’Mâzi kalbimizde bir yaradır...’ Bir 27 Mayıs yazısı..

27.05.2011 17:33

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.ccom

Elindeki silahı, korumakla vazifeli olduğu millete çevirenlerin hıyaneti..

’Bilmiyor gülmeyi, sâkinlerinin binde biri;
Bir vatan derdi birikmiş, bir avuçluk karada..
Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür;
Mavi bir gözde elem katresidir, Yassıada..’

Evet, 27 Mayıs Darbesi’nin yarım asır sonrasında, o darbeyi ve Yassıada’da yapılan sözde yargılamalarda hukuk adına işlenen cinayetleri en güzel anlatan bir dörtlük..  Bu dörtlük, kendisi de Demokrat Parti m.vekili olarak Yassıada’da bulunan ünlü şair Faruk Nâfiz Çamlıbel’e aid..

Yeni nesiller için fazla bir mâna ifade etmiyen o Yassıada ki, oradaki düzmece ve amma Yüksek Adâlet Divanı diye cafcaflı bir şekilde anılan kurulun başkanı olan Sâlim Başol isimli kukla hâkim, orada yargılamalar esnâsında, yapılan hukukî ve mantıkî itirazları, ’Ne yapayım, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor..’  sözleriyle ayrı bir şöhret kazanmıştı; tıpkı o günden 15 sene öncelerdeki Tokyo ve Nürnberg muhakemelerindeki sözde hâkimler gibi..

(Evet, ilginçtir, İkinci Dünya Savaşı sonrasında galib devletlerce kurulan Savaş Suçu Mahkemeleri’nde, japon ve alman sorumlular, zafer kazanmış olanlarca muhakemeye çekiliyor de, aynen bu sözlerle susturuluyorlar ve başka zamanlarda, vatanlarını korumak için savaşta her türlü tedbiri aldıkları şeklinde anlayışla karşılanabilen kimseler, kurşuna dizme cezalarıyla cezalandırılıyorlardı..)

Bayar’ın, dış gezilerinde kendisine hediye edilen bazı at ve köpekleri At. Orman Çiftliği’ne tahminî bir fiyatla demirbaş envanterinde gösterilen bedellerinin C. Başkanlığı’na aktarıldığı, oradan da bazı köy ve kasabaların su tesisatı için gönderildiği anlaşılan paralar için ne yaygaralar çıkarılmıştı, ’Köpek Dâvası’ diye bilinen yargılamalar sırasında...

Hele o Yassıada yargılamalarının bir de ’Altay Ömer Egesel’  isimli ve canavar ruhlu bir başsavcısı vardı ki, iddianâmelerinde, düzinelerce kişi için idâm cezaları istemesiyle ve de, Menderes’in Başbakanlık makamındaki çekmecelerinde bulunduğunu iddia ettikleri ve karşı cinse aid, en mahrum iç çamaşırlarını sallamasıyla meşhurdu..

Bu yargılamalar sırasında, Menderes’le ilişkisi olduğu ileri sürülen Ayhan Aydan gibi tiyatrocu kadınlar da getirilir ve şahidliklerine başvurulur ve bu kadının, Menderes’ten  olduğu ileri sürülen bebeğinin, düşük adı altında, Zeyneb-Kâmil Doğumevi’nin başhekimi Dr. Fahri Atabey aracılığıyla kasden öldürüldüğü iddiası üzerine oturtulan ’Bebek Dâvası’ rezaletleri.. (Ki, Fahri Atabey, daha sonra, Adalet Partisi’nden, İstanbul Belediye Başkanlığı’na seçilecekti..)

Bütün o iğrenç ve komik suçlamalardan maksad, Menderes ve arkadaşlarını halk nazarında küçük düşürmekti.. Bununla yetinilmiyor ve Menderes ve Demokrat Parti lehine tek bir övgü sözü dile getirenler bile, ’38 Sayılı Tedbirler Kanunu’ diye anılan bir zorbalık uygulamasıyla, en az 3 seneden başlayan mahkûmiyetlerle karşılaşıyordu.. (Hatırlıyorum, bir ayakkabı tamircisi bir kişi, eski ayakkabıları koyduğu rafın arkasındaki duvarın kirlenmemesi için duvara iliştirdiği eski gazetelerde, Adnan Menderes’in resmi olduğu gerekçesiyle CHP’li bir kişi tarafından ihbar edilmiş ve hemen, kısa süren bir yargılamayı takiben mahkûm edilirken, ’Tünelciler’  denilen bir grup da, ’İst. Yenikapı civarından Yassıada’ya tünel kazıp, Menderes’i kaçırmak planı yaptıkları’ gibi komik gerekçelerle mahkemelere sevkedilmişti..)

Evet, bütün o senaryoları, sadece -başlarında Alpaslan Türkeş’in de etkili şekilde bulunduğu- darbeci ve eşkıya subaylar ve onların finoluğunu yargı adına üstlenenler hazırlamamış; bütünüyle TSK yapmıştı.. Dahası, TSK, millete karşı girişilen bütün darbeler gibi, o darbelerin başı olan 27 Mayıs Darbesi’ni de, henüz de suçlamamıştır ve Gen. Kur. Başkanları bile hâlâ da, TSK’nın geçmişinde hata olmadığını ve hata yapmıyan bir kurum olduğunu iddia edebilmekte ve milletten özür dilememekte ve aralarındaki cinayetkârları temizlemek yoluna yaklaşmamaktadırlar.. Ve bu durumuyla, TSK, kendi ülkesini işgal etmiş, kendi halkını esir almış bir zorba güç odağı görünümüne bürünmekten kurtulamamaktadır.. Bu ise, bir ülke için en büyük tehlikedir.. Çünkü, bir halkın, kendi ülkesini, hayatını ve namusunu koruması için tedarik ettiği silahları, ’muhafız’ olarak verdiği kimselerin, o silahları o halka çevirmesi hıyanetinden başka bir mâna ifade etmemektedir.

TSK sorumluları, biraz ibret alsalardı, o cinayetkârların milletin nezdinde hiçbir itibarları yoktu ve hâlen de yoktur. Kezâ,  kitleler, yarı asır geçmesine rağmen, Adnan Menderes deyince, hâfızâlarında, büyük zulümlere mâruz kalmış bir insanı hatırlamaktadırlar.

O zamanlar, ’küçük dağları ben yarattım..’ dercesine bir firavun edâsıyla arz-ı endâm eden o ihtilalciler ve hukuk adına onlara finoluk edenleri ise, millet büyük çapta,  hatırlamıyor bile.. Aralarında, Türkeş’ten başka, isimleri kamuoyuna mal olan kim kaldı?

*

Adnan Menderes, bugün halkımızın genelde anladığı mânada İslamî eğilimleri olan birisi değildi.. Ama, Ankara’daki yeni rejimin, toplum mühendisliğine soyunan zorbalarının, kanlı diktatörlerinin, 1930’larda Sovyet Rusya’daki komünist uygulamalarla paralel yürütülen  bezbojnik(tanrı’nın varlığını kabul etmeyen, ateist) hareketlerden ilham alan kemalist eğilimlerle müslüman halkımıza hele de inançlarından dolayı çektirdikleri korkunç zulümlere bakıldığında, Menderes yine de nisbeten daha ılımlı birisiydi..

Ama, tepesinde C. Başkanı olarak bulunan kişi, M. Kemal’in son başbakanı olan Mahmûd Celâl Bayar idi.. Ve o, (Osmanlı’nın son döneminde İttihad- Terakkî’nin İzmir Şube Başkanlığı uhdesine bırakılacak kadar da seçkin ve de) C.Başkanlığı döneminde, ’Atatürk seni sevmek bir ibadettir..’ diyecek kadar, ’kişiye tapma hastalığına mübtelâ bir sapkın idi..

Ve M. Kemal’i, ölümü üzerinden üççeyrek yüzyıl geçmekteyken bile kanunla koruyan ve aleyhinde söylenen her sözü yarım asırdan fazla zamandır ’hakaret’ kabul edip ağır şekilde  cezalandıran o acaib kanunu Menderes’e çıkarttıran da Bayar idi..

*

B. Amerikanın etkili yayınlarından ’Time’ dergisinin arşivlerini karıştırırken, 27 Mayıs’la ilgili haber-yorumunda, namluları Sultan Ahmed Camii’ne çevrili olarak gösteren bir fotoğrafı görmüştüm, yıllarca sonra..

Menderes’in bugün anladığımız mânada derin inanç hassasiyetleri olan birisi olmadığını sanıyorum.. Ancak, onu devirenler, müdahale etmeselerdi, Menderes’in‚ ’Hılafet’i bile geri getirebileceği’  korkusuna; bu yüzden, ’atatürkçülüğü korumak ve irticaın önlenmesi’ yâvesine dayandırmıştılar..  Bunu Menderes’in, ’milletin iradesine zincir vurulamaz, millet hâkimiyet kayıdsız-şartsız milletin ise; millet isterse Hılafet’i bile getirebilir.’ gibi bir söz söylemesine dayandırıyorlardı..

Bu, onun İslamî bir yönetim istediği mânasını yansıtmıyordu, elbette.. Ama, hâkimiyet- egemenlik, millete aid bir hak idiyse, ona kimsenin bir takım sınırlamalar getiremiyeceği şeklindeki liberal bir yaklaşımı yansıtıyordu, o kadar..

*

CHP, zaman zaman darbelere karşı olduğunu söylese de, bilinmektedir ki, ’şartlar oluşunca askerî müdahale kaçınılmaz bir hak olur.’ diyen ve Menderes’e, ’Sizi ben de kurtaramam!’ diye tehdidler yağdıran İsmet İnönü, ihtilalden sonra, başbakanlığa gelmek için, ihtilalin lideri Cemal Gürsel’in deyimiyle ’gerdeğe girecek bir damad kadar heyecanlıydı’ ve 1938-50 arasındaki 12 yıllık Millî Şeflik ve kesin diktatörlük olan C. Başkanlığı’ndan üzerinden 11 sene geçerken; yeniden iktidara ulaşmak için, Başbakanlığı kabul ediyor, Menderes ve arkadaşlarının idâmına seyirci kalıyordu.. Ama, bunun sorumluluğunun kendisine ve partisine fatura edileceğini hissedince de, ’ihtilalle ilgilerinin olmadığını’ iddia etmeye çalışıyor ve amma, kendisinin en yakın çalışma arkadaşlarından olan ve tek parti döneminde CHP müfettişlerinden olan Avni Doğan’ın‚ ’Niye korkuyoruz? İhtilali biz teşvik etmedik mi?’  şeklindeki sualine cevab veremiyordu..

Evet, 27 Mayıs, 28 Şubat 1997 Zorbalığı’nın, eşqıyalığının mânası ne ise, odur..

28 Şubat zorbalığını sergileyenler de, ’1923’den beri hâkim olan anlayışa sahib olduklarını’ söylüyorlar, laikliğin, kemalizmin, gelecek bin yılda da hep hâkim olacağını ileri sürüyorlardı..

*

27 Mayıs 1960 ve sonrasında, 15 yaşın üstünde olup, bugün hayatta olanlardan ne kadarı, o günlerde söylenen yalanları, kesin bir gerçekmiş gibi kabul etmişlerdir veya etmemişlerdir, bunun hesabını yapmak zor.. 1960 İhtilali’nden sonra, onu deviren askerlere, vargücüyle destek veren CHP’nin o günden bu güne kadar milletin tek başına iktidar vermediğine bakılırsa.. Millet durumu büyük çapta hissetmiş, kavramıştır denilebilir..

Bu bakımdan,  Mehmet Ali Birand’ın 19 Mayıs 2011 günü  “...Evet, genlerimizde darbecilik vardı ...” başlığıyla Milliyet’te yazdığı makalede yaptığı tesbit ve hattâ gecikmeli de olsa, bir günah çıkarma mahiyetindeki itirafları bu hususta önemli mesajlar taşıyor. Bu bakımdan, MAB’ın bu konudaki iki yazısının genişçe bir özetine göz atmakta fayda var.

Şöyle diyordu, MAB:

Alper Görmüş koskoca iki cilt kitap yazmış. Okudukça yüzüm kızardı, zira yazdıklarının büyük bir bölümünde haklıydı. Sonra kendi kendime düşünmeye başladım, gerçekten “Merkez medya”da çalışan bizlerin içinde gizli bir darbecilik mi yatıyordu? Açıkça söylemesek dahi, Asker’in darbe yapmaya hakkı olduğuna inanmış mıydık?

Bu yazıyı uzun zamandır yazmayı planlıyordum.

İçimde bir ukte kalmıştı ve bir türlü çıkaramıyordum.

Sonunda, Alper Görmüş’ün “Ergenekon Gazeteciliği” (...) adlı iki kitabını (...) okuyunca, içimi dökmek ve bu konudaki görüşlerimi paylaşmak istedim.

Alper Görmüş, özetle “...Merkez medya darbeleri hep destekledi ve 28 Şubat’ın gerçekleşmesinde de anahtar rol oynadı... Adeta genlerindeki darbecilikle hareket ettiler...”  diyor.

Görmüş’ün, benim de aralarında bulunduğum  “Merkez medya”nın büyük bir kesimi hakkında yaptığı bu saptama son derece doğru. (...)

Bizim kuşak için devlet daima öncelikli ve haklıydı. Devleti de Asker temsil ederdi.

Politikacı, üç kağıtçı-yalancı- vatanını pek düşünmeyen- cebini dolduran bir insandı.

Asker ise, namuslu ve herşeyini vatana adamış, özveri dolu bir kahramandı. Üstelik Atamız bu ülkeyi ve laik-demokratik Cumhuriyeti koruyup kollama görevini ona bırakmıştı.

Askerin, politikacıyı denetlemeye hakkı vardı.

Politikacı işleri bozduğu zaman, Asker müdahale edebilirdi. Hatta, tereddütlü bir davranışla karşılaştığımızda “Komutan neredesiniz, devlet elden gidiyor...” diyen yazılar yazdık.

Bizim için, (yani, laik Merkez medya mensuplarının büyük bölümü için)  öncelik demokrasi veya Parlamento değildi. Genelkurmay daha önemliydi.

Bundan daha normal birşey olmazdı ki...

Bizler böyle yetiştirildik.

Genlerimize, belki de farkına varmadan darbecilik işlendi.

Komutanların üstünlüğünü sorgusuz kabul ederdik. Üniformaların pırıltısını yarı hayranlık, yarı korkuyla izlerdik.

Bütün darbeleri anlayışla karşıladık.

Yardımcı olduk.

Son birkaç yıldır, genlerimizin kafası karıştı ve herşeye farklı bakar olduk..

İlk defa, demokrasi-Parlamento ile Genelkurmay arasındaki sıralama değişti.

Demokrasi bir adım öne çıktı.

Bakalım kalıcı olacak mı?

Şimdi tüm meslektaşlarıma soruyorum:

Yukarda anlattıklarıma itiraz edecek kimse var mı? (...)

NOKTA’YA GEREKEN DESTEĞİ VEREMEDİK...

İçimde diğer ukte kalan, Alper Görmüş’ün Genel Yayın Yönetmenliği sırasında NOKTA’nın yayınladığı DARBE GÜNLÜKLERİ’ni yeterince ciddiye almamamız ve dergiyi kapanma noktasına götüren baskınlara karşı çıkmadan seyretmemizdir.

Bu konuda ben dahil, “Merkez medya”nın önemli bölümü yeterli duyarlığı gösteremedi.

Kuşkuyla baktık.

Bir yandan, çok otantik ve doğrulanan bilgiler veriliyor, bir yandan da sürekli yalanlanıyordu. Bizde de kuşku vardı. Yıllardan 2007 idi. Özellikle Ak Parti’nin Asker’e ters baktığı, “Merkez medya”nın da Ak Parti’den uzaklaşmaya başladığı dönemdi.

 “Böyle bir notu nasıl olur da bir Kuvvet Komutanı yazabilir?(...).” yaklaşımı yaygınlaştı. (...) Eğer Ak Parti iktidardan uzaklaştırılacak ise, bunu gerçekleştirebilecek tek güç yine TSK idi.

Genlerimizdeki darbecilik tümüyle kaybolmamıştı.

Günlükleri küçümsemek çoğumuzun işine geldi. (...)

Bizler onlara sahip çıkamadık.

Doğru dürüst sesimizi dahi yükseltemedik.

 “Merkez medya”da birimize böyle bir baskın yapılsa yeri göğü birbirine sokar ve iktidarı yerden yere vururduk.

Görmezden geldik.

Bugün utanç duyuyorum.

**

(Birand, 24 Mayıs tarihli ikinci yazısında da özetle şunları söylüyordu)

ASKERİ HEP LAİK KESİM KIŞKIRTTI

(...) Bizim kuşak böyle büyütülmüştü.

Bizim için, askerin müdahale etmesi ve politikacının bozduğu keyfimizi tekrar yerine getirmesi, sistemde ayarlama yapması, çok doğaldı. (...).

Askeri darbeye iten, zorlayan daima laik kesim olmuştur.

Laik kesim ayırımı da şöyledir:

- Genelde CHP; sosyal demokrat politikacılar. İçlerinde normal seçimle hiçbir şey olamayacaklarını bilen, asker sayesinde kendine bir pozisyon sağlamak isteyenler.

- Orta ve büyük sermaye grupları.

- Emekli ve çalışan yargı bürokrasisi.

- Üniversite öğretim üyeleri.

- Emekli ve muvazzaf askerler.

- Medya.

Hepimizin de ortak bir hedefi vardı:

"Kendi kurduğumuz bir sistemi paylaşmamak..."

İki düşman vardı: Ticaniler ve Kürtler...

Atatürk'ün kurduğu ve askere emanet ettiği, Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin yıllar boyunca iki düşmanı oldu.

- İRTİCA, en çok konuşulan ve en fazla üstüne gidilen düşman idi. Gazetelerde hep sakallı adamların resmi çıkar ve "İki ticani daha yakalandı", haberleri okunurdu. Siyah çarşaflı kadınlar, "Karafatma" diye adlandırılırdı. "Mümin"- "Dindar" kişilerle, "Dinciler" arasında bir fark gözetilmezdi. Bu kesim, bizlerin kurduğu sistemin en büyük düşmanı olarak görülürdü. Aramıza girmelerine tahammülümüz yoktu. Hiçbir şekilde onları anlamaya çalışmadık.

- KÜRT SORUNU ise, hiç konuşulmayan ancak çok korkulan diğer düşmandı. Kürtlerin her ayaklanması, "başkaldırı" ve "bağımsızlığa gidiş" olarak nitelendirildi. Gerçek nedenleri araştırılmadı. Fakirlikten, feodal yapıdan, bölgenin özellikleri veya Kürt diye bir etnik gurubun bulunabileceği düşünülmedi. Kürt sorunu dendiğinde, hemen Türkiye'nin bölünmesi akıllara geliyordu. Sürekli asimilasyon ve ret politikaları sürdürdük.

Hiç paylaşmadık, askerle susturacağımızı sandık...

Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren, bu iki geleneksel düşmana karşı sürekli aynı sert yaklaşımı gösterdik. Kendi sistemimizin mühendisliğini yaptık. Bu sistemi oluştururken de, bu ülkenin sadece bize ait olmadığını, dindar kesim ve Kürtlerle de paylaşmamız gerektiğini hiçbir zaman kabullenemedik. Düşünmedik dahi... Düşünenlerimizi de hapishanelere yolladık.

Ne Cumhuriyet'in siyasi sistemini, ne de laik kesimin egemen olduğu ekonomik pastayı paylaştık.

"Hep bana-hep bana..." dedik.

Böyle bir baskı altında kaldıkça, bu iki düşman da radikalleşti. Başka bir cephe oluşturdular ve siyasi- ekonomik pastayı paylaşmak ister oldular.

İşte o zaman da, hemen askere başvurduk.

Demokrasi adına, darbelerle ince ayar yaptırdık.

Askeri, laik kesim kışkırttı. Onlar da zaten manen hazırdılar. Verilen görevi yerine getirip 3 defa yönetime el koydular. 1950-1990 arasındaki uluslararası konjonktür de, bu tip darbelere öylesine müsaitti ki, asker, her zor duruma düştüğünde, ülkeyi kurtaran kahraman olarak alkışlandı.

Birgün, Türkiye'nin ve dünyanın değişebileceğini ve sürekli köşeye sıkıştırdığımız bu insanların güçleneceklerini ve bizleri azınlıkta bırakabileceklerini düşünemedik.

Bugünlere gelmemizin başlıca nedeni, şimdiye kadar hazırladığımız anayasaları hep, tek taraflı düşünmemiz ve kendimize göre ayarlamamızdır. (...)

*

(MAB, 26 Mayıs günlü yazısında da, konuya yine değiniyor, kendisine gelen tepkileri karşılamaya çalışırken, şöyle diyordu:)

*

’Neden bu kadar kızıyorsunuz?

Geçmiş darbelerde kimin, neden ve ne rolü olduğunu yazdığım için bir kıyamettir koptu. Nedendir, anlayamadım. Üstelik anlattıklarım, bilinmeyen şeyler de değil. Ayrıca, kendimi temize çıkarıp başkalarını suçlamaya da kalkmadım. Galiba bazı doğrular, hâlâ acıtıyor...

(...) Kızıl kıyametler koptu. İhanetle suçlandım, “yandaş” damgası yedim. Hiç umurumda değil.

Bildiğim, içinde yaşadığım doğruları yazıyorum.

Biliyorum, zira tüm darbelerin belgeselini yapmış, kitabını yazmış  bir kişiyim. Üstelik, kimseyi de suçlamıyorum. “Böyle yetiştirildik” diyorum. Kendimi temize çıkarıp, başkalarını da töhmet altında bırakmıyorum.

Bir tesbitte bulunuyorum.

Bilinmeyen, ilk defa su yüzüne çıkmış bir büyük ifşaat de değil.

Hepimizin bildiği şeyleri yazdım...

Devletin her dediğine inanmamız... Genelkurmay’ı, demokrasinin, potikacının üstünde tutmamız... Değişmesini istediğimiz iktidarlara karşı “Paşam vatan elden gidiyor. Neredesiniz?” yazıları yazmamız, askerin  servis ettiği kasetleri, fotoğraf ve haberleri, sorgusuz sualsiz ekrana veya manşetlere taşımamıza değindim...

Yalan mı bunlar?

Tek tek örneklememi ister misiniz?

İstemezsiniz tabii... İşinize gelmez...

O zaman, burun kıvıracağınıza, suçlayacağınıza, bari susun ve benim gibi “Evet, o gün böyle düşünüyordum, ancak artık hem Türkiye, hem de dünya koşulları değişti. Ben de değiştim” deyin, rahat edin...

Gerçeklerden, doğrulardan korkmayın...’

Evet, herkes, en azından MAB kadar, kendisini bir muhasebeye, bir iç hesablaşmaya tâbi tutabilse..

*

Bu yazılar yayınlanırken, 25 Mayıs tarihli Zaman da, Aksiyon’da yer alan ve 27 Mayıs Darbesi’nin Ege ayağını organize eden ihtilalci ve kendi deyimiyle, 27 Mayıs'ı 'cereyan ettiği anda ve zamanda yaşamış, bunların kimisinin içinde bizzat bulunmuş, kimisine de yön verenlerden' birisi olarak bilinen Kur. Alb. Ertuğrul Alatlı’nın notlarından bir kesit sunuyordu..

*

*Laikliğin temel siyasî örgütü olan CHP yönlendirmeli, ’Organize işler..’

CHP'nin darbeye nasıl ortam oluşturduğuna ilişkin çarpıcı ayrıntıların yer aldığı bu notlarda, 1960 darbesinin gizli saklı olmadığı, Genelkurmay'da planlandığı aktarılıyor. Öğrenci hareketlerinin ise 'organize iş' olduğu belirtiliyor.

Alatlı, vefatından 10 yıl önce yazmaya başladığı anılarında, 'masum öğrenci hareketleri' diye nitelenen olayların ve bazı ordu mensuplarının Demokrat Parti'ye tepkilerinin 'organize işler' olduğunu belgelerle ortaya koyuyor. İşte bazı bölümler: "27 Mayıs sürecinin iki başlangıcı var. Birincisi; İsmet Paşa'nın çok partili hayata geçileceği vurgusunu yaptığı 1 Kasım 1945 tarihli Meclis açılış konuşması; buna 27 Mayıs'ın 'uzun süreci'nin başlangıcıdır diyebiliriz. İkincisi; 27 Ekim 1957 genel seçiminin kesin sonuçlarının resmen açıklandığı 30 Ekim 1957 günü; bu da 27 Mayıs'ın 'kısa süreci'nin başlangıcıdır."

Ertuğrul Alatlı, CHP Gençlik Kolları kurucusu Dr. Suphi Baykam'ın Kızılay'daki ilk öğrenci eylemi ile ilgili itiraflarına dikkat çekiyor: "İnönü'nün Kızılay'a geleceğini öğrencilere önceden bildirdim. Spontane reaksiyon havası olsun diye İnönü'ye haber vermedim; sonra nümayiş yapılacağını anlatınca 'tamam' dedi. Polislerin 'aman arka kapıdan çıkalım bir şey olmasın' teklifini kabul etmedim. Kalabalık kıvamı bulunca bankadan çıkıp Kızılay'a kadar yürüdük. Ortalık yıkılıyordu."

 (...) İsmet Paşa, 6 Haziran 1960'ta ABD'deki oğluna yazdığı mektupta, MBK için, 'Bunlar, bu adamları asacak' diyor! Anlaşılabileceği üzere, öyle bir özel mahkeme öngörüyor ki, ne yapacağı ve bunu kimlere yapacağı belli!"

*

Evet, 27 Mayıs 1960’da nükseden ’yeniçeri hastalığı’nın, eşqıyalığın 51. yıldönümünde,  geçmişten belki ders alınması ümidiyle..

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim