1. YAZARLAR

  2. Mustafa Özcan

  3. ‘Masum kaynak’
Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Masum kaynak’

A+A-

Muhammed Hüseyin Fadlallah, siyasi olarak ne gelenekçi ne de tam anlamıyla devrimciydi. Daha doğrusu, İran devrimine başta destek vermekle birlikte zamanla velayet-i fakih meselesinden dolayı bu desteğini kayıtlı ve şartlı hale getirmiştir. Dolayısıyla Fadlallah nev-i şahsına münhasır bir Şii din adamıydı. Bu önemli bir yönüydü. İkinci olarak, Şia içinde tecdit ve tashih çizgisini ve akımını temsil ediyordu. Bu anlamda, Musa Musavi gibi köklü tashihçilerden olmamakla birlikte kısmen de olsa Şia rivayetlerindeki bazı tezleri reddetmiştir. 'Tatbir' denilen Kerbela ve Muharrem günlerinde dövünmelere karşı çıkmış ve bunların dinle ve mezheple bağlantılı olmadığını söylemiştir. Belki bir başka önemli husus, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer'le Hazreti Fatıma'nın ilişkisi üzerine Şii algısını tashih etmesidir. Bilindiği gibi, Hazreti Ali ile Hazreti Ömer arasında müsaharat ilişkisi vardır. Hazreti Ömer de sihriyetle ve izdivaçla da olsa Ehl-i Beyt'le bağlantılı olmak istemiş ve bunun için Hazreti Ali ile hısım olmuştur. Lakin Şii kaynaklarında Hazreti Ömer zalim olarak tasvir edilmiş ve zulmünün göstergelerinden biri olarak da Hazreti Ömer'in Hazreti Fatıma'ya saldırdığı ileri sürülmüştür. Buna göre, Hazreti Ömer gazaplı bir biçimde hamile olan Hazreti Fatıma'yı itmiş kakmış ve sonuçta kapı menteşesine sıkışan Hazreti Fatıma yaralanmış ve bebeğini düşürmüştür. Şiiler Hazreti Ebubekir'e Fedek meselesinden dolayı Hazreti Ömer'e de bu meseleden dolayı gücenir veya kızarlar. Fadlallah, Şiilerin itimat ettiği bu rivayeti reddetmiştir. Dolayısıyla burada dirayet ve muhakeme yoluna gitmiş ve akıl ve mantık süzgecinden geçirerek dilden dile dolaşan ve kitaplara geçen bu rivayetleri tekzip etmiştir. Bu anlamda, Ali Şeriati'nin ulema tipidir. Ali Şeriati bir biçimde Fadlallah'ın aydın tipini temsil ederken o da Şeriati'nin fakih tiplisidir. Tarihi Şiilik ile Hazreti Ali'nin anlayışını temyiz etmeye çalışmıştır.

Bu bağlamda, fakih-i mutedil olarak anılmaktadır. Yani ılımlı bir fakih olarak anılmaktadır. Esasında fakih demek zaten dinamik ve tecdide açık alim profilini akla getirmektedir. Ortak alan noktasında açık görüşlü ve açık gönüllü olmuştur. Bu bağlamda, Michael Aun gibi Hıristiyanlar da Fadlallah'a taziyede bulunmuşlar ve ortak bazı değerleri paylaştıklarını söylemişlerdir. Dolayısıyla Fadlallah, Şia dışından da, dini düşüncenin dışındaki akımlarla da diyalog kurabilmiş ve onların saygı ve ihtiramını kazanmıştır. Zaten en önemli kavramlarından birisi diyalogdur ve Kur'an'da diyalog adı altında bir de eser kaleme almıştır. Bu anlamda diğer Şii müelliflerde görülen takrip yerine daha ziyade teknik hatta dini olarak hivar/diyalog kavramını yeğlemekte ve kullanmaktadır. Fadlallah'ın en önemli özelliklerinden birisi de düşüncelerini Kur'an ekseni üzerine oturtmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Temmuz Savaşından sonra molozlar altında ziyaret ettiğimiz mekanında bir rahle üzerinde Kur'an görülüyordu. İran Devriminden önce kaleme aldığı veya derslerinden derlenen Min Durusi'l Kur'an adlı kitabında Kur'an-ı Kerim'i 'masum kaynak' olarak değerlendiriyor. Bu önemli bir yaklaşım. Bu zımni olarak masum imamlar doktrinine bir itirazdır. Elbette hadisleri reddetmiyor lakin kaynak olma açısından değil de sübut açısından Kur'an ile Sünnet arasında fark olduğunu belirtiyor. Yoksa, sünnetin delil olmasını reddetmiyor. Lakin Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın mahfuziyeti altında olduğunu ve tağyir ve tebdil anlamında beşer eli değmediğini ifade etmektedir. Masum Kaynak kavramı bana Gazali'nin Masum İmam kavramını hatırlattı. Gazali Talimiyye olarak anılan Batinilerin hakikate götüren gizli bilimlerin kaynağının masum imam olduğu yönündeki iddialarını ve tezini reddederken Hazreti Peygamberin vefatıyla birlikte elde tek bir masum imam kaldığını ve onun da Kur'an-ı Kerim olduğunu savunmuştur.

Edgar Morin gibiler Batı'nın post Hıristiyanlık dönemine girdiğini söylemektedir. Bununla birlikte, iman açısından Hıristiyanlığı terk etse bile Batı hala kültürel anlamda ve şuuraltında Hıristiyandır. Bundan şüphe edilemez. Hatta biz nasıl Müslüman olarak Batı kültürünü yaşıyoruz ve bazılarımız bu kültüre teslim olmuşsa geçmiş dönemlerde de içimizdeki gayri Müslimler İslam kültürüyle meşbu idiler. Yusuf Karadavi de Mekrem Abid gibilerin kültürel anlamda Müslüman olduklarını ifade etmiştir. Keza Fadlallah da benzeri ifadeleri kullanmıştır ve Hayat Atiyye gibi Lübnanlı Hıristiyan bayanlar da bu kategoriye girmektedir. Kültürel açıdan Müslüman olan Hıristiyanlar aslında ortak yaşamın ürünüydüler. Batılılar gelmeden Müslümanlarla gayri Müslimler kendi aralarında bir düzen kurmuşlardı. Birlikte yaşayıp gidiyorlardı. Bu düzen İslamiyetin onlara verdiği bir statü ile mümkün olabilmiştir. İşte Batılılar şarka saldırdıklarında bu birlikte yaşam köprülerini yıkmışlardır. Yoksa bunu yıkan İslamiyet ve Müslümanlar olmamıştır. Bu köprüleri yıkanlar ise kendi ellerinin kazandığından dolayı yine de Müslümanları suçlamaktadırlar. Bu da işin başka boyutudur.

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT