‘Mahallemizin, İktidarı Tankla Çalan Yeni ‘Horoz’ Generali!’

29.07.2013 20:39

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

General Abdulfettâh el’Sisî..

Mahallemizin yeni darbeci ve iktidarı tankla çalan, kaatil ve ‘horoz’ generali..

Onu daha bir ilginç yapan birkaç özelliği var..

1- Dindar birisi olarak tanınıyordu. Hattâ, eşinin şer’î gereklerin de ötesinde, peçeli olduğu bile söyleniyordu.

2- Mısır ordusunun başına, Mareşal Huseyn Tantavî’nin yerine,  bizzat Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî tarafından getirilmişti.

3- Ve, sonra kendisine itimad edip o mevkie getiren kişiye hıyanet edip, onun yerine iktidara geçmeyi, -‘hıyanetsiz iktidar sahibi olmak kolay değildir..’ sözünü doğrulamak istercesine-.. iktidar mücadelesinin vazgeçilmez gereği olarak gören bir kişi olması..

4- Kendisine güvenen makamdakileri, ‘devletin, ülkenin ve halkın geleceğini tehlikeye düşürdükleri’ni delil göstererek, eline emaneten verilmiş olan verilmiş olan silahı, milletin seçtiklerine ve millete doğrultarak iktidardan uzaklaştırıp, o devirdiği kişi veya kadroları ağır şekilde suçlamak için bir kampanya başlatan ve kendi iktidarında ‘devlet, ülke ve halkın bütünlüğü’nü daha bir tehlikeli şekilde tahrib edip, ele geçirdiği iktidarı korumak için her türlü yalan, entrika ve kan dökmekten kaçınmayan bir diktatörlere dönüşmesi..

Ve, müslüman toplumların yüzyılında bu gibilerin sayısı o kadar çok ki..

Önceleri hemen hepsi de, iktidardakilerin yakınında olmanın gurur ve gücünü taşıyorlardı. Sonra, o gücü, kendilerini o makamlara getirenlere hıyanet etmekte kullandılar.

Bir alman yazarının, ‘Almanya’da askerî darbe olmaz.. Çünkü, kanûnen yasaktır!.’ şeklindeki sözünü, müslüman coğrafyaları için tekrarlayacak olsak, müthiş bir ironi teşkil edeceği açıktır. Çünkü, müslüman coğrafyalarında, ‘kendi halklarına hainlik eden ve kendi ülkelerinin işgalcileri durumunda gözükmekten utanmayan ordular’ örnekleri o kadar örnekleri o kadar çok ki..

Kendi ülkelerinin işgalcisi durumundaki ordular

ve gücetaparlık örneklerinden birkaç kesit..

Son yüzyılımızdan -herbirisi benzer gerekçelerle sahneye ‘büyük kurtarıcı’ olarak fırlayan- bir kaç örneği hemen hatırlayabiliriz: 

Önce mekan açısından en yakınımızdan..

1916’da, Osmanlı Veliahdi (geleceğin padişahı olarak resmen belirlenen kişi) olan Şehzade Vahiduddin’in ‘seryâver’i (başdanışmanı) olarak, onun Almanya ziyaretine katılan kimdi, hatırlıyor musunuz? Daha sonra, o seryâveri olduğu ve kendisine güven verdiği kişi, Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine 6 ay kala, taht’a geçince, artık ağır bir yenilgiyle tamamlanmak üzere olan bir acı sonuçla karşılaşmış ve kucağında bir ateş topunu bulmuştu.

O eski seryâver ise, Filistin’de ingilizlere yenilen ordusunu başsız bırakıp izinsiz olarak geldiği İstanbul’da, Harbiye Nâzırı (Savaş Bakanı) ve de -Enver Paşa gibi-, Saray’a dâmâd olmak için kulis faaliyetleri içindeydi.

Ve sonra.. O Padişah tarafından, ülkenin o ağır yenilgi ve mütareke şartları içinde ortaya çıkan karışıklıkları bastırmak için, ‘Paşa, memleketi kurtarabilirsin..’ şeklindeki güven beyanıyla Anadolu’ya gönderilecek ve o da, 1922’de savaşın son ânına kadar, Sultan’a bağlılık yeminlerini tekrarlayacaktı. Ama,  Lozan Andlaşması’nın yapılabilmesi için, Osmanlı Hanedanı’nı safdışı edilmesini şart koşan emperyalist güçlerin dayatmasını görünce.. Tereddüt etmeksizin ve kazanılan zaferin de etkisiyle etrafında, ismi etrafında oluşturulan karizmatik gücün de sevkıyle, Padişah’ı ve 600 yıllık hanedanını tarihin deposuna atıvermiş ve o geçmiş tarih devirlerini, en ağır ve hâlâ da sürmekte olan ağır tahrib kampanyalarıyla aşağılamış ve kendisini de fiilen Ankara Sultanı ilân edip, Sultan’ların saraylarına yerleşmiş, oralarda ölmüştü.

*

Biraz uzaktan, Pakistan’dan bir diğer örneği de hatırlayabiliriz.

1947’de kurulan Pakistan devletinin ilk yılları tabiatiyle, büyük sıkıntılar, iç çalkantılar ve karışıklıklar içinde geçti.. Ve nihayet, (Doğu Pakistan /Bengal/ bugünkü- Bangladeş)’den, İskender Mirza, 1955 yılında Devlet Başkanlığı’na getirilmişti, Meclis kararıyla.. Ancak, siyasî karışıklıklar devam edince, sıkıyönetim ilân edilmesi gerekti. İskender Mirza, Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Mareşal  Eyyub Khan’ı getirmişti.

Eyyub Khan da birkaç ay sonra, İskender Mirza’yı ala-aşağı etti ve iktidarı ele geçirdi..

Bu hadiseden 15 sene geçmekteyken, bu kez de Pakistan’da seçim yoluyla iktidara gelen Zulfiqar Ali Butto, ordunun başına General Ziyâ-ul’Haqq’ı getiriyor ve amma o da, 1977 yılında Butto’yu devirip, idâm ettiriyordu.

O hadiseden 20 yıl sonralarda ise, seçimle işbaşına gelen Muhammed Newaz Şerif, General İslam Beğ’i ordunun başından uzaklaştırıp, General Perwiz Muşerref’i Genelkurmay Başkanlığı’na getiriyor ve o da iki sene geçmeden, 1999’da Newaz Şerif’i bir askerî darbe ile iktidardan uzaklaştırıp idâma mahkûm ettiriyor, sonra da Arabistan’a, 9 yıl sürecek bir sürgüne gönderiyordu. 14 yıl geçtikten sonra, Newaz Şerif  şimdi, seçim yoluyla, yine Başbakan.. Ve şimdi de, ele geçirdiği iktidar makamından Pakistan halkını ve ülkesini haksız olarak 9 yıl darbe ile yöneten General Perwiz Muşerref ise, hapiste ve  idâm talebiyle yargılanıyor. Rakibi etkisiz hale getirmekte kullanılan ilkel bumerang silah veya düzeneğinin, dönüp onu kullanan kişiyi de vurması gibi bir hal..

*

Irak’da son yarım asır boyunca yaşananlar da ibretlik..

Irak’daki bir ilginç durumu da hatırlayalım..

1958 yılı Temmuzu’nda, Irak’ın 14 yaşındaki kralı Faysal ile, asıl iktidarı elinde bulunduran Veliahd Prens Abdulillah ve Irak Sadrâzamı Nurî Said Paşa (ki, eski bir Osmanlı subayı olan bu zât, Irak’da 40 yıla yakın süre ingilizlerin has adamı olarak biliniyordu), Ankara’da beklenirlerken.. Irak’da o gece kanlı bir askerî darbe ile Kral ve Veliahd’in ve etrafındaki bütün yakınlarının öldürüldükleri anlaşılmıştı. Nurî Saîd Paşa ise, kadın kılığında, çarşaf içinde gizlendiği bir evde, üç gün sonra yakalanmış ve bir arabanın arkasına bağlanıp, canlı canlı Bağdad sokaklarında süründürülerek, korkunç şekilde öldürülmüştü.

Darbeyi yapan, General Abdulkerîm Qaasım idi.. General Qaasım, Saray Muhafız Birliği’nin komutanı idi ve o gece, Saray etrafında normal olmayan bir askerî hareketlilik gözlendiği Veliahd Abdulillah ve Nurî Said Paşa’ya bildirildiğinde, onlar, ‘Başında kim var?’ diye sormuşlar ve ‘General Abdulkerîm Qaasım..’ cevabını alınca rahatlamışlardı..

Gen. Abdulkerim Qaasım ise, 5 yıllık bir diktatörlükten sonra, Şubat 1963’de, General Abdusselahm Ârif’in yaptığı bir askerî darbe ile bombalandığı sarayından canlı olarak çıkması üzerine, hemen, yıkıntıların arasında oturtulduğu bir sandalye üzerinde, kısa bir yargılamayı takiben, tv. den de canlı olarak yayınlanan bir şekilde, kurşuna dizilmesiyle hayatını noktalıyordu.

Halbuki, Gen. Abdulkerîm Qaasım, bu şekildeki öldürülmesinden iki gün önce bir fransız gazetecisine verdiği mülâkatta,  ‘muhtemel bir darbe tehlikesinin olup olmadığı’ sorusuna, ‘ben ayağımı yere sıkı basarım..’ diye karşılık vermişti.. (Bu vesileyle, Tayyib Erdoğan’a da bir hatırlatma: Geçen hafta, Bingöl Havalimanı’nı açılışında yaptığı konuşmada, tıııııpkı 50 yıl öncelerdeki Qaasım gibi, aynı kelimeleri kullanarak,  ‘Biz ayağımızı yere sıkı basıyoruz..’  demişti. Bu gibi kesin kararlı ve iddialı beyanlar, insanların basiretlerinin bağlanmasına da sebeb olabilir.)

Abdusselâm Ârif ve Abdurrahman Ârif kardeşlerin beş yıllık yönetimlerinden sonra, Baas Partisi, General Hasan el’Bekr ve yeğeni Saddam Huseyn  liderliğinde, ülkenin gelecekteki 35 yılına el koyacak bir kanlı darbeyle işbaşı yapacaklardı.

*

Afganistan’da da aynı kanlı iktidar oyunu..

Afganistan’da, 1933’den 1973’e kadar ülkeyi tam 40 yıl, Sovyet Rusya’ya da, kapitalist Batı’ya da eşit imtiyazlar vererek saltanat süren ve ülkesini dünyanın en fakir ve en cahil ülkelerdinden birisi olarak tutmayı ‘başaran’, yöneten M. Zâhir Şah, İtalya’da bir resmî ziyarette iken.. Dâmâdı ve Başbakan olan M. Dâvud Khan, bir saray darbesi yapıyor ve ülkede sözde bir Cumhuriyet rejimi ilan ediyordu, saltanatçı yapının üzerinde..

Aradan 5 yıl geçmekteydi ki, Nisan-1978’de,  Dâvud Khan ve bütün aile efradının bütünüyle öldürüldüğü bir kanlı darbe ile, Afganistan Nur Muhammed Teraki’ liderliğindeki komünistlerin eline düşüyor ve komünist kadrolar ve militanlar, kendilerine karşı çıkması muhtemel görülenler başta olmak üzere, müslüman halktan onbinler-yüzbinleri daha ilk merhalede korkunç şekilde katlediyorlardı. (Bu komünist darbenin ilk haftasında sadece Herat şehrinde katledilenlerin sayısı, 25 bini geçiyordu.)

Ancak, Terakî’nin duruma hâkim olamıyacağı anlaşılınca, Sovyet Rusya, iki yıl geçmeden, kuklasını değiştirmek gereğini duymuş, Terakî’nin yoldaşlarından bir diğer komünist olan Hâfîzullah Emin eliyle bir darbe yaptırıp, Terakî ve etrafından yüzlercesi  de öldürülmek sûretiyle tasfiye edilmişti. Ama, yoksul müslüman halkın direnmesi karşısında Emin’in de duruma hâkim olamıyacağı anlaşılınca, iki yıl geçmeden, o da, bir darbe ile devrilmiş, ve ülkenin yeni kukla lideriğine  Bebrek Karmal getirilmişti. Karmal’ın, artık, bir komünist rejim kurmak çabası yoktu,  Sovyet Rusya lideri Brejnev’in izniyle,, ona verilen vazife, Afganistan’ın hangi yolla olursa olursa olsurn, Sovyet Rusya’nin manyetik çekim alanı içinde kalmasını sağlamaktı..  Bunun içindir ki, Karmal, bir komünist rejimin başında bulunan bir liderden beklenmiyene şekilde, ulemâ ve şeyhlere ziyafetler veriyor, halkla birlikte câmilerde gözüküyordu.

Bu oyun da 4-5 yıl kadar sürdü, ama, onun da tutmadığı görülünce, sonunda, o da kendi istihbarat teşkilatının başında bulunan -halk arasında Necib-i Gav/ Öküz Necib diye meşhur olan- Necibullah eliyle kansız bir darbeyle devrildi.. Ve,  komünist rejimin Rusya’da çökmesinden sonra, Afganistan’da da çöktü ve Necîbullah, müslüman direnişçiler başkent Kabil’e girerken, Birleşmiş Milletler Temsilciliği’ne sığınarak hayatını kurtarmayı denedi. Ama, birkaç ay sonra, burayı basan halk kitleleri, onu oradan yakalayıp hemen oracıkta öldürüp, cesedini de astılar. O zamana kadar Necibullah’ın güvenilir adamı olarak Kabil’de güvenliği sağlayan General Reşid Dostum ise, müslüman direnişçilerle işbirliği yapıp, başkentin onların eline daha kolay geçmesine yardımcı olmuştu. (Bu kişinin, daha sonra, müslüman direniş teşkilatları arasından kimi güçlü görürse onun tarafında yer alarak, ne kanlı bir oyuncu olduğunu isbatladığı hatırlanacaktır, uzun yıllar..)

*

Sudan’da da kurnazca kurulmuş aynı kanlı tezgah..

Sûdan’da da, Cafer Numeyrî isimli bir generalin gerekli görünce sosyalist, gerekli görünce, Batıcı- Amerikancı ve kapitalist, gerekli görünce de Hasan Turabî’yle sıkı işbirliği sâyesinde İslamcı gibi gözükerek sürdürdüğü 16 yıllık diktatörlüğü sonrasında devrilmesini takiben, yapılan bir seçimde, halkın reyiyle 1986’da iktidara gelen Sâdıq el’Mehdi, üç yıl sonra, kendisinin ordunun başına getirdiği General Ömer Hasan el’Beşîr eliyle ve ‘ülke bütünlüğünü koruyamadığı ve Güney Sudan’da oluşan John Grank liderliğindeki hristiyan ve animist ayrılıkçı güçlerin başkent Khartum’u bile tehdid edecek şekilde ilerlemesi’ gerekçe gösterilerek, iktidardan uzaklaştırılıyor ve Sâdıq el’Mehdi’nin eniştesi olan Hasan Turabî de El’Beşîr’in bu darbedeki en büyük yardımcısı oluyor ve o da, Sûdan Meclis Başkanlığı’na getiriliyor ve amma, bir kaç yıl sonra, Turabî de kenara konuluyordu.

General el’Beşîr Güney Sûdan’daki ayrılıkçı hareketi gerekçe göstererek darbe yaptığı halde, sonunda o hareketi bizzat tanıyan ve sonra da Güney Sûdan’ın ayrılmasına da imza atıp, ayrı bir devletin oluşmasını kabul ettiği halde, 24 senedir hâlâ da iktidarda..

*

Mısır’da ise, Cemal Abdunnâsır’ın ölümünden sonra onun yerine geçen Mareşal Enver Sedat’ın, Teğmen Khâlid el’İslambulî eliyle  6 Ekim 1981 günü, bir askerî tören sırasında öldürmesinden sonra, ordu içinde güçlü bir İslamcı damarın olduğunu hisseden General Husnî Mubarek, kazı bağırtmadan yolmak taktiğiyle hareket etti ve 30 yıl süren diktatörlüğü boyunca, müslüman halkı daha bir uyutacak ve onları harekete geçmekten alakoyacak yöntemlere ağrılık verdi.

*

Bu gibi örnekler o kadar çok ki..

Bunlar ilk anda hatırlanıverecek ibretlik örnekler..

*

General Sisî, geçmiş hıyanetleri tekrarlayan son örneklerden

Şimdi, Mısır’da General Abdulfettah Sisî de bu örneklerden uzak birisi değil.. Ailesinin İslamî örtüye bile riayet eden birisi olması, Muhammed Mursî için zâhirî bir tercih sebebi olarak görülmüş olsa bile; Sisî de, güce tapınmayı esas alan siyaset mezhebine, pragmatizm ve iktidarperesetliğe daha bir bağlı olduğunu gösterecekti.

Nitekim, Mursî’nin halk tarafından seçilip iktidara gelişinin henüz birinci yılı bile dolmamışken başlayan laik, arabçı, nâsırist, liberal, sosyalist vs. kesimlerin gösterileri karşısında, General Sisî, kendisini henüz 10 ay önce Mısır Ordusu’nun başına getirmiş olan ve kendisine sâdık kalacağına dair Kur’an üzerine yemin ettiği Mursî aleyhindeki uluslararası emperyalist oyunların içerdeki en üst dereceli tezgahlayıcısı durumuna geliveriyordu.

Nitekim, o, entrika planlarının tamamlandığına kanaat getirdiğinde, Cumhurbaşkanı olması hasebiyle Başkomutan da olan Muhammed Mursî’ye, muhalif kitleleri anlayıp uzlaşması ve halkın parça-bölük hale gelmesine son verilmesi için,  muhtıra veriyor ve o muhtırada belirtilen 48 saatlik bir mühlet içinde bu isteklerin yerine getirilmemesi halinde, ordunun üzerine düşeni yapacağını açıklıyordu, 30 Haziran günü.. Sonra anlaşılıyordu ki, Başkomutan olan Mursî’nin, emrindeki bu komutana ve orduya emir vermesinin, onları kontrol etmesinin ve emre itaat etmiyecek olanların azlinin yolu da kesilmişti.

Esasen, emrinizdeki silahlı güçlere emrettiğiniz zaman, bu emirleri dinletemezseniz, siyaseten bitmişsiniz demektir. Ki, bu durum, Türkiye’de yapılan birçok askerî darbeler sırasında defalarca görülmüştü ve ancak 27 Nisan 2007 tarihinde TSK tarafından yayımlanan ‘askerî muhtıra’ya karşı Başbakan Tayyîb Erdoğan ve ekibince bir dik duruş sergilendiği için, darbeciler hedeflerine varamamışlardı.

*

General Sisî’nin bu muhtırası o kadar beklenmiyordu ki, ilk planda, tarafları yatıştırmak için, göstermelik bir muhtıra olabileceği bile düşünüldü, nicelerince.. Ve, amma, General Sisî, kendisine emperyalist odaklarca verilen ve içerdeki figuranlarca da oynanan oyunun direktiflerini yerine getirmekten başka bir çaresininin olmadığını biliyordu ki, 3 Temmuz akşamı, Mursî iktidarına son veriyor ve ‘Ordu, ancak Mısır halkından emir alır!’ gibi cilalı bir kaç cümleyle ülkenin başına çörekleniyor, Anayasa Mahkemesi Başkanı M. Adlî Mansûr’u  Devlet Başkanı ilan ediyor ve sonra da ona bağlılık yemini ediyor, selâm duruyordu. Ama, halk kimdi? Mursî karşıtları halk idiyse, iktidardan uzaklaştırılmasına rağmen, onu deestekleyen milyonlarca insan, Mısır halkı değil miydi?

Ama, bu kişi duruma ne kadar hâkim olabilecekti?

Onyıllar boyu üzerine ölü toprağı serpilmişçesine hareketsiz duran Mısır halkının ekseriyeti, bu kez de yine baş mı eğecekti?

İşte bu noktada beklenmiyen bir şey oldu. İkhwan-ul’Muslîmîyn’in öncülük etttiği milyonluk kitleler, sadece başkent Kahire’de değil, bütün Mısır şehirlerinde, son bir aydır, dev gösteriler yapıyorlar, kendi iradelerine ve kendi reyleriyle işbaşına getirdikleri Mursî’ye sahib çıkıyorlar, darbeye ve darbecilere boyun eğmiyeceklerini fiilen de ilan ediyorlar, bütün dünyaya..

Ama, Tahrîr Meydanı’nda Muhammed Mursî aleyhinde toplanan yüzbinleri günlerce gösteren ve askerî darbeyi de dakika-dakika dünyaya canlı olarak nakleden özellikle Amerikan emperyalizminin emrindeki dünya medyası, bağlı oldukları merkezlerin istediği şekilde gerçekleşen ve askerî darbe olarak bile nitelenmeyen bu gelişmelere paralel olarak, artık Mısır’da her şey süt-liman olmuş, sosyal hayat düzene girmiş gibi; Rabia-t-ul’Adeviyye ve En’Nahda  (en’Nıhzeh) meydanlarında Mursî lehinde yapılan milyonluk gösterileri görmezlikten geliyordu..

Mursî hiç ateş açtırmamışken diktatör sayılıyordu;

Gen. Sisî ise, yüzlerce insanı katlettirdiği halde, özgürlükçü!

Halkın taleblerine kulak asması ve halkın daha fazla bölünmemesi için daha birkaç gün önce Mursî’ye muhtıra veren General Sisî, Kahire’nin Rabia-t-ul’Adeviyye Meydanı’nda darbe karşıtı ve Mursî tarafdarı gösteriler için toplanmış olan yüzbinlerce insanın üzerine, 8 Temmuz sabahı, bir Ramazan sabahında, sabah namazı kılmakta oldukları sırada keskin nişancılar eliyle açtırdığı ateş sunucu, (resmî makamlara göre 53, Kahire Tabibler Odası’nın açıklamasına göre ise)  85 kişiyi katlettirip, yüzlerce müslümanı yaralatırken, dünya medyası bu korkunç cinayete de yine seyirci ilgisiz kalıyordu.

*

Ve müslüman halkın itirazları, protestoları çözülmeksizin ve giderek daha bir dalga dalga gelişirken, General Sisî, darbenin üzerinden geçen 25 güne rağmen, makamından uzaklaştırıp kaçırdıkları Muhammed Mursî’nin âqıbetinin ne ve nerede olduğu hakkında -ordu içinde varlığından endişe ettiği Khâlid İslambulî örneğini hatırlatacak cinsten İslamcı subaylar damarının harekete geçebileceği ve onların Mursî’yi makamına döndürebilecekleri korkusuyla- hiç bir açıklama yapamazken,  askerî darbeye destek veren kitleleri de meydanlara inmeye çağırıyordu, 26 Temmuz Cuma günü için..

Halbuki, Mursî aleyhinde gösteri yapanlara karşı, daha bir ay önce İkhwan da, karşı gösteriler için Mursî’nin halkı meydanlara davet etmesini istediklerinde, öyle bir durumun, kitleleri birbirine kırdırmak gibi bir durumu ortaya çıkarabileceği endişesi ve sorumluluk duygusuyla, Mursî böyle bir davetten dikkatle kaçınıyordu..

General Sisî ve arkasındaki emperyalist güçler ve bölgedeki kulklaları ise, dinmek bilmeyen bu darbe karşı ve Mursî tarafdarı gösterileri kesinlikle ezmek için, hazırlıklı olduklarını göstermeliydiler. Nitekim, öyle oldu ve 26-27 Temmuz gecesi, Mursî tarafdarlarının üzerine, keskin nişancıların ve ‘baltacı’ denilen ayak takımı- zorbaların saldırıları sonunda, geride, ilk belirlemelere göre, 200’den fazla ölü ve 4 binden fazla yaralı kalıyordu.. Ama, bu durum, General Sisî’nin sert tehdidlerine rağmen, El’Adeviyye Meydanı’na toplanan yüzbinlerin dağılmasını değil, daha bir çoğalmasını beraberinde getiriyordu.

Emperyalistlerin, kendi değerlerinin koruyucusu Gen. Sisî’yi

aklamak için, ‘bütün tarafları şiddetten el çekmeye davet’ taktiği..

Ama, emperyalist dünyanın medya kuruluşları, bu korkunç katliâma da seyirci kalıyor, Haziran ayı boyunca, İstanbul- Taksim Meydanı’ndan günlerce yaptıkları ve 4-5 kişiden sadece birinin direkt polis kurşunuyla öldürüldüğü anlaşılan hadiselere gösterdikleri ilginin binde birini bile göstermiyor ve adetâ, Mısır’da hiç bir şey olmamışcasına, General Sisî’nin, kendi adamlarının işinin zorlaşmaması için, üzerlerine düşen, ‘tarafsız medya’ (!) rolünü dikkatle yerine getiriyorlardı. Ki, biz, onların özgürlük havariliklerinin mahiyetini, 20 yıl öncelerde Bosna’da 250 binden fazla sivil ve savunmasız insanın sırf müslüman olduğu için, Sırb çeteleri tarafından katledilişine, yüzbinlerin de perişan edilip, her türlü alçakça saldırı ve  tecavüzlerine mâruz kalırken, sanki hiç bir şey olmamış gibi sergiledikleri sessizlik günlerinden de; Cezayir, Çeçenistan, Karadağ, Keşmir, Irak ve diğer coğrafyalarda oluk oluk kan akarken sergiledikleri ve kendi elleriyle tezgahladıkları ortaya bütün delilleriyle ortaya çıkan Mısır’daki bu son askerî darbeye bir türlü darbe diyemeyişlerindeki ‘özgürlükçülük’lerinden (!) de tanıyoruz.

Onlar bugün de, Mısır’da, sanki iki taraf da birbirini boğazlıyormuş gibi, bütün tarafları şiddetten el çekmeye davet ederek; darbeye mâruz kalan,  silahsız ve barışçı protesto gösterileriyle haklarını savunmak için canlarını ortaya koyan müslüman halk kesimlerini de suçlu göstermeye ve böylecee, General Sisî’nin cinayetlerini gizlemeye çalışmaktadırlar.

Mısır medyası ise, Mursî’nin hem şahsen yapmak istemediği, hem de kanûnen yapmamıyacağı için, onun zamanında 1 yıl boyunca, vargücüyle kendisine ve İkhwan Hükûmeti’ne karşı muhalefeti vargücüyle pompalamışken.. Şimdi, İkhwan’ın karalanması için alabildiğince azgınlık derecesinde serbestleşmiş, yalan ve iftiralarla en ağır suçlamaları yapmakta ve amma, İkhwan ve Mursî tarafdarı milyonlanlarca insanın mâruz kaldığı baskılar ve onlara karşı işlenen bütün bu cinayetler konusunda tek bir kelime bile etmiyorlardı; tıpkı T.C.’deki kemalisst-laik medyanın müslümanlar karşısında takındığı tavırda olduğu gibi..

*

‘Ey şanlı başbuğ, beni câriye olarak ister misin’?’ sözü,

sadece şairane bir tahayyül ve tasavvur değil!

Bu acı gelişmeler olurken, Gada Şerif isimli bir kadın yazarın, yönetime el koyan darbeci General Abdulfettah Sisî’ye olan hayranlığını, bir ilân-ı aşk derecesinde her türlü utanç duygularını da yok sayarak, 27 Temmuz tarihli  El’Mısr-El’Yevm (Bugünün Mısr’ı..) gazetesinde dile getirmesi ve oradan bütün dünyaya yayılan pis kokular, bütün bu yapılanların üzerine dikilen bir tüy mesâbesinde oldu.

Sözkonusu kadın yazarın yazısı, insana Suriye’li şair Nizar el’Qabbanî’nin ‘Horoz’ isimli şiirini hatırlatıyordu. Bu vesileyle, önce, o şiirden bazı bölümleri aktaralım:

‘Mahallemizde../ Kan dökücü, sadist bir horoz var../ Her sabah mahalle tavuklarının tüylerini yolar.. (...)/ Mahallemizde, / tan ağırırken bağıran bir horoz var../  (...)/ Gece gündüz tepemize biner, /aramızda nutuk çeker,/ Aramızda marş okur,/ Aramızda pezoluk eder,/ tektir o, ölümsüzdür../ iktidar sahibi zorbadır, o!/

Mahallemizde../ Zâlim, faşist, nazi kafalı bir horoz var işte../ tankla çaldı iktidarı../Pençesini attı özgürlüğe ve özgürlükçülere../ (...)Mahallemizde,/ Bir horoz , arab asıllı../ Karacahil bir horoz işte../ (...) Bütün bildiği, kavga ve kalleşlik../ (...) Köyün pazarından geçerken horoz../ Kibirli, tüyleri kabarık../ omuzlarında kurtuluş madalyaları parlayarak../ Köyün bütün tavukları hayranlıkla haykırırlar:/ ‘Ey başbuğumuz horoz..’/ ey, efendimiz horoz../ ey, milletin generali../ ey, meydan erkeği/ İster misin beni câriye olarak../ İster misin beni hizmetçi olarak/ Masaja ihtiyacın var mı?’

Evet, tam da bu şiirde dile getirilen ifadeleri hatırlatacak şekilde aşağılık bir kadınlık tablosu oluşturan bir müennes rezil gazetecinin ’Ey Sisî, bir göz kırp, yeter!’ başlıklı yazısındaki sözlerini, dünyaya yansıyan şekliyle hatırlayalım:

’Mısırlılar bu adamı delicesine seviyor. Dördüncü eş olarak bizi almak isterse,  emrindeyiz. Cariye olarak alsa vallahi itiraz etmeyiz. Bu şekilde şeriati de uygulamış oluruz. Yobazların uygulamak istediği şeriattan daha iyidir. Sisî, 56 yıl önce Nâsır’ın yaptığını başardı. Nâsır, Sisî’nin bedeninde yeniden doğdu.’

(Burada sözü edilen, ‘Nâsır’ın 56 yıl önce yaptıkları’ ile anlatılmak istenen, Nâsır’ın İkhwan-ul’Muslîmiyn’e karşı giriştiği sindirme ve ezip geçme hareketidir ki, maalesef, Nâsır da başlangıçta, İkhwan tarafdarı gibi gösterilmişti. Bugün de General Sisî, Albay Nâsır’ın klonlanmış şekli olarak sahne çıkıyor adetâ..)  

*

Bütün bunlara ve, sahneye ’kurtarıcı’ edâsıyla ortaya çıkmaya ve çıkarılmaya hazır nice generaller, nice Sisî’ler ve benzerleri varolduğu gibi, onların karşısında, direnmenin nasıl olacağını da gösteren ve kendi rey ve iradelerine, seçtiklerine sahib çıkmak şuûrunu sergileyen İkhwan ve siyasî şuûr seviyesi yüksek diğer müslüman kesimlerin dikkati örnek oluşturacak seviyededir. Bu açıdan rahatlıkla denilebilir ki, Mısır’da, zorbaların galib gelmiş gibi gözükmelerine ve bunca can kaybına rağmen, kazanan taraf, İkhwan-ul’Muslîmiyn olmuştur. Çünkü, hem Muhammed Mursî , hem de İkhwan kitleleri, eğilmemişler, zorbalığa teslim olmamışlar, dile getirdikleri ‘Allah’u Ekber!  ibaresinin hakkını vererek, onun mânâsına uygun davranmaktan geri adım atmayıp, rey ve iradeleriyle seçtiklerine sahib çıkmanın ilginç ve ibretli bir örneğini oluşturmuşlardır.

Mısır’ın İslamî şuûr sahibi müslüman kitleleri, bugünkü bu şanlı direnişleriyle,  son 50 yılda gördüğü 4 askerî darbede de hiçbir protesto ortaya koyamamış olan Türkiye halkına da uyarıcı bir güzel örnek oluşturmaktadırlar.

*

Mısır örneğinden ve yaşananlardan, bütün müslüman toplumların, her yönüyle alacakları çok büyük dersler vardır.

Mısır’da, Allah’ın dininin izzetini ve kendi insanlık haysiyetlerini korumak isterken zâlimlerin, zamanê firavunları olmak özentisi içindekilerin entrika çarklarının ve silahlarının hedefi olup dünya hayatından geçen ‘şehîd’leri rahmet, minnet ve şükran duygularıyla selâmlayarak..

*

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim