1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Mağdurun Şiddeti ve Egemenin Şiddeti...
Mağdurun Şiddeti ve Egemenin Şiddeti...

Mağdurun Şiddeti ve Egemenin Şiddeti...

“Mağdurun şiddeti egemenin şiddetine benzemez, savaşmak mağdurun hakkıdır ve bu hakkı kullanırken, topluca susulur!!!”

A+A-

Orhan Miroğlu, mağdurun şiddetini savunanlar için “Bu teorilere kafa yoranların yaşamında, şiddetin yol açtığı travmaların hiçbiri yok!” dedi. Miroğlu’na göre siyaset yapılabilecek bir zemineüin varlığına rağmen şiddeti savunanlar hayatında silah görmemiş, silah sesi duymamış, ölüm acısı nedir, yas nedir bilmeyen tuzu kuru kimselerdir.

İşte Miroğlu’nun yazısı:

orhan-miroglu.jpgKürt aydın sınıfı var mıdır?

Orhan Miroğlu / Taraf

Mehmet Uzun, Abdurrahman Kassemlu ve Abbas Vali.

Kürt aydınlarını tartışırken, bu değerli Kürt şahsiyetleri hatırlamamak olmaz.

Mehmet Uzun’dan başlayayım. Kürt aydınlarıyla başı belada olan bir yazardı Mehmet.

Diaspora aydınları, önünü kesmek için her çareye başvurdular. Romanlarının çalıntı olduğu iddiasından tutun da, akla hayale gelmeyecek ithamlarda bulundular.

Mehmet, diasporada uzun yıllar yaşadı, ama hiçbir zaman uzak mesafe Kürt milliyetçiliği yapmadı.

Mehmet Uzun’un, hayattayken, ne Kürt aydınları kıymetini bildiler ne Kürt siyaseti.

Kürtler, vefa borçlarını, Mehmet yakalandığı ölümcül hastalıkla boğuşurken ödemeye çalıştılar; ama geçmişte yapılanlardan ötürü kimse Mehmet Uzun’dan özür dilemedi.

Ölüm döşeğindeyken keşfedilmek, değer bulmak, insana yeterince hüzün veren bir şey olmalı, ve sanırım Mehmet, çevresine çok belli etmese de, yüreğine bıçak gibi saplanmış bu ağır hüzünle ayrıldı aramızdan.

On yıl oluyor, Varto’da belediyenin düzenlediği bir festivale Mehmet Uzun’la beraber katıldık. Gece Varto Belediye Başkanı (şimdi BDP Muş Milletvekili) Demir Çelik’in evine misafir olduk. Geç vakte kadar sohbet ettik. Ona en çok merak ettiğim şey olan Avrupa’daki Kürt aydınlarını sordum.

“Maalesef, kayda değer bir şey yok ortada. Aydınlarımız Avrupa’ya dair hemen hiçbir şeyi merak etmediler. Kürt aydını ve Avrupa demek, şehirlerin gettolarına mahkûm olmuş bir kuşak demek.. Avrupa’daki Kürt aydınları, sığındıkları bu gettolarda, birbirleriyle kavga edip durdular. Onları tüketip bitiren kavgalardan yorgun düştükleri günler, gelip çattığında ise, buzdolaplarına istif ettikleri biraları içip içip teselli aradılar” dedi..

O yıllarda Kürt kamuoyu Güney Kürdistan’da olup bitenleri çok merak ediyordu.

Mahabatlı bir Kürt olan, Prof. Dr. Abbas Vali Diyarbakır’a davet edilmiş ve bu konuda bir konferans vermişti.

Vali, İngiltere’de yaşıyor ve Wales Üniversitesi’nde dersler veriyordu. (Şimdi Boğaziçi Üniversitesi’nde.) Hewlêr’de (Erbil), University of Kurdistan’ı kurmuştu, ama galiba Kürt yönetimiyle akademik bağımsızlık konusunda, bazı anlaşmazlıklar yaşamış ve İngiltere’ye geri dönmüştü.

Avrupa’da bir Kürt aydın sınıfından söz edilebilir mi diye Vali’ye, o konferansta bir soru sordum.

Abbas Vali, olmadığını söyledi. Vali’ye göre, bir Filistin ya da Hindistan aydın sınıfından bahsedilebilirdi, ama bir Kürt aydın sınıfından söz etmek kolay değildi.

Abdurrahman Kassemlo, İran Kürtlerinden, akademisyen ve entelektüel bir kişiydi. Doğu Avrupa’da, Prag’da ekonomi eğitimi almış orada da evlenmişti. Kassemlu, yıllarca Prag’da ve Paris’te yaşadı. İran-Kürdistan Demokrat Partisi’nin genel sekreterliğini yaptı.

1977 yılının sonbaharında, Türkiye üzerinden gizlice İran’a gitmek için Diyarbakır’a gelen Kassemlo, o yıl belediye başkanlığına aday olan Mehdi Zana’nın seçim bürosunu ziyaret etti. Seçim bürosundaki manzaradan epey etkilenmişti. O seçim bürosunda hemen her şey konuşuluyor ve tartışmalar yapılıyordu. “İran’da sizin gibi, seçimlere serbestçe katılabilsek, devrim yapardık, bu serbestliğin kıymetini bilin” dedi.

Kürtler bu serbestliğin kıymetini şimdilerde değilse de, en azından o yıllarda gerçekten biliyorlardı.

Ama devlet, karşısında bu kıymeti bilen bir Kürt siyaseti değil, bilmeyen bir Kürt siyaseti istiyordu. Ve Kürt sorununda her ne olduysa bu yüzden oldu.

Aradan, 35 yıl geçti. Kassemlu’nun yurttaşı olduğu İran, Şah’tan sonra da demokrasi yüzü görmedi. Türkiye PKK’yle otuz yıl savaştı, ama bu savaşa rağmen, çok sancılı da olsa demokratik süreçte büyük ilerlemeler sağlandı.

1977’de, Mehdi Zana, Diyarbakır’da, sanırım dört-beş bin civarında oy almıştı. Kürt siyaseti bu şehirden toplamda şimdi dört yüz bin oy alıyor.

Ama bu oylar ve genel olarak alınan üç milyona yakın oy, bugün dahi, Kürt siyasetinin yönünü belirlemesine yetmiyor.

“Siyaset yapmanın ve hak talep etmenin yolu, bu yoldur” diyemiyor Kürtler..

Bin bir zahmet, hapisler ve ölümler pahasına elde edilmiş 36 milletvekilliği ve 100’ün üstünde belediye başkanı var.

Kürt siyaseti buna rağmen, Türkiye’de “devrimci halk savaşı” aşamasında olunduğuna inanıyor.

Ama aynı siyaset, hiçbir demokratik hakkın kullanılamadığı İran’da ise, PJAK’a silahlı mücadeleyi bırakmasını ve sivil-siyasal mücadele araçlarına yönelmesini tavsiye ediyor.

Diasporada ve içerde, aydınları ve sivil toplumu 40 yıldır susan ve onun adına yürütülen siyasette söz sahibi olamayan bir halkın geldiği yeni aşama, devrimci halk savaşı aşaması!

Derdimiz bize yetmiyor, Kürtler kendi içlerinde susmaya devam etsin diye şimdi de sahte Kürt dostları aklımızla alay edercesine, “susmanın ve savaşmanın erdemini” vaaz eden teoriler icat etmekle meşguller.

Yeni teorinin özü şu:

“Mağdurun şiddeti egemenin şiddetine benzemez, savaşmak mağdurun hakkıdır ve mağdurlar bu hakkı kullanırken, topluca susulur, konuşulmaz!”

İyi de mağdurlar dünya durdukça savaşacaklar mı, başka bir şey yapmaya hakları yok mu mağdurların?

Bu teorilere kafa yoranların yaşamında, şiddetin yol açtığı travmaların hiçbiri yok!

Hayatında silah görmemiş, silah sesi duymamış, ölüm acısı nedir, yas nedir, nasıl bir sonsuzluktur, Bawerler, Kendallar, Mehmetler, Oğuzlar niçin bu kadar çok öldü diye hayatı boyunca ne kendine, ne başkasına hiç soru sormamış tuzu kuru kimseler yazıp duruyor böyle şeyleri.

Elden ne gelir, “İntihar etmeyeceksek, içelim bari!” diyen, Bir Düğün Gecesi’nin Aysel’ini hatırlamaktan başka..

 

HABERE YORUM KAT