Mazlum ve ahlakın sistemleşmesi

23.08.2012 01:00

Ahmet Kurucan

Zulüm! Tek kelime ama muhtevasına bakınca herkesin belki de saatlerce konuşabileceği, tarihten, çevresinden, kendi hayatından yüzlerce örnek sunabileceği çok geniş bir derya. "Alma mazlumun ahını, çıkar âheste âheste" neredeyse beşikteki çocuğun dahi bildiği bir deyim ve manası tevil ve tefsir istemeyecek ölçüde açık, net.

Ahlaki ve ahlakı besleyen en önemli damar olan dinî emir ve yasaklar açısından bakıldığında zulüm yasak, haram ve günah meşru değil. Fakat cezai yaptırıma konu, ukbada ise hesaba tabi. Bütün bunları teoride kabul etmede bir problemimiz yok ama "zulm etmemeyi" hayata taşımaya gelince neden aynı başarıyı gösteremiyoruz? İşte asıl sorun bu.

İnanan bir insan için Kur'an'da defalarca "Zulm etmeyin, Allah zulm edenleri sevmez" beyanı, tek başına zulüm yapmamak veya zulümden vazgeçmek için yeterli bir sebep değil mi? Efendimizin (sas) "Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun ile Allah arasında perde yoktur." beyanı dururken zulmü ne ile açıklarsın? Zulmün karşılığı sayılabilecek "adalet" eksenindeki yüzlerce emir zulme son vermeyi gerektiren bir başka delil değil mi bizler için?

İyi ama bütün bunlara rağmen var olan ve devam eden zulme nasıl açıklama getireceğiz? Ben şöyle düşünüyorum; iki şey var burada. Birincisi; zulüm diyerek yukarıda bahsettiğim ayet ve hadislere inanmıyoruz; zalimin âbâd olmadığını gördüğümüz, duyduğumuz hikâyeleri masal gibi kabulleniyoruz. Yani bir iman problemi var bizde. İkincisi; başkalarının zulüm dediği şeyleri zulüm olarak görmüyoruz. Kendimize has bir zulüm tarifimiz var; davranışlarımızın o tarifin içine girmediğine inanıyoruz.

Kul hakkı ihlalleri, zulüm ekseninde baş sırayı alıyor bizim hem ferdi yani karşılıklı beşeri ilişkilerimizde hem de idare eden ve edilen ilişkisinin söz konusu olduğu kurumsal hayatımızda. Bunu engellemenin yolu, ahlaki olanı sistemleştirmeden geçer. Meseleyi halkımız arasında söylenen şekliyle insanların sütüne havale etmektense; sistem ve sistemin bir parçası haline getirip kaide ve kurallara bağlamalı başka bir ifadeyle.

Birçok soruda bana intikal eden örneklere bakınca; hadiselerin sıcaklığı, kurumu idare edenlerin duyarlı yaklaşımı; yukarıdaki tabirle helal süt emmiş olması itibarıyla olması gereken ahlaki çizgide alınan kararların belli bir müddet sonra uygulanmaması bunu gösteriyor. Çünkü hadiseler sıcaklığını kaybediyor, idareciler değişiyor, o kararın alınmasına sebep teşkil eden hadiseler bilinmiyor, başka daha zaruri görülen ihtiyaçlar zuhur ediyor vs. vs. ve olan olmaması gerekenlere oluyor.

Halbuki sadaka taşı geleneğini ortaya atan bir inanç ve geleneğin çocukları olarak, 'sağ elinin verdiğini sol eli görmeyecek' hadisinin yönlendirmesi ile yardım anlayışını şekillendiren insanlar olarak, vakıf geleneğini dağdaki kuşlara kadar uzatan bir neslin ahfâdı olarak bunları yapmamamız lazım bizim. Adaleti hak ve hukukun yenmeyeceği şekilde sisteme bağlama en güzeli.

Hocaefendi ile bitireyim: Dedi ki buna benzer meselelerin konuşulduğu bir zeminde: "Mazlum ve mağdur, mazlumiyet ve mağduriyetinin farkında ise, onun mevcud hali dua olarak yeter." Bunu izah sadedinde bir cümlelik ilavem olacak; Hocaefendi'nin burada bahsettiği dua, mazlum ve mağdurun Allah ile olan münasebeti itibariyledir. Kendisine zulmeden zalim için ise dua değil, bedduadır.

Başkaları böyle yapıyormuş. Cevabım Libya'nın dâsitani kahramanı Ömer Muhtar'ın bir sözüyle olsun: "Onlar bizim hocamız değil!"

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim