İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Matterhorn

A+A-

- Bir dağ ki, insanların anadilleriyle büyümeleri gerektiğini hatırlatır;
Bir dağ ki, kalbe giden yolun dilden geçtiğini öğretir;
Bir dağ ki, her topluluğu anadiline sahip çıkmaya çağırır;
Bir dağ ki, kavimlerin ancak dilleriyle var olabileceğini savunur;
Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden TÜM DİLLERE ÖZGÜRLÜK diye haykırır -

Hepsi de biribirinden güzel yüzlerce ülkenin bulunduğu yeryüzü coğrafyasında, her ülkenin de biribirinden güzel onlarca doğal ve mimarî eseri vardır. Her ülke, sahip olduğu bu güzellikleriyle haklı olarak gurur duyar ki, bunlar, o ülkelerin özellik ve kimlikleri hakkında öncüller sunan simge ve kodlardır, aynı zamanda.

Ülkeler dış dünyada bu simge ve kodlar öncüllenerek tanınır. Ülkelerin tanıtımında, ülke hakkında ilk bilgiler elde edilmesinde, bu güzellikler bir çeşit “sembol” gibi kullanılarak, Almanca’da “Wahrzeichen” denilen bu “semboller” üzerinden o ülkeler yabancı insanlara tanıtılır. Seçilen “sembol” üzerinden aynı zamanda, o ülkenin, en çok hangi yönüyle gurur duyup ön plana çıkarmaya çalıştığı da rahatlıkla çözülebilir.

Ancak bir ülke, ne kadar fazla doğal veya mimarî güzelliğe, yani simge ve kodlara sahip olursa olsun, bunlar arasından en güzelini ve kendince en önemlisini seçerek, dış dünyada bunu “sembol” (Wahrzeichen) olarak kullanır ve artık o ülke, dünyada, hangisi olduğu bilinen o “sembol” üzerinden tanınır.

O ülkenin turizm bakanlığı veya dış ülkelerdeki temsilcilikleri, seyahat acentaları, kültür dernekleri, ülkesinin tanıtımını yaparken, bunu o “sembol” üzerinden gerçekleştirir. Çünkü reklâm ve imaj dünyasında, semboller sözcüklerden daha kuvvetlidir. Dünyanın her ülkesindeki okullarda da, ilkokul çocuklarına coğrafya dersi verilirken, dünya haritasındaki ülkeler üzerine bu “sembol” çizilerek öğretilmeye çalışılır. Çocuklar, gösterilen ülkenin hangisi olduğunu o “sembol”e bakarak anlarlar.

Dünyanın en güzel coğrafyasına ve en bereketli topraklarına sahip olan ülkemizin dış dünyadaki “sembol”ü, Kapadokya coğrafyamızda bulunan Peri Bacaları’dır. Turizm bakanlığı, dış ülkelerdeki temsilcilikleri, seyahat acentaları ve kültür dernekleri tarafından Avrupa ülkelerindeki sokak ve meydanlara asılan ve üzerinde “Turkey / Türkei / Turquie / Turquía / Turchia / Turkije / Turkiet” yazan tüm afiş ve panoların üzerinde Kapadokya fotoğrafı veya çizilmiş resmi vardır.

Bununla biz, yabancı ülkelerdeki insanlara karşı, ülkemizin farklı dîn ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış topraklar üzerinde bulunduğunu, köklü bir tarihsel geçmişe, zengin bir toplumbilimsel çeşitliliğe ve semiz bir kültür birikimine sahip olduğunu, ayrıca, ülkemizi ziyaret etmeleri, seyahat veya tatil tercihlerini ülkemizden yana kullanmaları halinde kendilerini âdeta ayrı bir dünyada, farklı bir gezegende hissedeceklerini anlatmaya çalışırız. Her ne kadar ilk baştaki vurguları son yüz yıllık yakın geçmişimizle, hiçbir farklılığa müsamaha göstermeyen ve göstermediği gibi yaşama hakkı da tanımayan karakteristiğimizle bizzat kendimiz hiç hak etmiyorsak da (bu topraklardaki tüm coğrafî isimleri haritadan silip yasaklayan şoven siyasa, muhtemeldir ki, bunu yaparken “Kapadokya” ismi aklına gelmemiş; gelmiş olsaydı, emin olun, bunu da yasaklardı), özellikle ikinci kısımdaki vurgularımızda yerden göğe kadar haklı olmadığımızı kim iddiâ edebilir? Dünya üzerinde, bizim ülkemizden, yaşadığımız topraklardan daha güzel bir ülke, daha güzel bir coğrafya var mıdır?

Aynı anda dört mevsimin birden yaşandığı, üç ayrı kıt’â bölgesinin (Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar) tam ortasında bulunan, bir üçgenin “hipotenüsü” gibi bu üç dünyayı birbirine bağlayan, ayrıca iki ayrı kıt’âya da ait olan, üç dış bir de iç denizi, onlarca gölü olan, topraklarında her renkten akarsuyun aktığı, hem mavi (Fırat), hem yeşil (Manavgat), hem sarı (Çoruh), hem beyaz (Borçka), fakat ne yazık ki hem de “kan kırmızısı” (Zilan) nehirlerin aktığı, topraklarında envai çeşit meyve ve sebzenin yetiştiği, Avrupa kıt’âsının tamamında 11 bin bitki türü bulunurken tek başına 9 bin bitki türüne sahip olan böyle bir ülke, her türlü övgü ve iltifatı hak etmemekte midir? İşte bunun içindir ki, dünya üzerinde hiçbir coğrafya, üzerinde yaşadığımız coğrafya kadar şâirlere, ozanlara, edebiyatçılara ve san’atçılara ilham kaynağı olmamıştır.

Bunun gibi, örneğin Almanya’nın dış dünyadaki “sembolü”, Bavyera’nın güneyinde bulunan görkemli Neuschwanstein Şatosu, Liechtenstein’in “sembolü” Vaduz’a tepeden bakan Vaduz Şatosu, İtalya’nın “sembolü” Toskana ilindeki eğri (ve gittikçe de eğrilen) Pisa Kulesi, Fransa’nın “sembolü” Paris’teki Eyfel Kulesi, Belçika’nın “sembolü” Brüksel’deki Atomium, Hollanda’nın “sembolü” Rotterdam yakınında bulunan ve tam 19 yel değirmeninin yanyana dizildiği Kinderdijk köyü, Danimarka’nın “sembolü” Kopenhag’da Køge Bugt suları üzerinde bulunan ve sevgili çocukların “masal babası” Hans Christian Andersen’in aynı adlı masalından esinlenerek yapılan deniz kızı Den Lille Havfrue, Macaristan’ın “sembolü” başkent Budapeşte’de Avrupa’nın en uzun ikinci akarsuyu Tuna Nehri üzerinde bulunan ve şehrin “Buda” kesimi ile “Peşte” kesimini biribirine bağlayan “zincir köprüsü” Széchenyi Lánchíd, Yunanistan’ın “sembolü” Atina’da bulunan Akrópolis, Rusya’nın “sembolü” Moskova’nın kalbinde bulunan Kremlin Sarayı, Çin’in “sembolü” dünyanın en uzun surları olup uzaydan görülebilen yegane “insan eli” yapıt olan, ancak ne yazık ki tüm dünyada çok kabaca ve basitçe bir isimlendirmeyle “Çin Seddi” olarak anılan Çang – Çeng, Malezya’nın “sembolü” Kuala Lumpur’da bulunan Menara Petronas ikiz gökdelenleri, Kamboçya’nın “sembolü” Angkor bölgesinde bulunan “şehir tapınağı” Ângkôr Vôtt, Tayland’ın “sembolü” Bangkok’un Yai semtinde bulunan “sabah kızıllığı tapınağı” Wat Arun, Hindistan’ın “sembolü” Babür İmparatorluğu’nun 6. hükümdarı Şâh Cihan tarafından o zamanki imparatorluğun başkenti olan Uttar Pradeş eyaletinin Agra şehrinde Jumna Nehri kıyısında yaptırılmış olan Tac Mahal, Pakistan’ın “sembolü” İslamâbâd’da Margalla Dağları’nın eteklerinde bulunan, minareleri Pakistan’ın en büyük övünç kaynağı olan kendi üretimleri “Şahin füzelerini” simgeleyen, Tunceli – Pertekli Kürt mimar Vedat Ali Dalokay tarafından yapılan Faysal Mescîdi (dünyaca ünlü Dersimli mimar Vedat Ali Dalokay, Pertek’te dünyaya gelmiş ama Elâzığ’da büyümüş, siyasetin içinde de yer almış, 1973 – 77 arası CHP’den Ankara belediye başkanlığı yapmıştır; Pakistan’ın başkenti İslamâbâd’daki Faysal Mescîdi’nin haricinde, yine buradaki Başbakanlık Kompleksi ve Pakistan Ulusal Anıtı, İstanbul’da şu andaki Taksim Meydanı ve Suudî Arabistan’ın Cidde şehrindeki İslam Kalkınma Bankası Genel Merkezi gibi eserlere imza atmıştır; bunların hepsi 1991 yılında kaybettiğimiz sevgili Dalokay’ın eserleridir), Özbekistan’ın “sembolü” Malatya vilayetimizle “kardeş şehir” olan Buhara şehrinde bulunan ve mavi rengiyle daha ilk görünüşünde bile insana tarifsiz bir manevî huzur veren Buhara Mescîdi, Irak’ın “sembolü” Samarra kentinde bulunan ve helezon (spiral) mimarîsi nedeniyle “El- Malwiye” olarak da anılan Samarra Mescîdi (Irak’taki 852 tarihinde inşâ edilen Samarra Mescîdi’nin mimarisi, İslam dünyasındaki hiçbir caminin mimarisine benzememektedir; ancak kendisinden 30 yıl sonra Mısır’ın başkenti Kahire’de inşâ edilen İbn-i Tulun Mescîdi’nin mimarisi Samarra Mescîdi’ne benzetilmeye çalışılmıştır; Ahmed ibn-i Tulun tarafından Kahire’de inşâ edilen İbn-i Tulun Mescîdi’nin yeri de öyle gelişigüzel değil, özel olarak seçilmiştir; İbn-i Tulun Mescîdi’nin şu anda bulunduğu yer, hem Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmeye teşebbüs ettiği, hem de Hz. Musa’nın Allâh’ın yardımıyla Fir’awn’ın emrindeki sihirbazların sihirlerini bozduğu yerdir), Mısır’ın “sembolü” ise başkent Kahire ile arasında dünyanın en uzun akarsuyu olan Nil Nehri geçen Cize şehrinde bulunan, Xeops, Xefren, Mikerinos ve üç tane de kraliçe piramidi olmak üzere toplam 6 piramit ve bir sfenskten oluşan Cize Piramitleri’dir.

Pakistan’daki Faysal Mescîdi’nden tutun da Mısır’daki Cize Piramitleri’ne varıncaya kadar, yine Mısır’daki İbn-i Tulun Mescîdi’nden tutun da Fransa’daki Eyfel Kulesi’ne varıncaya kadar, Almanya’daki Neuschwanstein Şatosu’ndan tutun da Liechtenstein’daki Vaduz Şatosu’na varıncaya kadar, yukarıdaki listede pek çoğunu sizler için gidip gezdiğimiz ve bu platformda anlatıp tanıttığımız, fotoğraflarını da çekerek sizlere gösterdiğimiz, oturduğunuz adrese kadar getirdiğimiz bu eserler, işte bulundukları ülkelerin dünyadaki “sembolleri” sıfatlarını taşırlar.

Dünyanın neresinde olursa olsun, bu “sembol”lerden birini gören herkesin aklına o ülke gelir. Hatta bu simge ve kodlar, o derece sembolleşmişlerdir ki, tam tersine, yanınızda bu ülkelerin isimleri zikredildiğinde aklınıza ilk olarak bu eserler gelir.

Eserler ülkesini hatırlatır, ülkeler de eserini.

* * *

Alpler’in güzel ülkesi, süt ve çikolata memleketi İsviçre’nin “sembolü” ise, ülkenin güneyinde, İtalya sınırı yakınında bulunan Matterhorn isimli bir dağdır. Dağın Almanca adı “Matterhorn”, Fransızca adı “Le Cervin”, İtalyanca adı ise “Monte Cervino” şeklindedir.

Matterhorn, İsviçre’nin güneyinde Almanca ve Fransızca konuşulduğu için resmî dilleri de Almanca ve Fransızca olan Wallis kantonundadır. Kantonun Almanca adı “Wallis”, Fransızca adı “Valais”, İtalyanca adı “Vallese”, Retoromanşça adı “Vallais”, Arpitanca adı ise “Valês” şeklindedir. (Retoromanşça, İsviçre’nin yerlisi olan Romanş Çingeneleri’nin konuştuğu Çingene dili, Arpitanca ise memleketleri Fransa’nın güneyi olup oraya göç etmiş Arpitan Çingeneleri’nin konuştuğu Çingene dilidir)

Matterhorn (Le Cervin) adlı bu dağ, Wallis (Valais) kantonunun Visp (Viège) ilçesine bağlı 5 bin 828 nüfûslu Zermatt köyünde bulunur. Dağın dibinde Riffel Gölü vardır. Köyün Almanca adı “Zermatt”, Fransızca adı  ise “Praborgne” şeklindedir. (Fransızca adı, köyün çok eski tarihlerdeki Latince adı olan “Pratobornum” isminden türemedir)

Alpler’in en yüksek dağlarından biri olan Matterhorn’un yüksekliği 4 bin 478 m’dir. Bu dağ, İsviçre’nin dünyadaki “sembolü”dür ve bu özelliğinden dolayı, dünyanın en meşhur dağlarından biridir. İsviçre’nin en çok turist çeken yeri de bu dağdan ötürü Zermatt köyüdür. Yıllık milyonlarca turist tarafından ziyaret edilmekte, dünyanın çeşitli ülkelerinden insanlar sırf bu dağı görebilmek için bu köye gelmektedirler. “Saat ve çikolata ülkesi” olan İsviçre’nin ürettiği ve dış ülkelere ihrac ettiği tüm saat ve çikolataların üzerinde bu dağın resmini görmeniz mümkündür. Hatta öyle ki, diyelim marketten bir çikolata aldığınızda, onun İsviçre çikolatası olup olmadığını anlamak için üzerinde “Made in Switzerland” ibaresini aramanıza gerek yoktur; çikolatanın üzerinde bu dağın resmini görmeniz yeterlidir.

Bu dağ, Matterhorn, İsviçre’nin “sembolü” olduğu için, İsviçre bu dağı bir “marka “olarak kullanmakta, ürettiği mâmullerin ambalajının üzerine resmini yapıştırmaktadır.

İmdi; bu haftaki sohbetimizin can alıcı sorusu şu: Avrupa’nın, hatta dünyanın en güzel ülkelerinden biri olan İsviçre’nin onlarca doğal güzelliği, hepsi de biribirinden güzel onlarca göl ve şelâlesi, kanyonları, yaylaları olduğu halde, neden hiçbir özelliği olmayan bu kupkuru dağı kendine “sembol” olarak seçmiştir? Hakikaten çok ilginç, değil mi?

Sohbetimizin başında da ifade ettiğimiz üzere, bir ülke, ne kadar fazla doğal veya mimarî güzelliğe, yani simge ve kodlara sahip olursa olsun, bunlar arasından en güzelini ve kendince en önemlisini seçerek, dış dünyada bunu “sembol” (Wahrzeichen) olarak kullanır ve artık o ülke, dünyada, hangisi olduğu bilinen o “sembol” üzerinden tanınır. Seçilen “sembol” üzerinden aynı zamanda, o ülkenin, en çok hangi yönüyle gurur duyup ön plana çıkarmaya çalıştığı da rahatlıkla çözülebilir.

İsviçre mimarî güzellikler, yani “insan eli” eserler bakımından oldukça fâkirdir; değişik veya özgün harhangi bir yapıtı yoktur. Ancak doğal güzellikler bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir.

Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi (Rheinfall) bu ülkededir meselâ. Aynı şekilde, benzer güzellikte olanlarına ancak Amerika kıt’âsında rastlanabilecek olan Via Mala adlı kanyon da bu ülkede, yine Ren Nehri üzerindedir. Bunun gibi, anlatmakla bitiremeyeceğimiz daha pekçok doğal eseri vardır. Fakat İsviçre, bunlardan hiçbirini kendine “sembol” olarak seçmemiş, tercihini Matterhorn adlı bu kupkuru dağdan yana yapmıştır.

İsviçre’nin onlarca doğal güzelliği, hepsi de biribirinden güzel onlarca göl ve şelâlesi, kanyonları, yaylaları olduğu halde, neden hiçbir özelliği olmayan bu kupkuru dağı kendine “sembol” olarak seçmiştir?

Neden?

Neden?

Neden?

* * *

Alpler’in güzel ülkesi İsviçre’nin tam 4 tane resmî dili vardır ve bu anayasanın 4. maddesinde belirtilir. Bu diller Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça’dır.

İsviçre’de hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğü yoktur. Ülkedeki yerli halklar tarafından konuşulan bütün ana diller “resmî dil” statüsündedir; ülkede ne kadar dil konuşuluyorsa devletin de o kadar resmî dili vardır.

İsviçre’de, bir şehirde veya köyde yaşayan halk hangi dili konuşuyorsa, o şehir veya köyün ismi de o dildedir. Bu durum ülkeyi bölmek bir yana, bilakis bölünme gibi tehlikelere karşı bir emniyet sübabıdır. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi, yekdiğerini de bir sığıntı, yabancı olarak görmez. Kimse de aslını inkâr edip kendisini başka bir kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Herkes kendisidir ve üst kimliği “İsviçreli” olmaktır. Bir kantonda veya şehirde halk hangi dili konuşuyorsa, o bölgenin veya kentin resmî dili odur.

İsviçre dış dünyaya karşı en çok da bu yönüyle övünmekte, bütün anadillere özgürlük sağlamış ve tüm kavimler, etnik topluluklar arasında adalet ve eşitliği sağlamış olmasıyla gurur duymaktadır.

İsviçre’nin aslında övünç vesilesi yapabileceği pekçok olumlu özelliği vardır. Dünya haritasında, tarihte hiç savaş yapmamış tek devlet olması, şu anda dünyadaki en zengin ülkelerden ve en refah toplumlardan biri olması, “tarafsız ülke” olarak dünya siyaset sahnesinde rol oynaması, tüm uluslararası kuruluşların merkezinin burada olması, ilk etapta aklımıza gelen önemli özellikler. Fakat İsviçre bunların hiçbiriyle değil, asıl olarak, ülkede konuşulan tüm anadilleri devletin resmî dili yapmış olması, ülkedeki tüm etnik kesimler arasında gerçek kardeşliği, adalet ve eşitliği sağlamış olmasıyla övünmektedir.

Şimdi, “Bunun Matterhorn ile ne alakası var?” diye soruyorsunuz, hiç şüphesiz.

Bu dağın fotoğrafına dikkatlice bakarsanız, ne alakası olduğunu belki kendiniz de çözebilirsiniz.

İsviçre’de bu dağın halk arasındaki lakabı “Zunge” olup, bu sözcük Almanca’da “dil” demektir. Dağa dikkatlice bakınız lütfen: Bu dağ, Matterhorn, tıpkı bir “dil”e benzemektedir.

Bu dağın gerçekte hiçbir özelliği yoktur ve kupkuru bir dağdır. Fakat dağın şekli çok ilginçtir; Matterhorn, tıpkı bir “dil”e benzemektedir ve o dağın eteklerinde yaşayan halk da dağı “Zunge” (dil) diyerek çağırır.

Tam 4 tane resmî dili olan ve bunu anayasasında da belirten, hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğünün bulunmadığı, ülkedeki yerli halklar tarafından konuşulan bütün ana dillerin “resmî dil” statüsünde olduğu, ülkede ne kadar dil konuşuluyorsa devletin de o kadar resmî dilinin olduğu, ülkede doğan her çocuğun ilkokuldan üniversite bitimine kadar kendi anadiliyle eğitim gördüğü İsviçre’ye bundan daha çok yakışabilecek bir “sembol” olabilir miydi ki?

Matterhorn İsviçre’yi hatırlatır, İsviçre de Matterhorn’u.

... ve ikisi, bu ülke ve bu dağ, tüm dünya ülkelerine, tüm insanlığa, kavim ve toplulukların ancak anadilleriyle kimlik sahibi olabileceğini, anadiliyle yaşamayan ve anadilini yaşatamayan kavim ve toplulukların özgürlüğünden ve kimliğinden de söz edilemeyeceğini hatırlatarak, her insanın, kişilik ve kimlik sahibi her bireyin kendi diline sahip çıkması gerektiğini öğretir.

* * *

Matterhorn...

Bir dağ ki, insanların anadilleriyle büyümeleri gerektiğini hatırlatır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, kalbe giden yolun dilden geçtiğini öğretir...

Matterhorn...

Bir dağ ki, her topluluğu anadiline sahip çıkmaya çağırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, kavimlerin ancak dilleriyle var olabileceğini savunur...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden İtalya’ya bakar ve “Sardunca’ya, Furlanca’ya ve Ladince’ye Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Fransa’ya bakar ve “Korsikaca’ya, Oksitanca’ya ve Bretonca’ya Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden İspanya’ya bakar ve “Katalonca’ya, Baskça’ya, Galiççe’ye ve Aranezce’ye Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Britanya’ya bakar ve “Galce’ye ve İskoçça’ya Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Almanya, Hollanda ve Danimarka’ya bakar ve “Frizce’ye Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Norveç, İsveç ve Finlandiya’ya bakar ve “Laponca’ya Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Rusya’ya bakar ve “Karelce’ye, Adiğece’ye, Kabardince’ye, Osetçe’ye, Çeçence’ye, İnguşça’ya, Kalmukça’ya, Mordvince’ye, Çuvaşça’ya, Marice’ye, Tatarca’ya, Udmurca’ya, Başkurtça’ya, Komice’ye, Altayca’ya, Hakasça’ya, Tuvince’ye, Yakutça’ya, Koryakça’ya, İtelmence’ye ve Evence’ye Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Çin’e bakar ve “Moğolca’ya, Uygurca’ya, Tibetçe’ye, Kantonezce’ye, Zhuangca’ya, Buyeyce’ye, Dongca’ya, Tai Lüce’ye, Tai Nüaca’ya, Tai Pongca’ya, Lazahça’ye ve Yice’ye Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Hindistan’a bakar ve “Bengalce’ye, Teluguca’ya, Marathice’ye, Tamilce’ye, Urduca’ya,  Gujaratça’ya, Kannadaca’ya, Malayalamca’ya, Oriyaca’ya, Pencabi’ye, Asamiyaca’ya, Maithilice’ye, Santalice’ye ve Keşmirce’ye Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Pakistan’a bakar ve “Sindce’ye, Belucca’ya, Hunzakutça’ya ve Nagarca’ya Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Gürcistan’a bakar ve “Abhazca’ya, Acarca’ya ve Margalca’ya Özgürlük!” diye haykırır...

Matterhorn...

Bir dağ ki, Alpler’in zirvesinden Türkiye’ye bakar ve “KÜRTÇE’YE VE LAZCA’YA ÖZGÜRLÜK!” diye haykırır...

 

sediyani@gmail.com

FOTOĞRAFLAR:

 

 

 

 

 

 

 

 

≈ SENİ ÇOK SEVİYORUZ CİCİ KIZ ≈

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İbrahim Sediyani amcanın bu yazısına ilk yorumu ben yazmak istiyorum:

Heidi

Maienfeld köyü / İsviçre

Ben de yazıda söylenenlere aynen katılıyorum. Çocuklar anadilleriyle büyümelidirler ve okula gittiklerinde anadilleriyle eğitim almalıdırlar. Çocuk hangi dili biliyorsa, ailesinden hangi dili öğrenmişse o dilde eğitim almalıdır. Yoksa nasıl olur? Bilmediği dilde eğitim verilirse çocuklar öğretmenini anlamazlar ki! O zaman derslerini de çalışamazlar, iyi not alamazlar.

Buradan Türkiye’deki amcalara ve teyzelere sesleniyorum. Siz nasıl olur da çocukların anadillerini yasaklar, okulda onlara başka dilde eğitim vermeye kalkarsınız? Amcalarım teyzelerim! Çabuk bu anlamsız yasaklarınızı kaldırın, insanların anadillerini serbest bırakın. Böyle saçma sapan kanunlar olur mu hiç?

Dedem Alpöhi söyledi bana: Bu güzelim dünyayı, tabiâtı, dağları ve ırmakları, insanları ve dilleri, hepsini Allâh yarattı. Siz nasıl olur da Allâh’ın âyeti olan dillere ve kavmî kimliklere karşı savaş açarsınız? Hiç Allâh’ın âyetlerine karşı savaç açılır mı? Oysa bunların hepsi özgür olmalı, özgürce yaşamalıdır.

Bakın ben henüz anaokuluna gidiyorum. Biraz daha büyüdüğümde, dedemin dediğine göre 500 defa daha yatıp kalktıktan sonra ilkokula başlayacağım. Şimdi öğretmenim dersi bana hiç anlamadığım bir dilde anlatırsa ben onun ne dediğini anlayamam ki. Oysa ben okula birşey öğrenmek için gidiyorum. Her şeyi en güzel de kendi dilimde öğrenirim.

Türkiye’deki amcalara ve teyzelere sesleniyorum. Çabuk bu anlamsız yasakçı sisteminizi değiştirin ve herkese özgürlük verin. Bırakın insanlar özgür göğün altında özgürce yaşasınlar. O zaman kavga da etmezler, birbirlerini de öldürmezler, barış içinde yaşarlar. Barış ve kardeşlikten daha güzel şey var mı? Siz niye buna karşınız hiç anlamıyorum.

Bir de siz insanları düşüncelerinden dolayı hapse atıyormuşsunuz, herkesin aynı şeye inanmasını, aynı fikre bağlanmasını, aynı şeyleri sevmesini istiyormuşsunuz. Bir sürü anne babayı sırf düşüncelerinden dolayı hapse atıyormuşsunuz. Yazık günâh değil mi? Sonra onların çocukları evde anne babasız kalıyor. Boynunu büküp yıllarca annesinin veya babasının yolunu gözlüyor. Niçin? Sırf düşüncesini söyledi diye. Hiç böyle şey olur mu? İnsanlar robot mudur ki hepsi birbirine benzesin. Bir insana bir şeyi zorla kabul ettirmek, zorla sevdirmek olacak iş mi?

Meselâ ben Milka çikolatasını çok seviyorum, bir gün Milka yemesem dayanamam. Fakat arkadaşım Peter öyle değil, o Toblerone çikolatasını seviyor. Şimdi ben ona zorla “Hayır, sen de benim gibi Milka seveceksin, ben hangi çikolatayı yiyorsam sen de onu yiyeceksin” diyebilir miyim? Böyle saçma şey olur mu? Ben Milka yerim, Peter de Toblerone yer ama biz yine de arkadaş kalırız.

Sediyani amcanın bize anlattığına göre sizde “Su küçüğün, söz büyüğün” diye bir deyim varmış. Bence söz de küçüğün olmalı. Çocuklar sizin gibi değiller. Onlar biribirleriyle herşeylerini paylaşırlar; bütün oyuncaklarını paylaşırlar, şekerlerini, çikolatalarını ve dondurmalarını paylaşırlar. Fakat siz hiçbir şeyi paylaşamıyorsunuz? Bakın sizin ülkenizde Kürtler de yaşıyor, Lazlar da yaşıyor, Araplar da yaşıyor, Çerkezler de yaşıyor. Fakat sizde neden herşeyin ismi Türk? Orada sadece Türkler mi yaşıyor? Bu adaletsizlik değil mi? Dedem bize der ki, böyle yapanları Allâh da sevmez.

Siz bakmayın dedemin dağ başında yaşadığına. Çok konuşmaz ama çok bilgili bir adamdır dedem. Dedem bize ilk başta Allâh’ı sevmeyi, sonra toprağı sevmeyi, sonra da insanları, hayvanları ve bitkileri sevmeyi öğretti. Biz böyle büyüdük. Siz ise bunların hepsine düşmansınız. Adaletsizlik yaparak Allâh’ı incitiyor, coğrafî isimleri değiştirerek toprağa ihânet ediyor, dilleri yasaklayarak insanlara zûlmediyor, hayvanlara merhamet etmiyor, bitkilere ve çevreye ise zarar veriyorsunuz.

Türkiye’deki amcalara ve teyzelere sesleniyorum. Çabuk bu yanlışınızdan dönün, ülkenizde barışı, kardeşliği, en önemlisi adaleti tesis edin. İnsanların dillerini yasaklamayın, köylerin ve şehirlerin gerçek isimlerini iade edin, insanları düşüncelerinden dolayı hepse atmayın, inançları gereği taktıkları başörtülerinden dolayı okuldan ve üniversiteden kovmayın.

Biribirinizle kardeş olun, arkadaş olun, dost olun. Bu kadar mı zor? Oysa biz çocuklar sizin gibi değiliz; oyuncaklarımızı paylaşır, oyunları birlikte oynarız.

Söyleyeceklerim bunlardan ibarettir. İnşallâh Sediyani amca yazdığım yorumu beğenir. Gerçi ben henüz anaokuluna gittiğim için onun gibi yazmayı beceremem ama elimden geldiğince bir şeyler yazmaya çalıştım işte.

Hepinize teşekkür ediyor, yazdığım bu yorumu okuyan tüm amcaların ve teyzelerin ellerinden öpüyorum.

Dağlı kızı Heidi.

YAZIYA YORUM KAT

8 Yorum