Masumiyet karinesi ve vicdan

18.02.2011 15:37

Melih Altınok

Masumiyet karinesi bizim ulusalcıların kafasında, bazı ayrıcalıklı zatların yargının soruşturma ve kovuşturma süreçlerinden muaf tutulması anlamına gelir.

Bu yüzden bir general ya da gazeteci, hukuka uygun olarak ve hatta sıradan bir vatandaştan esirgenen bir “özenle” gözaltına alındığında bile yaygarayı kopartırlar.

Sonra gelsin “İnanamıyorum, koca koca adamlara güneş görmeyen odalarda soğuk makarnayı reva görüyorlar yanıııı...” yorumları.

Tecrit mi, kötü muamele mi dediniz?


F-Tipi protestolarında ve operasyonlarında yüzlerce devrimci katledildi, sakat bırakıldı. Gencecik çocuklar hâlâ cezaevlerindeki ranzalarda nöbetleşe yatıyorlar. Nerelerdeydiniz? Nerelerdesiniz?

Polis’in kelepçe bile takmaya çekindiği ayrıcalıklı zatların zeytin ezmesinden mahrum kalmalarına ağıt yakarken, kan kusturulan on binlerce tutuklu ve hükümlüden, her gün toprak altından çıkartılan ölülerimizden, onların çocuklarından, eşlerinden, annelerinden utanmıyor musunuz?

Bu sorulara verecek yanıtları yoktur.

Her zaman yaptıkları gibi manipülasyona başvururlar.

“Ne yani, tecridi mi savunuyorsunuz? İntikam peşinde misiniz?”

Hayır, efendim, nasıl 2000 yılı başlarında, sizler dilinizi içeri tepmişken tecride karşı çıkmışsak, şimdi de karşıyız.

Kimseyi peşinen suçlu ilan ettiğim falan da yok. Ama bazıları gibi, haklarında geçiştirilemeyecek çok ciddi ithamlar bulunan şahıslara, mesleklerini, konumlarını gündeme getirerek, “daha eşit” davranılmasını talep edecek kadar da utanmaz değilim.

Bu soruları dillendirmemin yegâne nedeni, ikiyüzlülüğünüzü, ajitasyonunuzu ifşa etmek içindir.

Ha öncelikleriniz var mı derseniz de, öyle karnından konuşan meslektaşlarım gibi lafı dolandırmadan söylerim elbette.

Eğer iki laf edecek bir mecram varsa, her kelimemi, sahipsiz, nüfuzsuz, sessiz, naçar mağdurlardan yana kullanırım. Vicdanımda mahkûm olmuş, canımıza kastetmeye soyunduklarına inandığım seçkinlerin “huzursuzlukları” tali bir konudur benim için.

Kaldı ki, masumiyet karinesi ancak yargı mercileri için bir zorunluluktur. Vicdanım için böyle bir kriter yok.

Hem zaten bana ya da benim gibilere de ihtiyaçları yok arkadaşların.

Baksanıza, “Tutmayın beni, nerede bu Ergenekon üye olacağım” diye söylenirken telaşla “çıkan” yürüyen merdivenlerden inmeye çalışan TC Halk Partisi Genel Başkanı yanlarında.

Her sözü ve eylemi, Genç Siviller’in “Darbeci Baro” tesbitini doğrulayan baro başkanlarınız da, daha soruşturma süreci bitmemişken zanlılar hakkında “ön beraat kararları” veriyorlar ekranlarda bangır bangır.

Medyada da durum farklı değil.

Türkiye halkının karşı karşıya olduğu en büyük darbe komploları üzerine kelam ederken “barış gazeteciliğinin” zorunlu kıldığı evrensel taraftarlığa uygun davranan meslektaşlarına, “Önce mesleki dayanışma sonra demokrasi” nutukları atan gazeteciler, merkezinde de alternatifinde de çoğunlukta medyanın.

Basının demokrat kalemleri bile korkularından kafalarını kuma gömüp, “Ali’yi tanırım”, “Veli’yle kahve höpürdetirken üstüme sıçratmışlığı olsa da...” türünden sakızları çiğnemekle meşguller.

Gözaltıların ardından medyanın hepinizin yakından tanıdığı isimlerinin birbiri ardına telefona sarılıp deruni sohbetlerde anlattıkları “şantaj gazeteciliğinin” güzide örneklerini bir duysanız, dudaklarınız uçuklar.

Ama birlerinin bizlere yaptığı gibi önüme gelen her türlü duyumu paylaşıp, şu an için yanıt verme olasılığı olmayan insanlara yüklenmek istemiyorum.


Hele bir yargı mercilerinin somut iddialarını dinleyim, ondan sonra konuşacağız elbette.

Bu yüzden şimdilik, Brecht’in Galileo’sundan şu sözlerle noktayı koyalım.


“Hiçbir şey bilmeyen cahildir ama bilip de susan ahlaksızdır.”


Hey gidi ‘Cumhuriyet’

Çocukluğumda evimize giren yegâne gazete Cumhuriyet’ti. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz İsmail Gülgeç’in “Entelektüel Ayı”sıysa vazgeçilmezimdi. Şimdilerde enikonu değişse de, sol tahayyülümde Cumhuriyet’in payı büyüktür.

Sonra köprünün altından çok sular aktı. Örnek aldığım gazetecilerden olan Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim isimli kitabını okuduğum yıllardaysa bambaşka kutuplardaydık gazetemle.

Hafta başında Cumhuriyet yazarı Şükran Soner’le birlikte katıldığımız bir programda, tartışmamıza es verdiğimiz anlarda eski günler geldi aklıma.


Ergenekon ve balyoz sanıklarını cansiperane savunurken dava süreçleri hakkındaki en bayat haberlerden bile bîhaber olan ancak buna rağmen yorum yapan; pozitivist, ilkokul düzeyinde toplumsal gerçekçilik kalıbına sıkışıp kalmış bir profil vardı karşımda.
Daha sonra programın kaydını izlerken, Şükran Hanım’ın konuşmaları sırasında ara ara ellerimle yüzümü kapadığımı fark ettim.

Belki size de oluyordur, ekrandaki insanlar saçmaladıklarında, zor duruma düştüklerinde, sıkıştıklarında onların yerine utanırım, kızarırım.

Kalp kalbe karşıymış, Cumhuriyet’i o yıllarda bana sevdiren ağabeyim Orhan aradı programdan sonra. Ardından bir süre karşılıklı susacağımız şu cümleyi kuruverdi:


“Melih yıllar önce elimizden düşürmediğimiz Cumhuriyet’i hatırlıyor musun...”


melihaltinok@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim