'Madde 24' ışığında Amerikan seçimleri

29.10.2008 05:27

Kürşat Bumin

Düşünelim bakalım; ABD anayasasında bizim “Madde 24” benzeri hüküm olsaydı manzara nasıl olurdu?

“Madde 24” benzeri bir anayasa maddesiyle bugün dünyanın gözünü üzerine çevirdiği Amerikan seçimlerinin galibi belirlenebilir miydi?

Sorunun cevabı belli: Amerikan seçimlerinin galibi gibi mağlubu da olmazdı...

“Madde 24”ün beşinci fıkrasını hatırlayın: “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar ve yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez, kötüye kullanamaz.”

Bu maddeyi hatırlamış olarak sorunun cevabını bir kere daha verebiliriz: “Madde 24”ün benzerinin bulunması durumunda, istisnasız her adayın her fırsatta Hıristiyanlık bağlamında Tanrı'yı hatırlattığı Amerikan seçimleri mutlaka “yok hükmünde” sayılırdı. Peki ya sonrası? Orasını bilemeyiz artık, sonrasını da Amerikalılar düşünsün...

ABD gerçekten başka, dünyanın geri kalanına benzemeyen bir ülke. Bu farklılığını, damarlarında zaten hiç eksik olmayan “Tanrı işin içine katılmadan seçim (de) olmaz” şeklinde özetleyeceğimiz siyaset anlayışına yaklaşan başkanlık seçimleri dolayısıyla daha bir sarılarak bir kez daha ortaya koymuş durumda.

Batı demokrasilerinde gerçekten benzeri olmayan bir tarz bu. Bu benzersizlikten olacak, Amerikan seçimleri çerçevesinde hemen her gün bir yenisi ile karşılaştığımız siyaset ve din birlikteliğinin altını çizen açıklamalar özellikle Avrupalılara şimdiden yüzlerce sayfa yorum karalatmış durumda.

ABD'deki seçmen profilini iyi tanıyan uzmanlara göre, siyaset ve din ilişkisinin bu yılki seçim arifesinde bu kadar coşmasının akla gelen ilk nedeni 2004 seçimlerinin galibinin ülkenin “geleneksel moral değerlerine” büyük önem verenlerin desteğiyle ikinci kez Beyaz Saray'a çıktığı gerçeği. 2004 seçimlerinde belirleyici olan bu olgunun 2008 adaylarının hafızalarına kazındığı anlaşılıyor.

Hatırlıyorsunuz: Amerikan seçimlerinde Avrupalı bir gazetecinin “ABD'de seçimi yoksa Tanrı mı yapıyor?” sözleriyle biraz da şaşkınlıkla gözlediği bu olgu meydan Obama ve McCain'e kalmadan çok önce başlamıştı. İlk adaylardan pastör Mike Huckabee'nin tek amacının “Ulusu Tanrı'ya teslim etmek” olduğunu ilan ettiğini hatırlıyorsunuzdur muhakkak. Huckabee, Tanrı'ya referansı unutmuş olan anayasanın düzeltilmesi zamanının geldiğini de savunuyordu. Mormon Mitt Romney'in açıklamaları keza. Az “pratikan” eski New York belediye başkanı Rudolph Giuliani bile İncil'den bahis açılınca seçmenlerini kırmamaya özen gösteriyordu. Bu arada ilk adaylardan Hillary Clinton'ın girdiği yarışta sıklıkla dile getirdiği dualarını da unutmayalım. Bir başka Avrupalı gazetecinin bu manzara karşısındaki yorumu da ilginçti: Cumhuriyetçi adaylar arasında süren tartışmanın temel konusu Irak'tan çekilme filan gibi dünyevi meseleler değil, İsa'nın yeniden doğuşunun Missouri'de mi (Mormonların tezi), yoksa Kudüs'te mi (Evangelistlerin tezi) gerçekleşeceğiydi.

Seçim kampanyasında sıklıkla Tanrı'ya referansta bulunmak sadece Cumhuriyetçi adayları kapsamıyordu tabii ki. Obama da, Tanrı'nın sesini duyarak 26 yaşında vaftiz olduğunu sıklıkla tekrarlayan adaylardandı.

Görüyorsunuz; sadece “Madde 24”ün müellifi olan bizler açısından değil, Avrupalıların gözünde de son derece “yabancı” gelişmelerdir bunlar.

Bu sorunun, yani ABD'de laiklik (hem de âlâsından) ve “dini duyguların siyasi istismarı”(!) pratiğinin nasıl olup da birlikte varolabildiklerinin makul bir açıklaması olması gerekir.. Cevabı kolay bir soru da değil bu. 10 seçmeninden 7'sinin Beyaz Saray'da imanlı bir başkan görmek istediği bu ülkenin son derece dindar bir toplumu ve Fransa'yı bile geride bırakan laik bir sistemi 200 yıldan fazla bir zamandır birlikte sürdürüyor olmasının anlaşılabilmesi, muhakkak ki, anayasasından “kurucu babalar”ına ve bölgesel farklılıklarına uzanan onlarca etkenin değerlendirilmesiyle mümkündür.. (Yarınki yazıda işin bu yönüne de temas etmeye çalışacağım.)

“Tanrı ve Amerikan seçimleri” konusuna bir başlangıç olarak düşündüğüm bu yazıyı -sizin ne derece ilginizi çeker bilemem ama- karşılaştığımda kayıtsız kalamadığım bir tespitle bitirmek istiyorum. Bir kelam hocası olan Prof. İlhami Güler, Radikal İki'nin son sayısında, “Küresel mali krizin teolojisi” başlıklı hoş yazısında şöyle diyordu:

“İtiraf etmek gerekir ki, Avrupa'nın dinsizliği, ABD'nin muhafazakârlığından daha ahlakî ve asildir.”

Bilmiyorum; ben tam da bu fikirde miyim bilmiyorum doğrusu.. Ama kayıtsız kalınamayacak bir tespitle karşı karşıya olduğumuz muhakkak.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim