti. Fakat 2003'te o artık, 'Dicle'nin Hitler'i' Saddam'la savaşı istemeyen 'tavizcilere' karşı göğsünü siper eden liderdi. 1938'deki tavizcilerse, Nazi Almanyası'yla savaşmak istemeyen Britanyalılardı. Elbette Blair de Churchill'in ceketini prova etmekten geri kalmadı. Ona göre ABD Britanya'nın en eski müttefikiydi; gerek Bush gerek Blair ihtiyaç anında, yani 1940'ta iki ülkenin omuz omuza mücadele ettiğini hatırlatıyordu. Fakat hiçbiri doğru değildi. Britanya'nın en eski müttefiki ABD değil, Hitler öldüğünde bayraklarını yarıya indiren, savaşın tarafsız faşist devleti Portekiz'di. ABD, Hitler'in işgal tehdidi savurup Londra'yı bombaladığı 1940'ta ihtiyaç duyduğunda Britanya'nın yanında savaşmış da değildi. ABD 1940'ta kârlı bir tarafsızlığın keyfini sürüyordu ve Japonya Pearl Harbour'a saldırana dek savaşa katılmadı. Benzer şekilde, 1956'da Britanya başbakanı Anthony Eden Mısır lideri Cemal Abdül Nasır'a 'Nil'in Mussolini'si dedi. Vahim bir hata. Araplar Nasır'ı seviyordu. Britanya basını Mussolini paralelliğine itiraz etmedi veya sorgulamadı. Ve 1956'da Süveyş'te ne olduğunu hepimiz biliyoruz. İş tarihe gelince, biz gazeteciler siyasetçilerin bizi gütmesine izin veriyoruz.

Ancak yeni semantik savaşımızın, iktidarın dilini kulanmamızın en tehlikeli tarafı şu: Bizi okurlardan tecrit ediyor. İnsanlar aptal değil. Birçok durumda kelimeleri anlıyorlar, korkarım ki bizden daha iyi anlıyorlar. Keza tarihi de. Kelimelerimizi generallerden ve başkanlardan, sözüm ona seçkinlerden, Brookings Enstitüsü veya Rand Corporation uzmanlarının kibrinden devşirdiğimizi biliyorlar.

İki haftadır insani yardım görevlileri veya 'eylemci teröristler' aç Gazzelilere gıda ve ilaç ulaştırmaya çalışırken, biz gazeteciler okurlarımıza ABD ve Britanya'nın yıllar önce kuşatılmış bir halka nasıl gıda ve yakıt ulaştırmaya çalıştığını hatırlatmalıydık. O nüfus, acımasız bir ordu tarafından aç bırakıp boyun eğdirmek amacıyla dikenli telle kuşatılmıştı. Ordu Rus ordusuydu. Kent Berlin'di. O insanları kurtarmak için Berlin'de hava hattı oluşturduk. Şimdi Gazze'ye bakın: Batılı gazeteciler 1948 Berlin'ini bir kez ağzına alıyor mu?

Bunun Yerine Ne Okuyor Ve Dinliyoruz?

İsrail askerlerine karşı koydukları anda 'silahlı eylemcilere' dönüşüveren 'eylemciler'. Lügatı bozmaya nasıl cüret ederler? Cezaları belliydi. 'Teröristler'e dönüştüler. Ve İsrail baskınları 'ölümcül' baskınlar haline geldi. Bu örnekte, 'ölümcül' CTV'dekinden daha affedilebilir - Türkiye kökenli dokuz kişi, 1.5 milyon Ermeni'den sayıca biraz daha az. Fakat ilginç olan, İsraillilerin aniden dünyayı Ermeni soykırımı hakkında bilgilendirmeyi istemesi; bugüne dek utanç verici biçimde Türkiye'nin inkârından yana saf tutmuşlardı. Bu durum, birçok meslektaşımız arasında anlaşılır bir heyecanı tetikledi. 20. asrın ilk soykırımından söz etmek konusunda hep sıvışan gazeteciler, birden bundan söz edebilir hale geldi. İsrail'in yeni keşfettiği tarih merakı konuyu meşru kıldı, ancak haberlerin neredeyse hepsi gerçekte ne olduğunu açıklamadan kaçınmayı becerdi.

Peki İsrail baskını neye dönüştü? 'Kaş yaparken göz çıkaran' (İngilizce, botched) bir baskına. Kaş yaparken göz çıkarmak da pek sevdiğimiz bir ifade. Almanca kökenli 'bocchen' kelimesinden gelir, ki anlamı 'tamir ederken berbat etmek'tir. Ve gazetecilik lügatı danışmanlarımız anlamını değiştirene kadar bu anlamını koruduk. Öğrenciler sınavı 'berbat eder'. Bir kumaş parçasını 'berbat edebiliriz'. Fakat şimdi bir askeri operasyonu 'berbat ediyoruz'. Bu bir facia değildi. Bir felaket değildi. Sadece bazı Türkler öldürülüverdi.

İşimizi Kaybetmekten Korkuyoruz

İktidarın dilini nasıl kırarız? Bizi öldürüyor, bu kesin. Bence okurların yüzlerini 'anaakım' basından internete dönmesinin bir sebebi bu. İnternet özgür olduğu için değil, okurlar yalan söylendiğini bildikleri için, okuduklarının Pentagon veya İsrail'den duyduklarının uzantısı olduğunu, kelimelerinizin hükümet tescilli bir dil olduğunu, hakikati gizlediğini ve bizi büyük Batı hükümetlerinin siyasi ve askeri müttefiki yapmayı amaçladığını biliyorlar.

Çeşitli Batı gazetelerindeki birçok meslektaşım, yeni gazeteciliğin yalan gerçekliğine, iktidar-medya ağına tutarlı şekilde itiraz ederlerse işlerini kaybetme riskine girecektir. Gazze faciası sırasında kaç haber kuruluşu, Berlin ablukasını delen hava hattının görüntülerini vermeyi akıl etti? BBC verdi mi mesela?

Yok canım! 'Rakip anlatılar'ı tercih ediyoruz. 'Barış süreci'ne ve 'yol haritası'na inanıyoruz. Filistinlilerin etrafındaki 'çit' bırakın kalsın. Bırakın 'kilit aktörler' meseleyi çözsün. Ve tüm bunların neyle ilgili olduğunu da unutmayın: "Terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör, terör." (Yazarın 21 Haziran 2010'da yayımlanan yazısının özet çevirisidir)

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim