1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Mahçupyan: Yeni Türkiye, Yüzyıllık Bir Parantezi Kapatıyor
Mahçupyan: Yeni Türkiye, Yüzyıllık Bir Parantezi Kapatıyor

Mahçupyan: Yeni Türkiye, Yüzyıllık Bir Parantezi Kapatıyor

Mahçupyan’a göre, "Yeni Türkiye, yüzyıllık bir parantezi kapatıyor. Vesayet rejimini, hilkat garibesi haline getirilmiş olan bir batılılaşma, modernleşme hamlesi geride kalıyor. Şimdi daha otantik, tabandan gelen bir dönüşüm yaşanıyor."

A+A-

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, en yakınındaki danışman kadrosuna, yani "A Takımı"na sürpriz bir isim eklendi, Ermeni yazar Etyen Mahçupyan. Mahçupyan, Başbakan’ın teklifini kabul etmesinin nedenlerinden birini, “Hiçbir düşüncemi değiştirmeden veya kafamda soru işareti taşımadan aynen tekrarlamaya devam edeceğimden emin olduğum bir insan kendisi” olarak tanımladı. Etyen Mahçupyan, Hükümetin ve İmralı’nın çözüm isteğinin açık olduğunu ama Kandil’in tutumunun bu doğrultuda olmadığını söyledi. Al Jazeeera'nin sorularını telefonla yanıtlayan Mahçupyan’a göre “Kürtler için de başkaları için de bundan daha iyi bir Hükümet bulma ihtimali yok”. 

Size danışmanlık teklifi gelmesini neye  bağladınız?

Bir hukukumuz var zaten Ahmet Davutoğlu ile. Kendisi hep benim çok beğendiğim bir akademisyen oldu. Seneler öncesinden de kendisinin bana bir beğenisi vardı. Bu öznel kısmı. Dışarıdan bir değerlendirme yapmam gerekirse, benim dışımda birine yapılsa da şöyle bakardım; şu anda Türkiye’nin Başbakanı çok kritik bir yük taşıyor, büyük bir dönüşüm sürecinin içindeyiz. Gündelik faaliyet o kadar yoğun ve ağırlıklı ki ufka bakmayı zorlaştıran bir tablo var. Böyle bir durumda Ahmet Davutoğlu gibi entelektüel zemini derinlikli olan birinin bir beslenme ihtiyacı olduğu çok açık. Bunu sırf benimle yapmasını da doğru bulmuyorum, ileride çeşitlenmesinde yarar var. Bence bu ihtiyacı kendisi de biliyordu, ilk tercihi benimle yaptı.

Daha önce “Bu teklifi reddedemezdim” demenizin nedeni bunlar mı, başka unsurlar da var mı?

Birincisi Ahmet Davutoğlu’ndan gelmesi, hiç bir düşüncemi değiştirmeden veya kafamda soru işareti taşımadan aynen tekrarlamaya devam edeceğimden emin olduğum bir insan kendisi. Bir de dönüşüm beklentisi ve onun verdiği sorumluluk. Bence hangi siyasetçiden gelirse bu teklif, mezhebinize uyduğu sürece bunu reddetmemeniz lazım.

Ermeni olmanızla bir ilgisi var mı? 1915 olaylarının yıl dönümü yaklaşırken Ermeni meselesi ile ilgili bir katkınız olur mu?

Eğer bir Kürt seçseydi, Kürt meselesinde tabii ki etkisi olurdu, Alevi seçseydi etkisi olurdu. Benim de tabii ki Ermeni meselesinin serencamı içinde bir etkim olur. Ama Ermeni meselesi Türkiye’nin en önemli meselesi değil. Şu anda ülke gündeminde ortalarda yer alan bir konu. Etkim de birincil derecede olmaz. Ayrıca benim Ermeni cemaatini temsil etme gibi bir yetkim yok zaten, burada esas aktör Ermeni Cemaati’nin kendisidir, Ermeni Diasporasıdır, bu oluşumlardır. Onların aktörleşmesiyle bir diyalog ortamı veya başka bir evreye geçilecek. Benim yapacağım şey, ancak şu andaki kısıtlı durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin elindeki insanları değerlendirmek olabilir.

Aralarında Ermenilerin de olduğu bazı isimlerden tepkiler de geldi...

Bu Cemaatçi yapı, eski ve zararlı bir yapı. Herkesin kimliğinin içinden davranmasını beklemek bir anlamda ırkçı da bir tutum. Siz karşınızda bir Süryani var diye Süryani gibi davranmasını isterseniz, Ermeni var diye ille Ermeni gibi davranmasını isterseniz, bu bütün o demokratik söylemlere ters bir tutum. Ben zaten tek bir kişiyim, hiç bir zaman çok Cemaat’in içinde olmadım, bundan sonra daha fazla olmak diye bir niyetim de yok. Ama tabii ki tarihsel olarak da sembolik olarak da anlamlı. Bu kayda geçecektir ama bu anlamı benim nasıl kullanacağımı belirlemiyor bu durum. Ben bunun üzerine bir şey inşa edecek değilim.

Âkil insanlar grubunun da bir üyesi olarak çözüm sürecindeki aktörlerden birisi de sizsiniz. Hükümet son olarak, “Çözüm sürecini, bir süre daha ihtiyatlı ele alacağız” noktasına geldi. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir tıkanma yaşanıyor ve bu tıkanma aynı zamanda bir psikolojik arka plana da sahip. Son dönemde taraflar fazlasıyla konuşuyordu, hatta konuşulmayan hiçbir şey kalmadı noktasına gelinmişti. Tüm bunlara rağmen 6-8 Ekim olaylarının yaşanması, psikolojik bir kırılma yarattı. Hem Hükümet içinde, hem Ak Parti içinde hem de islami-muhafazakar kesimin içinde bu yaşanıyor şu anda. Bir aldatılmışlık hissi var. Bununla beraber olaya devam etme arzusu ve enerjisi eskisi gibi güçlü değil. Yani “Gerçekten birlikte yürünecek bir partner var mı?” sorusu yeniden soruluyor. Burada tamir edilmesi gereken bir durum var ve tamir edecek olan da Kürt siyasi hareketi olacak. Bu olay yeniden restore olana kadar bu psikolojik kırılmayı aşmak zor. Öte yandan bu psikolojik kırılma var diye, hükümetin atalete düşmesi de büyük sorunlar yaratır.

Süreç başlarken, bu kırılmaların yaşanacağı bilinmiyor muydu?

Dışarıdan bir yorumcu olarak bakıyorum, bu psikolojik bir söylem. Hükümet karşı tarafa, “Eğer beraber yürüyeceksek aklını başına al, doğru dürüst davran” mesajı veriyor. Bunun operasyonu nasıl olacak diye bakınca bunun Öcalan üzerinden olacağını düşünüyorum. Öcalan bu mesajı başka bir söyleme bir şekilde tahvil edecek ve oradan yine kendisini güçlendiren bir hamle yapacak. Bence şu anda Hükümetin tutumu, Öcalan’ın da önünü açan bir tutum olabilir.

Bir yandan Öcalan da beni “araçsallaştırmayın” mesajı veriyor. O’nun da bir beklentisi yok mu sizce?

Öcalan’ın söylemi de stratejik bir söylem. Hükümetin söylemi de şu anda aslında, “Bir şey bekliyorum, sana bir şey söylüyorum” mesajı. Kendi tabanını da teskin eden bir mesaj. Ben çözüm sürecinin duraklaması diye bir ihtimal görmüyorum. Hükümet kendi önündeki bu partnerden, HDP-PKK çizgisinden çok emin değilse, kendi başına kalmış gibi hissederse bu çözüm sürecini hızlandırabilir de.

Sizce Hükümet’in bugüne kadar attığı somut adımlar, silahlı bir örgütü ikna etmek için yeterli mi? Hükümete düşen ne burada?

Üzerinde anlaşılan o yol haritası önemli. Hükümet ilk başta karar verilen birinci adımın gerçekleşmesini istiyor, silahlı grupların dışarı çıkmasını ve orada silah bırakmalarını. İşte o noktada soru işaretleri var. Ortadoğu böyle olduğu sürece, PKK nasıl tam olarak silah bırakacak? Belki bu gerçekçi değil ama en azından Türkiye’ye yönelik olarak bakışının değişmesi sağlanabilir ve Türkiye buna bir miktar göz yumabilir. O noktadan sonra bir geri dönüş programı var, o insanların sosyal hayata katılımı gündemde. Tüm bunların kendisini Anayasa’da bulacağı bir süreç olacak. 30 yıllık bir meselenin, 1-1.5 senede başka bir evreye taşınması mümkün. Ama tabii isteniyorsa.

Bence Hükümet’in isteği çok açık. PKK tarafının ise isteyip istemediği belli değil. Rojava olayı bunun çok kırılgan olduğunu gösterdi. O zaman da Hükümet şunu düşündü, “Rojava’da bir şey olunca çözüm süreci durabiliyorsa eğer, o zaman İran’da da Irak’ta da her an bir şey olabilir. Biz tüm bunların sorumluluğunu çözüm sürecinin üzerine yıkabilir miyiz? Hayır”

Eğer Kürtler, PKK gerçekten de Ortadoğu coğrafyasındaki tüm Kürtlerin sorununu tek bir hamlede çözecek bir çözüm istiyorlarsa o zaman çok başka türlü davranmaları gerekiyor. Mesela çok daha önceden PYD’nin Türkiye ile birlikte yürümesi gerekirdi. Sıkıştığınız zaman Türkiye’yi yanınıza isteyecekseniz, sıkışmadan önce birlikte hareket etmeniz lazım. PKK-PYD bunu yapmadı, kendisine çok fazla güvendi, istediği gibi olmadı. Şimdi geri dönüp çözüm sürecini baltaladı.

HDP de Hükümetin verdiği sözleri tutmadığını savunuyor. Hasta tutuklular, Terörle Mücadele Kanunu bu noktada verilen örneklerden bazıları…

Bunlar eşdeğer alanlar değil. Abartarak yorumlar yapılıyor. Hasta mahkumların bazıları çıktı, bazıları çıkmadı. Son kanuna bakıyoruz, evet ortada gerçekten kamusal düzen diye bir mesele var. PKK haraç topluyor, topraklara el koyuyor, insan kaçırıyor. “Bu böyle devam etsin, biz burada kendi hakimiyetimizi kuralım, Hükümet de adım atsın” diye beklemek de çok mantıklı değil. Ters taraftan bakarsak da Hükümetin de PKK’nın böyle bir arzusunun olduğunu öngörmemesi gerçekçi değil. Birbirlerini anlayan, tanıyan ve birlikte geri adım atabilecek iki aktöre ihtiyaç var aslında. Bu bir niyet meselesi yani, herkes üzerine düşenleri yapmaya hazır olup olmadığına bakmalı.

Sizce Hükümet hazır mı?

Bence Hükümet, sonuna kadar gitmeye hazır. Kürtler ve başkaları için de bundan daha iyi bir Hükümet bulma ihtimali yok. Kürt meselesinin her boyutuyla çözülmesine hazır olan, yeter ki şartlar olgunlaşsın diyen bir Hükümet var. Birkaç sene önce valilerin seçimle gelmesinden söz ediliyordu. Nereye kadar gidebileceğini hayal edebiliriz meselenin. Yeter ki Türkiyelilik üzerinden, bir bütünlük içinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları ve demokrasisi içinde çözümlere hazır olunsun. PKK’nın, anlaşılır nedenlerle, bu döneme yeteri kadar hazır olmaması durumu var.

Karşı tarafı üçe bölersek eğer, İmralı-Kandil-HDP olarak. Hangisi daha hazır sizce?

İmralı görünüyor. İmralı bunu yönetiyor ve ufku diğerlerinden çok daha fazla, global dünyanın ufkuna yakın. İmralı, Kandil’den mütevellit uygulamaların çok da taşınabilir olmadığının farkında. Aslında hepsi farkında ama elimize güç kullanma imkanı gelince bunu kullanmamaya alışkın değiliz biz. Oysa PKK bunu çok zorlarsa, önümüzde bir Kürt-Kürt savaşı var. Esas çelişki devlet ile PKK arasında olmaktan çıkıyor. Kendi insanıyla savaşan bir özgürlük hareketi olmaz. Burada bir sıkışma var. Bunu İmralı da Kandil de görüyor ama Kandil’de çok katmanlı bir yapı var.

Kandil'in yereldeki kadroları yani alt kadroları bugüne kadar bir bağımsızlık fikri etrafında beklemiş. O insanlara, “ne idüğü belirsiz bir barış” sunuyorsunuz. “Barış gelecek, ondan sonra siyaset yapacağız, insanları ikna edersek de burayı yöneteceğiz” diyorsunuz. Ama ya ikna edemezseniz? Böyle bir şeye entelektüel, sosyolojik ve psikolojik olarak hazır değiller. Kendi sosyolojinizi bu hale getirmiş durumdasınız Kürt siyasi hareketi olarak. Şimdi o sosyoloji, bir serseri mayın olma eğilimi taşıyor. Sivil toplumun ve dolaylı olarak hükümetin desteğine muhtaçlar. Bütün bunlar da anlaşmaları ve geri adım atmamaları halinde mümkün. 6-8 ekim olayları, bunu mahvetti. O yüzden de tarihsel olarak günahı büyük.

Gerçekçiliğin altını çizdiniz. Her ne kadar Öcalan bunu dile getirmiyor denilse de Kürt cephesinde sürecin final yapmasıyla birlikte Öcalan’ın özgür kalacağı beklentisi var. Sizce bu mümkün mü?

Acaba Öcalan özgür kalmak istiyor mu? Özgür kalsaydı bu kadar etkili olabilir miydi? Bence hayır. Öcalan’ın cevabının da hayır olduğunu düşünüyorum. Öcalan kendi gücünün konsolide olduğu ve istediği gibi davranabileceğinin garantisinin verildiği bir ortamda, çözümün o noktaya geldiği bir ortamda özgür kalmak isteyebilir. Ama biz şu anda o noktayı hayal etmekten çok uzağız. Öyle bir noktaya geleceğiz ki Kürt meselesi diye bir şey kalmamış olacak, Öcalan’ın hapiste kalması garabetleşecek. Ancak o zaman Öcalan özgür kalabilir ve gücünü sürdürebilir. Şu anda serbest olsa, ağırlığını kaybederdi. Yol haritası üzerinde anlaştıktan hemen sonra bu olaylar olup 40 kişi ölüyorsa, daha Türkiye’ye Öcalan’ın serbest kalmasını kabul ettirmeniz mümkün değildir. Öcalan’ın serbest kalma ihtimali vardıysa bile PKK stratejisi bunu kendi eliyle yok ediyor. Ama ben koşullarının rahatlatılması gerektiği fikrindeyim.

Âkillerle ya da toplumun başka kesimleriyle görüşmesi gibi mi?

Şimdi, Öcalan ile görüşmek çok popüler bir istek haline geldi. Niye görüşmek istiyor ki insanlar? Bu bana çok anlamlı gelmiyor. Tersi doğru; Öcalan kiminle görüşmek istiyorsa görüşebilmeli. Bu, çözüm sürecini olgunlaştırır.

Son dönemde sol kesimde “Otoriterleşen bir Hükümet ile Kürt meselesini konuşmak doğru değil” tartışması yaşanıyor. Siz nasıl bakıyorsunuz bu tartışmaya?

Ak Parti hiçbir zaman otoriter bir parti değil. Son düzenlemelerine bakın, içinde hem demokratikleşme unsurları var hem otoriterleşme. Hiçbir zaman tam olarak demokrat değildi ama tam olarak otoriter de değildi. Şu anda da otoriter değil. Sol cenah denen insanlara bakıyorum, hiçbiri demokrat değil zaten, otoriterlikten besleniyorlar. Kürt hareketi ise zaten yapısı gereği tamamen otoriter zihniyet üzerine şekillenmiş. İnsanların özgürlük talep etmesi onları demokrat yapmıyor. Otoriter insanlar da özgürlük talep eder. Türkiye’de demokrat bir siyasi aktör iki tarafta da yok ama demokratlaşan bir süreç yaşıyoruz.

Yeni dönemin sloganı daha çok “Yeni Türkiye”. Siz ne anlıyorsunuz “Yeni Türkiye” denince?

Türkiye, yüzyıllık bir parantezi kapatıyor. Vesayet rejimini, hilkat garibesi haline getirilmiş olan bir batılılaşma, modernleşme hamlesi geride kalıyor. Şimdi daha otantik, tabandan gelen bir dönüşüm yaşanıyor. Açılımların, AB üyeliğinin getirdiği bir norm sıçraması var. İnsanlar şimdi neyin doğru olduğunu biliyorlar. Şimdilik yapmıyorlar ama giderek daha da fazla buna doğru ilerliyoruz. Yeni Türkiye, benim hayalimde varılacak olan noktadır. Kolay değil, bunun sancılarını çekiyoruz. Hiçbir tek referans, yeniyi kurmaya yeterli değil. Ne İslamiyet ne Anadoluluk ne de Osmanlı üzerinden kurabilirsiniz. Bunların içinden bir sentez üretmeniz lazım ve bu sentezin yeni normlarla buluşması lazım. Buna hazır olan bir halk var. Ama hala toplum yok. Yeni Türkiye’de cemaatler dünyasından toplum haline geçeceğiz. Bürokrasi normalleşecek, sivilleşecek, devleti özgürleştirecek. Hala bir tıkaç olarak duruyor, zaman içinde evrim geçirecek. Tüm bunlar yaşanırken Ak Parti’ye yönelik bir hazımsızlık olduğu için zikzaklarla ilerliyoruz.

Gonca Şenay/ Al Jazeera

HABERE YORUM KAT