Mahalle baskısı ve erken Cumhuriyet ideolojisi -1

05.06.2008 04:26

M. Şükrü Hanioğlu

Türk toplumbilimciliğinin önde gelen isimlerinden Profesör Şerif Mardin'in farklı yorumlara tabi tutulan "Mahalle Baskısı" kavramsallaştırmasına açıklık getirmek üzere katıldığı bir toplantıda söyledikleri, erken cumhuriyet ideolojisi ve onun günümüzdeki yorumlarının da tartışılması sonucunu doğurdu.

Profesör Mardin parlak toplumbilimciliğinin yanı sıra Osmanlı/Türk entelektüel tarihi çalışmalarına büyük katkılar yapmış bir akademisyen olarak, "tarihsizliği" içselleştiren, bunun da ötesinde tarihsizleştirmeyi kutsayan güncel Türk sosyal bilimciliğinin farkına dahi varamadığı pek çok noktanın altını çizerken, mahallenin bir toplumsal yapı olarak Osmanlı cemiyetindeki önemini vurgulamıştı.

Kendisinin de değindiği gibi geleneksel Osmanlı dünyasında "mahalle" basit bir mekân, idarî birim değil, mütemmim cüzlerinin kendisiyle eklemleştiği, yaşam ve onunla ilişkilendiren karmaşık sorunlara cevap veren bir yapı ve alan olmuştur. Profesör Mardin'in ifadesiyle "Bu alan yalnız çok kompleks bir alan. Çünkü o alanda yalnız mahalle yok. Mahallenin içindeki cami var, caminin imamı var, imamın okuduğu kitaplar var, tekke var, tarikat var. Ondan sonra külliyeler var, esnaf var. Mahalle budur, mahalle bütün bunların bir bütün olarak çalışmaya başlaması, çalışmış olmasıdır." Değerli akademisyen, bu yapıyı kendi reform projesine rakip olarak gören Cumhuriyet'in karşı bir yapı inşa etmeye çalıştığını ancak süreç içinde yenik düştüğünü savunmaktadır. Bizzat kendi ifadesiyle dile getirecek olursak "Cumhuriyette bu strüktür ne oldu? Bu strüktür şöyle bir gelişme gösterdi; bu strüktüre bir rakip geldi. Allah Allah ne biçim bir rakip? Öyle bir rakip ki bu strüktürün, bu yapının karşısında öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı, ondan sonra ve cumhuriyetin öğretmenle birlikte getirmiş olduğu bütün bir inşa var ve bu inşa aslında mahalle strüktürüne rakip bir inşa. Şimdi uzun vadede bu inşanın, bu iki inşanın birbiriyle rekabetinde bir tanesinin kaybettiğini görüyoruz."

Profesör Mardin'in tahlili oldukça ihmal edilen bir hususu, soyut toplumsal ideallerin gerçek hayata ne tür somut alanlarda ve nasıl geçirildiğini ele alması nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Toplumbilimciliğimiz bu tartışmayı genellikle fikir tahlili düzeyinde yaptığı, diğer bir ifadeyle, ideallerin gerçek yaşamda bireylere hangi katmanlardan geçerek ulaştıkları ve bu süreçte ne gibi değişikliklere uğradıkları konularıyla fazla ilgilenmediği için konuya bu bağlamda değinilmesi bile ciddî bir katkı olarak yorumlanmalıdır. Bununla beraber konunun tarihî kopuş tezi çerçevesinde tahlili ve mahalle eksenli bir Osmanlı-Cumhuriyet rekabeti düşünülmesi yerine, bilhassa Tanzimat sonrasında, bir yapı ve yaşam alanı olarak mahallenin değişiminin incelenerek bu yapının, toplumsal ideallerin bireylere aktarılması, gelenek oluşturulması ve davranış kalıpları belirlenmesindeki etkisinin anlaşılması daha anlamlı bir çerçeve çizebilir.

Değişim döneminde Osmanlı mahallesi

Tüm mütemmim cüzleriyle beraber anlamlı ve uyumlu bir bütün olarak işleyen, bir toplumsal yapı ve yaşam alanı olarak bireylerin davranışlarını şekillendiren Osmanlı mahallesi, bilhassa on dokuzuncu asır ortalarından itibaren, ciddî bir değişime uğramıştır. Her şeyden evvel unutulmaması gerekir ki, bu dönemde mahalle gelenek ve kültürünü toplumsal idealler ve "iyi, doğru, güzel, hayırlı, hakkaniyete uygun" gibi değerlere bağlayan hisbe teşkilâtı benzeri kurumlar ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda ele alındığında Yeniçeriliğin (1826) ve daha sonra İhtisab Nâzırlığı'nın kaldırılması, (1854) bunların yerine modern anlamıyla belediyecilik yapan Şehremaneti'nin kurulmasının önemli bir kırılma noktasını oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu değişim neticesinde bir anlamda gelenek, ideal ve bunların ilişkilendirildikleri felsefî değerlerlerle idare, kanunî çerçeve ve uygulama arasındaki soyut bağlantı kopmuş oluyordu. Bunun "mahalle" üzerindeki etkisi küçümsenmemelidir. Yeniçeri ya da İhtisab Ağası tartıda hile yapan esnaf ya da uygunsuz davranışta bulunan bireyi "el-emr bi'l ma'ruf ve'l nehy-i 'an el-münker" ilkesi çerçevesinde cezalandırıyorlardı. Mahalle ise gerektiğinde onları toplumun ideallerine ve kutsalına aykırı davranmaları nedeniyle kınıyor, dışlıyordu. Diğer bir ifadeyle, sattığı malı eksik tartan esnaf ya da mahallenin belirlediği davranış kalıplarının dışında hareket eden bireylerle ilgili işlemler, "İnsan nedir?" "Hayatın anlamı nedir?" benzeri felsefî sorulara da cevap veren, doğruluğu hakkında mahalle sakinlerinin en ufak bir şüphe dahi duymadıkları kutsal bir geleneğe bağlanmaktaydı. Sıklıkla savunulduğunun tersine, Osmanlı düşüncesinin on yedinci asır sonrasında ciddî bir felsefî akım yaratmamış olması, bu alanda bir sorun yaratmamıştır. Mahallenin bireyi süzüle süzüle, yorumlanarak kendisine gelen geleneğin kaynağı ve sıhhati konusunda herhangi bir şüphe duymamaktaydı, ki önemli olan da buydu. Belediye nizâmlarına aykırı davranış nedeniyle cezalandırılmak ise bir yurttaşlık dini (civic religion) yaratılmadığı sürece böylesi bir felsefî rahatlığı sağlamaktan oldukça uzak kalıyordu. Mardin'in işaret ettiği gibi temelde göze hitap eden Cumhuriyet belediyecilik anlayışı bu açıdan mahalle kültürüne ve onun kendisini bağladığı yüksek ideallere çok daha kuvvetli bir darbe vuruyordu; ama bu değişimi sadece Cumhuriyet'in değişim projesine bağlamak doğru olmayabilir.

Mahallenin sorunları

u değişimin yanı sıra, bilhassa on dokuzuncu asırda ivme kazanan, bir diğer gelişme neticesinde Ahmed Midhat Efendi'nin Alafranga risâlesinde dile getirmeye çalıştığı gibi mahallenin kültürü ve yerleşik geleneklerine karşı yeni seçenekler belirmiş ve bunların bir bölümünün içselleştirilmesi neticesinde bir ikili (dualist) değerler sistemi oluşmuştur. Bu ise "mahalle"nin bir yaşam alanında geleneğe dayalı kurallar koyması ve bunları yüksek idealler ile ilişkilendirmesini güçleştirmiştir. Bu alanda bizzat Tanzimat'ın getirdiği kültürel değişimin bilhassa şehirlerde ne denli etkili olduğu unutulmamalıdır. Ahmed Cevdet Paşa Ma'rûzât'da gerek maddî kültürde, gerekse de davranış biçimlerinde ortaya çıkan değişimi ilginç boyutlarıyla ortaya koyar. Bu dönemde bir yandan evlerde kullanılan eşyalar değişir, birey-nesne ilişkisi farklılaşırken, öte yandan da kadın-erkek ilişkileri dahil davranış kalıpları büyük bir değişime uğramış, meselâ kadının toplumsal alandaki görünürlüğü artmıştır. Dönemi bizzat yaşayan Ahmed Cevdet Paşa, Tanzimat öncesi olağan kabul edilen genç erkeklerle ilişkinin Avrupa değerleri çerçevesinde kınanan ve gizlilik boyutu kuvvetlenen bir davranış haline geldiğini, kadınların görünürlüğünün arttığını, içinde kadınların bulunduğu arabalara işaret etme, bu araçlara kâğıtlar sıkıştırma gibi değişik yöntemlerle ortaya konulan farklı davranış biçimlerinin doğduğunu nakletmektedir. Bu anlamda İstanbul, Beyrut, Selânik gibi şehirlerde "mahalle kültürü" ve değerleri ciddî değişimlere uğramışlardır. Bunun da ötesinde günlük basının ortaya çıkışı ve bilhassa asrın sonlarına doğru yaygın görsel malzeme kullanmaya başlaması mahalle değerleri ve onların davranış biçimlerini şekillendirmesine ciddî sekte vurmuştur. Burada şehir düzeyinde her şeyden öte bir ufuk değişimine işaret etmek gereklidir. Gazetelerin, dergilerin makyaj malzemesi ve korse reklâmı yayınladığı bir toplumda mahallenin geleneği soyut düzeyde yorumlaması oldukça zorlaşmıştır. Bu onun tamamen etkisizleştiği, belli davranış kalıpları önünde bir engel oluşturmadığı anlamına gelmez. Ama yirminci asır başına geldiğimizde artık Profesör Mardin'in vurguladığı türde bir "mahalle"nin en azından büyük şehirlerin bâzı bölümlerinde var olmadığı da tartışılmaz bir gerçektir.

Mahallenin sorgulanması

ğitim alanında on dokuzuncu asırda gerçekleştirilen büyük değişim de geleneksel mahallenin ve onun kültür ve değerlerinin ciddî biçimde sorgulanması sonucunu doğurmuştur. Yeni okullar, medreseler gibi "mahalle"nin parçası olmaktan ziyade gerek onu gerekse de onun ideallerini tartışma konusu yaparak, bir anlamda, mahallenin gelenek tesis tekelini tehdit eden kurumlar olmuşlardır. Meselâ yakın tarihimizde en fazla verilen misâllerden birisi olan Selânik Şemsi Efendi Mektebi, mahallenin, çocukların boyunlarına cüz keselerini asarak, ilâhiler eşliğinde gönderildikleri mahalle mektebi gibi ayrılmaz, onunla uyum halinde bir parçasını oluşturmuyordu. Aynı şekilde Selânik Hukuk Mektebi de bu açıdan Yakub Paşa Medresesi ile kıyaslandığında ortada ciddî bir uyum sorunu görünüyordu. Nitekim mahallenin sorgulanması da genellikle bu yeni eğitimi alan kimselerce yapılıyordu. Bu sorgulama ise toplumumuzun güncel tartışmalarına benzer şekilde "hayat tarzı" üzerinden gerçekleşiyordu. Bu alanda verilebilecek en ilginç misâllerden birisi olan İkinci Meşrutiyet Dönemi'nin önde gelen Garbcılarından Kılıçzâde (Kılıçoğlu) Hakkı Bey'in "Dinsizler" hikâyesi bu tür mahalle kültür ve geleneklerine karşı çıkmaları ve değişik hayat tarzlarından dolayı mahalleli tarafından "Dinsizler Familyası" olarak adlandırılan bir maliye müfettişinin ailesini anlatır:

"Dinsizler. Bu isme mahalleye geldiklerinden bir hafta sonra nâil olmuşlardı. Buna en ziyade sebeb olanlar imamın karısı ile muhtarın vâlidesi idi. İmamın karısı ilk ziyaretinde hânenin kabul günü olmadığı için reddedilmiş; muhtarın vâlidesi de ana ile kızın tuvaletini pek gâvurca bulmuştu... Mescide yağ parası göndermediği için mahalle imamı Hüseyin Efendi, Torbalı Dede'ye mum parası göndermediği için Türbedâr Derviş Mehmed, hânesinde kendi kendini tıraş etdiği için mahallenin hem kahvecisi ve hem berberi olan Necibe'nin Kâzım, şimdiye kadar hiçbir şehadetnâme mühürletmediği için Muhtar Ahmed Bey, hülâsa mahallenin bu suretle ne kadar gayr-ı resmî tahsildarları varsa hepsi birer sebebden dolayı onlara "dinsizler" diyorlardı." Hikâyede mahallelinin eleştirileri de aynı zeminde olurken (meselâ İmam Efendi en önemli eleştirisini "Sen her akşam karıyı koluna tak; oğlanla kızı kol kola ver önüne kat, mahalleler arasından geç" biçiminde dile getiriyordu), Tanzimat öncesi "mahalle" özlemine atıf yapıyordu: "Ah Yeniçerilik devrini nasıl aramazsın. O zamanda hadlerine mi düşmüş... Ah ne günlere kaldık. Padişâh aramaz, Şeyhülislâm karışmaz, zabtiye bakmaz."

Garbcılık hareketi ile din eleştirisinin önde gelen isimlerinden olan Kılıçzâde Hakkı'nın yarattığı ideal tipleri konuşturduğu bu hikâyenin en ilginç yanı şüphesiz on dokuzuncu asır sonu yirminci asır başı İstanbul'unda "mahalle" bağlamında yaşam tarzı, kıyafet benzeri öğelerle belirlenen bir kültür çatışmasının yoğunluğuna işaret etmesidir. Pek tabiî bu çatışma, daha sonraki bir dönemi ele alan Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye romanında da dile getirdiği gibi farklı "mahalle"lerde ortaya çıkan değişik yaklaşımlar nedeniyle kolay kolay genelleştirilemez. (Safa'nın kitabının 2006 yılında Mehd-i Temeddün Yayınevi tarafından Farsçaya tercüme edilerek Tahran'da yayınlanmasının bir tesadüf eseri olmadığı da unutulmamalıdır.) Buna karşın Osmanlı mahallesinin değişiminin ve uyum içinde çalışan parçalardan oluşan yapısının bozulmasının sadece Cumhuriyet siyasetleri ile açıklanamayacağı da ortadadır. Cumhuriyet bu alanda aldığı mirâsı ileri götürmüş, ideolojik olarak yarattığı, dönemin Türk romanının temel tiplemelerinden birisi haline gelen, öğretmen-imam benzeri ideal karakterlerle meseleye kuvvetli bir din-bilim çatışması vurgusuyla yaklaşmıştır. Ama Kılıçzâde hikâyelerinin ideal tipleri olan Avrupalı gibi yaşamaya çalışan maliye müfettişlerinin, şeyhlerle kavga eden bilimci (scientist) Mekteb-i Tıbbiye talebelerinin Mardin'in öğretmen-imam sembolleriyle kişiselleştirdiği bir kültür çatışmasını Cumhuriyet öncesinde başlatmış oldukları şüphesizdir. Bu çatışmanın temel ekseninin hayat tarzı olmasının ne denli önemli olduğu unutulmamalıdır. Hayat tarzının somut ve bizatihi bir "üst değer" olduğu, iyi, güzel gibi pek çok değeri içerdiği, bu çatışmanın bir tarafınca benimsenirken (Ahmed Midhat Efendi'den, Dr. Abdullah Cevdet Bey'e ulaşan "Âdâb-ı Muaşeret" kitapları yazma geleneğinin nedeni de budur), çatışmanın diğer tarafı bu fikre şiddetle itiraz etmiştir.

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim