M. Pamak'la, İslamsız Adalet Arayışları Üzerine

07.07.2010 13:58
M. Pamakla, İslamsız Adalet Arayışları Üzerine
Mehmet Pamak'la, giderek yaygınlaşan İslamsız adalet arayışı ve iktidar talebinden uzaklaştırılmış din algısı üzerine yapılan röportaj...

İslam ve Hayat sitesi yazar Mehmet Pamak'la, giderek yaygınlaşan İslamsız adalet arayışı ve iktidar talebinden uzaklaştırılmış din algısı üzerine bir röportaj gerçekleştirdi. Sorulara geniş bir şekilde cevap veren Pamak, İslamsız, Tevhidden bağımsız adalet arayışlarının, emperyalist odaklarca Müslüman halklara dayatılmaya çalışılan "Ilımlı İslam" projeleriyle uyum sağladığını kaydediyor. Sorulara genel olarak cevap veren Pamak'ın cevabi yazısının yayınlanan ilk bölümünü İslam ve Hayat'tan iktibas ediyoruz:

28 Şubat süreci sonrası yenilgi psikolojisiyle bazı İslami çevrelerde kendini göstermeye başlayan ve Ak Parti iktidarı sonrasında ise sisteme entegrasyonun artmasıyla daha da belirginleşen iktidar talebinden soyutlanmış din algısı ve İslam'dan bağımsız adalet söylem ve arayışları konusunda düşünce ve aksiyon adamı Mehmet Pamak'la bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Pamak'a yönelttiğimiz sorular şunlardı:

 

- Son günlerde "Aslolan adaletin gerçekleştirilmesidir. İslam insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil adaletin gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğiyle ilgilenir. Allah'ın temel emri adalettir. Yöneten ne ile yönetiyor olursa olsun. Yönetenin ideolojisi, dini, inancı ne olursa olsun. O tali bir hadisedir" gibi söylemler kendini göstermeye başladı. Adalet kavramı sizce de nötr bir kavram mıdır? Allah'sız ve İslam'sız bir adalet mümkün müdür?

 

- "Adalet devleti" şeklinde bir mefhum ortaya atılıyor ve bunun "İslam devleti" düşüncesiyle "laik devlet" düşüncesinin sentezi ve insanlığın yegane çıkış kapısı olduğu iddia ediliyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? İslam devleti mefhumuyla adalet devleti mefhumunun karşıt tezler gibi sunulması nasıl yorumlanmalı?

 

- Bu tür söylemlerin tevhidi uyanış süreçlerinde yer almış kimi düşünürlerde de karşılık bulması konusunda ne söylersiniz? Sizce bu kırılmada rol oynayan etkenler nelerdir?

 

Mehmet Pamak, konunun önemine binaen sorulara topluca ve geniş şekilde cevap vermeyi tercih etti. Böylece söyleşimiz geniş bir soruşturma hüviyeti almış oldu. Pamak'ın konuyu kavramsal altyapısından alıp, süreçleriyle birlikte konu edinmesi ve İslami ölçüler içerisinde genişçe değerlendirmeye tabi tutması, meselenin ağyarını mani, efradını cami olarak ortaya konulmasını sağladı. 

 

Neticede bir soruşturma hüviyeti kazanmış olan ve inşaallah birkaç bölüm halinde yayınlanacak olan söyleşimizi ilgiyle okuyacağınızı ve istifade edeceğinizi düşünüyoruz.

 

İşte Mehmet Pamak'ın, sorularımıza verdiği cevapların ilk bölümü:

 

Emperyal Projeler ile Kimi Yerli İslami Arayışların Ortak Paydası,

"Demokratik Devlet" ya da Vahiyden Soyutlanmış "Adalet Devleti" 

 

İslam ve Hayat sitesi tarafından yöneltilen sorulara birkaç bölüm halinde, ancak topluca cevap vermek istiyorum. Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki, vahiyden, tevhidden kopuk bir "adalet devleti" anlayışı ve arayışı giderek yaygınlaştırılmakta iken, kimi meal ve tefsir yazarı kanaat önderleri ve "İslamcı" aydınlarca, kitaplar, makaleler, hutbeler ve dergiler bu konuya ayrılıp, bu düşünce ısrarla gündem yapılmaya çalışılırken, vahyin ölçülerini zikrederek bu yönlendirilmiş sorunlu, zaaflı gidişe itiraz edip Kur'ani ölçü ve hakikatleri hatırlatacak çabalar maalesef henüz çok az sayıda Müslüman'ın bireysel gayretiyle sınırlı kalmaktadır. Bu bakımdan her şeyden önce, İslam ve Hayat sitesinin ve özellikle de Şükrü Hüseyinoğlu kardeşimizin bu konudaki duyarlı ve uyarıcı çabalarının, hem takdir ve dua edilmesi, hem de yaygınlaştırılması icap eden ilkeli bir tutum ve sorumluluk bilincinin gereği olduğunu belirtmek isterim. Allah razı olsun ve ecirlerini versin inşaallah.

 

İslam'dan, Tevhidden Soyutlanmış "Adalet Devleti" Arayışı, Müslüman Halkları Dönüştürme Amaçlı Emperyal "Ilımlı İslam" Projesiyle de Örtüşmektedir

 

İslam'ın siyasi sistem ve iktidar/devlet iddiasının olmadığı zannıyla gelişen, bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, dinlerden soyutlanmış ama hiçbir dine de baskı yapmayan bir devlet tasavvuruyla ve İslam-demokrasi-laiklik uzlaşması, sentezi sağlanarak "insanlığın özlediği adalet devleti"nin oluşturulabileceği arayışları, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde Mısır'da başlayarak, son çeyreğinde ise Türkiye'de gündem yapılarak ve zaman zaman tekrar keşfedilerek gündem yapılmaya çalışılmıştır.

 

Komünizmin yıkılışı ve soğuk savaş döneminin nihayete ermesini müteakip NATO ve Batı'nın İslam'ı ve Müslümanları tehdit ve düşman sayması, daha sonra da 20. yy'ın sonundan itibaren İslam coğrafyasına yönelik işgal ve istila hareketine girişmesiyle birlikte gündeme gelen, önce BOP ve sonra da "Model Ortaklık" çerçevesinde Türkiye için biçilen model rol öncülüğünde uygulamaya konan, Müslüman halkları sekülerleştirme/Protestanlaştırma hedefli "Ilımlı İslam" projesi ile birlikte tekrar öne çıkarıldı.

 

Ortadoğu'da gerçekleştirilmek istenen bu dönüşüm ve değişimle ulaşılmak istenen "seküler-liberal-demokratik" devlete, İslam'dan da referans aranmaya ve böylece Müslüman halk nezdinde meşruiyet kazandırmaya yönelik çabalar gündeme gelmeye başladı. Bu tür çabalarla, "batı standardında laik demokratik devlet"in İslam'a uyumlu olduğu iddia edilerek ve İslami kimliğe bireysel alanda özgürlük tanır hale getirilerek seküler sistemler "adalet devleti" adı altında Müslümanlara kabul ettirilmek istenmektedir. Böylece, modern seküler sistemle uzlaştırılarak, asimilasyonla karışık entegrasyon zemininde İslami/tevhidi kimlik yok edilmek suretiyle, Müslüman halkların küresel kapitalist sisteme teslim olması temin edilip "barış"(!) sağlanmak istenmektedir.

 

Türkiye, laik demokratik ve küresel kapitalizme eklemlenmiş sistemiyle ve ülkeyi yöneten, bireysel ibadetlerle sınırlanmış İslami algıya sahip siyasilerinin önderliğinde bölge halkları için dönüştürücü bir model haline getirilmek istenmektedir. BOP sürecinde Katar'ın başkenti Doha'da "ABD-İslam Dünyası Forumu" yapılmıştı. İslam ve Batı dünyasından gelen yaklaşık 200 katılımcı Doha'da üç gün boyunca Amerika-Ortadoğu ilişkilerini, Ortadoğu'nun bugününü ve geleceğini tartıştıkları bir toplantıda Amerikalı resmi yetkililer, "oyunun kurallarına bağlı kalınması" şartıyla HAMAS ve Lübnan Hizbullahı gibi İslami grup ve örgütlerin Ortadoğu'daki reform sürecine katılmalarından yana olduklarını, bundan herhangi bir rahatsızlık duymayacaklarını açıklamışlardı. Oyunun kurallarını da "demokratik ve hukuki prosedürlere bağlılık" olarak açıklamışlardı.

 

ABD'nin İnsan Haklarından sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Scott Carpenter da, HAMAS ve Hizbullah benzeri örgütlere demokratik sürece katılma imkanı tanınmasının yanlış değerlendirilmemesi gerektiği üzerinde durarak, bu yeni anlayışın Amerika'nın İslamî rejimlere onay vermesi şeklinde yorumlanamayacağına dikkat çekmişti. ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ise, Amerikan Gazete Editörleri Derneği üyelerine yaptığı konuşmada ''İslam, Müslüman dünyası ve demokrasinin'' birbiriyle çelişmediğine örnek olarak Türkiye'yi ve AKP hükümetini göstermişti. Yani emperyalist batının razı olduğu sistem, yöneticilerinin seküler dünya görüşüne sahip olduğu, ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki kamusal alanlara karışmayan, vicdanlara çekilmiş ve en fazla bireysel ibadetlere alan açan Protestanlaşmış bir din algısına sahip bulunduğu, siyasal ve hukuki alanda laik demokratik, özgürlükler alanında liberal, ekonomik planda kapitalist bir sistemdir. İşte AKP örnekliğinde tüm Ortadoğu'ya sunulan model budur ve bütün Müslüman halklar bu modele çağırılarak, bu modelin önü açılarak dönüştürülmek istenmektedir.

 

Rice'ı destekleyen bir başka ifade de S. P. Huntington'a aittir. Bu yazar Türkçe'ye "Medeniyetler Çatışması" adıyla çevrilen kitabında; Türkiye'nin lider olma potansiyelinden söz ettikten sonra şunları söylüyor: "Türkiye, kültürel ve dini geleneklerini canlandırmanın, İslam ve Osmanlı mirasının üzerine modern bir ekonominin ve demokratik bir siyasetin inşa edilebileceğini göstermenin zamanının geldiğini düşünebilir... İnanıyorum ki, Türkiye bu yüksek gayeye sahip çıkacaktır ve eğer İslamî bir anlayışla kalkınmayı ve demokrasiyi birleştiren bir model olabilirse bundan hem Türkiye hem de dünya faydalanacaktır....."

 

İngiliz Başbakanı David Cameron'un askerî danışmanlığına atanan ve Afganistan'daki İngiliz işgal güçlerinin komutanı olan emekli General Dannatt de,  daha kısa zaman önce BBC Radyo'ya verdiği bir demeçte şunları söylemişti: "Afganistan'da veya Güney Asya'da, bir İslâmi takvim var ve biz İslâmî takvime karşı muhalefet etmez ve yüzleşmezsek, şayet samimi olmak gerekirse bu etki artarak büyüyecektir. Bu ilerlemenin Güney Asya'dan başlayarak, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'ya ve 14. asır ile 15. asırdaki büyük İslâm Halifeliğinin ulaştığı (Tuna) çizgileri de aşacaktır".

 

Gen. Sir Richard Dannatt açık bir şekilde, "Şayet Müslümanlar İslâmî politik ideallere kendilerini uyarlar ve Halife düzenini talep ederlerse, bu İngiltere açısından kabul edilemeyecek ve askerî operasyonların garantisi olacaktır" ifadelerini kullanmıştır. Aynı General Dannatt, Batılı seküler değerlerin politik hayatı düzenleyen modelini kuşanmış, ama bireysel olarak namaz kılan veya manevî ibadetler yapan Müslümanlarla bir sorunlarının olmadığını da bu sözlerine eklemiştir.  (timeturk-haber)

 

Türkiye'deki kimi "İslamcı" akademisyen ve aydınlar, emperyalizme karşı olduklarını açıkça ifade ettikleri halde, farklı saiklerle de olsa, yerel hesap ve kaygılarla da olsa uzun süredir, sonuç olarak emperyalizmin bu arzusu ile örtüşen İslam ile demokrasiyi ve laikliği sentez yapmaya yönelik fikir ve projeler oluşturma çabası içine girmiş bulunuyorlar.

 

Gerek Kur'an'ın siyasal, ekonomik ve hukuki alanı düzenleyen hükümlerinin tarihsel olduğunu, evrensel geçerliliği olanların bu hükümler değil de bunların arka planında yer alan illet ve ilkeler olduğunu iddia ederek, Kur'an'ın ahkâm ayetlerini tarihe gömmek, bugün yeni hükümler ihdas edilebileceğini söylemek suretiyle laik pozitif hukukun önünü açan tarihselciler, gerekse aşağıda açıklayacağımız yerel sebeplerle demokratik uzlaşma arayışı içine giren entelektüeller sonuçta emperyal projelerle örtüşen düşünceler üretmektedirler. Böylece, Müslüman halkların vahiyle yeniden dirilip, ilk Kur'an neslinin örnekliğinde çağın Kur'an neslini yetiştirip, bu neslin öncülüğünde çağın Kur'an toplumunu oluşturmalarını, bu Kur'an toplumumun örnekliğinde vahyi sosyalleştirip projelendirmek ve İslami devletin adil yönetimini ete kemiğe büründürmek suretiyle, arayış içindeki tüm dünya insanlığına model oluşturmalarını engellemek isteyen emperyalistlerin işi, içerden kimi öncü kadroların, "İslamcı" aydın ve yazarların eliyle üretilen ve Kur'an'a dayalı olmayan eklektik sentezci projelerle kolaylaştırılmış olmaktadır. 

 

"İslamcı Aydın"ların, Küresel Model Oluşturma Çabalarıyla da Örtüşen, "Demokratik-Adalet Devleti" ve Uzlaşma Arayışları

 

1990'lı yılların ortalarına doğru, ideolojik devlet baskıcılığının, Kemalist zorba uygulamaların zirve yaptığı bir ortamda, laiklere yönelik suikastların ardı ardına gelmesi ve artık bu tür saldırıların "İslamcı aydınlar"la devam edeceğine dair söylentilerin yaygınlaştırılmasının da etkisiyle ve yakıcı toplumsal sorunlara çözüm üretememekten kaynaklanan çözümsüzlük psikolojisi ve çaresizlik bunalımlarının da yönlendirmesiyle "barış içinde ortak yaşam" arayışları hız kazandı. Sonuçta inanç ve hayat tarzı bakımından farklı kesimlerin yaşadığı mevcut toplumsal yapıyı ve egemen seküler değerleri veri alan bir yaklaşımla Ali Bulaç özelinde, Medine Vesikası'da hakiki konumundan farklı takdim edilip kullanılarak geliştirilmeye çalışılan "Çok Hukuklu İslami Toplum Projesi" de bu tarz bir arayışın sonucunda ortaya atılmış ve birçok "İslamcı aydın" da bunun peşine takılıvermişti.

 

Toplumu tevhidi istikamette dönüştürme iddiasıyla yola çıkanlar, yolun uzun görünmesi, zorluk, sıkıntı ve risklerini göğüslemede zaaflar yaşamaları sebebiyle, çok çabuk bıkmış, yorulmuş, sistemin baskı ve tehditlerinden ürkmüş ve yılmışlar, tevhidi istikametlerini korumakta bile direnç gösterememişlerdir. Sonuçta ise, dönüştürmek iddiası taşıdıkları cahiliye toplumunun değişmemesi üzerine, kendileri toplumun cahiliye değerlerine doğru dönüşmeye başlamışlardır. Önceleri "demokrasi şirktir" diye yazı yazanlar, çok ibret verici bir dönüşümle tam tersini "Demokrasi tevhiddir" diye yazacak derecede uçlara savrularak, laiklik ve demokrasinin daha önce fark etmedikleri "güzelliklerini" keşfetmeye başlamışlardır.

 

İşte bu büyük kırılma ve savrulmada, bir yandan baskı ve tehditler rol oynarken, diğer yandan da, Özal iktidarıyla başlayan iktidar nimetlerinden faydalanmanın, siyasi ve bürokratik makamlarda görev almanın cazibesi de önemli bir işlev görmüştür. Daha sonra ise, RP'nin önce yerel yönetimlerdeki, sonra da merkezi yönetimdeki iktidar yürüyüşü sürecinde çok daha büyük boyutta eklemlenmelere ve istifade edilen imkânlar hatırına başlayan pragmatizmin çürütücü tesirini icra etmesiyle de zihinsel olarak dönüşümler gerçekleşmiştir. Özellikle 28 Şubat sürecinde iyice tırmandırılan baskı ve zulümler ile oluşturulan korku atmosferi, savrulmalara ivme kazandırıcı bir rol oynamış, önceden daha ziyade çıkar eksenli başlayan savrulmalara da mazeret oluşturmuştur. Ayrıca daha önce tamamen duygusal olarak yönelinen devrimle İslami devlet arayışlarının boşa çıktığını görenler de, bu umutsuzlukla İslami devlet özleminden vazgeçerek diğer uca savrulmuşlar ve sistemle uzlaşmaya iyice meyletmişlerdir.

 

Önce korku ve çıkarların ya da sorunların ve çözümsüzlüklerin etkisi ve yönlendirmesiyle veya değişik başka pragmatik sebeplerle bu konuma sürüklenenler, zamanla bulundukları konumları içselleştirerek, bu konumlarını İslami değerler zaviyesinden de meşrulaştırıp kendilerini rahatlatacak teorik meşruiyet arayışına girmişler ve bu sebeple önceden bir miktar bilgisine sahip oldukları kimi İslami ilke, ölçü ve kavramları bu ihtiyacı giderecek biçimde yeni zorlama yorumlarla ve uzlaşmacı, sentezci yaklaşımlarla eğip bükmeye ve sonuçta bu tür eklektik düşünce ve projeleri üretmeye yönelmişlerdir. Böylece İslami siyaset ve devlet perspektifinden kopuş iyice yaygınlaşmış, devlet, siyaset ve adalet gibi kavramların dinden, tevhidden, vahiyden soyutlanıp seküler bir perspektifle ele alınması kanıksanmaya başlanmıştır. Bu alan sekülerleştirilince, İslam toplumunu gayri İslami sistemlerin ve gayrimüslimlerin de yönetebileceğini iddia etmek kolaylaşmıştır.

 

Değişik sâiklerin etki ve yönlendirmesiyle bu tür eklektik toplumsal projeleri İslam adına üreterek, bir biçimde İslam'ı laiklik ve demokrasiyle uzlaştırma sürecine girenler, o başlangıç günlerinde tevhidi kesim diye nitelendirilebilecek camiada öncü konumlarda yer alırlarken ve bu kesimin yazar ve aydınları olarak nitelendirilirlerken, bugün gelinen noktada pek çoğu artık AKP-Gülen koalisyonunun ön saflarında ya da başka sistem partilerinde siyaset yapmakta,  bir kısmı da bu kesimlerin öncülüğünde gerçekleştirilmek istenen sistem içi değişim ve dönüşüm projelerine eklemlenip teorik meşruiyet sağlama fonksiyonu görmektedirler.

 

Önce ağırlıklı olarak egemen baskıcı sisteme karşı korunmak amacıyla başlayan ve bilahare kalıcı bir durum arz eden, kanıksanıp benimsenen uzlaşma arayışları, egemenlere zeytin dalı uzatma çabaları söz konusu olmuştu. Bu anlamda başta ABANT toplantıları, kimi cemaat ve siyasi partiler ve kimi yayın organlarının öncülüğünde başlatılan İslam ile laiklik ve demokrasi arasında aslında çok büyük bir aykırılık olmadığı, İslam'ın özünde de laiklik ve demokrasi'nin gereği olan kimi ölçü ve değerlerin zaten var olduğu ispat edilmeye çalışıldı. Özellikle "Yeni Zemin", "Sözleşme" ve "Bilgi ve Hikmet" dergileriyle, "Yeni Şafak" ve "Zaman" başta olmak üzere "İslami camia" tarafından çıkarılan çok sayıda dergi ve gazete ve bunlara paralel TV'ler, yıllarca bu tür "İslam'ın devlet ve siyaset boyutunun olmadığını ve İslami devlet iddiasının yanlışlığını" ispat çabalarına ve "laik-demokrasiyle İslam'ı uzlaştırma, sentez yapma" gayretlerine zemin oluşturarak, bu eklektik anlayışın yaygınlaşmasına önemli katkılarda bulundular.

 

Zamanla bu savrulma açısı o kadar büyüdü ki, önceleri tevhidi uyanış sürecinin müntesibi kesimler olarak nitelenen birçok kesim, grup ve İslami şahsiyet, TGTV içinde ve "Ortak Akıl" adı verilen platformda yer alarak, buralarda üretilen laik-demokratik söylemlerin altına imza atmaktan çekinmediler. Batı standartlarında bireysel alanda din ve düşünce özgürlüğü vadeden, laik-demokratik devlet talebiyle meydanları doldurup, kozmik hâkimiyeti sanki lütufmuş gibi Allah'a bırakıp, teoride de olsa toplum hayatındaki siyasal hükmetme ve teşri (yasa yapma) yetkisini, halk iradesinin üzerinde İlahi irade de dahil hiçbir otorite tanımadan nihai anlamda halka vermeyi ifade eden "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir", "Türkiye laik, demokratik, hukuk devletidir, ne bir eksik, ne bir fazla" misali şirke ait slogan ve afişlerle her tarafı donatacak kadar ileri gidebildiler. Üstelik bu kesimlerin içinde ve önünde yer alan Müslümanlardan bu gidişe dair ciddi bir itiraz da yükselmedi. Çünkü yaşanan savrulma giderek kanıksanıp mesafe alıyor, ilk kalkış noktasındaki pragmatik hesap ve anlayışlardan bile uzaklaşılarak ulaşılan her nokta içselleştirilip benimsenerek daha ötelere giden yeni savrulmaların, eklemlenmelerin yolunu açıyordu.

 

Eğer bu tür kesimlerin söz konusu faaliyetleri, sadece sistem içi mücadeleyi esas alıp, sadece sistemi mevcut daha zalim statükonun elinden kurtarıp görece daha özgürlükçü bir konuma taşımayı hedefleyen ve İslami kimliği işin içine karıştırmayan sistem içi çabalardan ibaret olsaydı, bizi bu kadar ilgilendirmezdi. Üstelik sistemin zulmünü azalttıkları ölçüde görece olumlu bir çaba olarak da değerlendirip, kendi işimize bakardık. Ama maalesef tüm bu savrulan kesimler aynı zamanda kendilerini İslami cemaat olarak nitelendirmekte, İslami faaliyetler de yapmakta, sistemle ve kimi partileriyle iç içe geçen hak-bâtıl karışımı eklektik söylemleri de yaymaktadırlar. Bununla da yetinmemekte, kendi geldikleri noktayı İslami göstermek için İslami kavram, ölçü ve ilkeleri tahrif anlamına gelecek zorlama yorumlarla, bizim de müntesibi olduğumuz tevhid dinini egemen seküler sistemlerle uzlaştırma çabası göstermektedirler. İşte bu sebeple, "emri bile maruf ve nehyi anil münker" sorumluluğumuz gereği, bu yanlış gidişata itiraz etmek, yanlış yapanlara ve çoğu iyi niyetli oldukları halde çeşitli saiklerle bu tür savrulmalara kapılanlara, doğru olarak tespit ettiğimiz hususları, vahyin ölçülerini, maruf olanı hatırlatmakla mükellefiz.

 

İslami Camiada Yaşanan Kırılma, Dönüşüm ve Değişim Sürecinde Öne Çıkan Kimi Söylemler ve Projeler, Oldukça Kafa Karıştırıcı Bir Rol Oynamıştır

 

Bahsedilen kırılma ve dönüşüm sürecinde pek çok "İslamcı yazar" değişik saiklerle sürece katkıda bulunmuş, iyi niyetle de olsa kafa karıştırıcı söylemleri yaygınlaştırmışlardır. Üstelik ortaya attıkları iddiaları İslami ilmi delillerle ispat etmekte de zaaf göstermişler, söylediklerinin yol açtığı zihinsel karışıklıkları aydınlatacak bir çaba gösterme zahmetine de katlanmamışlardır. Gelin işte bu sözü edilen süreçlerde "devlet, sistem ve siyaset" konularında üretilen kimi proje ve söylemlerden aşağıya aldığım bazı alıntıları birlikte bir daha okuyup, vahyin ölçüleri ile üzerinde bir daha düşünelim.

 

Öncelikle 1994-95 yıllarından itibaren bu tür değişimlerde öncülük yapan Ali Bulaç'ın projesinin özünün ne olduğuna bir bakalım. "Toplumu teşkil eden sosyal bloklar kendi içlerinde kendi hukuklarını yaşarlar. Devlet ve kamu alanının esas alacağı hukuk ise; tüm (inanç, düşünce ve ideolojilere ait) sosyal blokların eşit ve katılımcı bir tarzda yer alacakları görüşmelerde oydaşma (konsensus) sağlanan hususlar maddeleştirilerek bir (anayasal) sözleşme yapılır ve bu sözleşme devlet ve kamu alanının düzenlenmesinde esas alınır. Bu devlet çağdaş İslam toplum projesinin ürettiği bir devlettir".

 

Görüldüğü üzere bu devlet bütün dinlere eşit uzaklıkta durması istenen, bütün dinlerden soyutlanmış olan bir devlettir. Yani bu devlet, batı standartlarında laik demokratik devletin, her kesime kendi içinde farklı hukuk uygulamasına fırsat veren, devlet ve kamu alanı için geçerli hukuku ise oy çokluğuyla değil konsensusla yapan versiyonundan başka bir şey değildir. Nitekim Ali Bulaç da bu tür bir laikliği olumlu bularak, İslam'a uygun olacağını beyan etmiştir.

 

03 Aralık 1997 tarihli Yeni Şafak Gazetesi'ndeki bir yazısında Bulaç, bütün dinlere eşit uzaklıkta durma anlamında laikliğin İslam'a uygun olduğunu kabul ederek şunları yazmıştır: "Laiklik, dini veya din dışı bir ideolojiyi resmi görüş haline getirmeden, devletin bütün dinler, mezhepler, inançlar ve görüşler karşısında eşit mesafede durması ve hepsine kamusal alanda kendilerini ifade ve temsil etme fırsatını vermesi demek olan bir tutumdur. Bunun yanında laiklik, herkesi bir dini inanca 'zorla dâhil etmenin' önüne geçer ve devletin özel bir 'din adamları sınıfı'nın mutlak denetiminden çıkarılıp sivilleşmesini mümkün kılar. Bu laiklik tanımının İslam'ın sosyal, siyasal ve kamusal değerleriyle uygunluk içinde olduğunu düşünenlerdenim."

 

Bulaç, Medine Veskası'nı olmadığı muhtevaya büründürmek suretiyle, devlet ve kamu alanını düzenleyen hukuk sistemini, Mü'min, Müşrik ve Yahudilerin bir toplantıda konsensus sağlayarak yaptıkları ve hepsini bağlayan bir sözleşmeyle ihdas ettiklerini ve bu sebeple de kamu alanını düzenleyecek bu sözleşmenin, "Kur'an, Tevrat ve yerleşik örfün üstünde" bir değer, anlam ve geçerliliğe sahip olduğunu söyleyecek kadar kanaatimce ölçüyü kaçırmıştır. Bugün de işte böyle bütün din ve inanç kesimlerinin konsensüs sağlayarak bir sözleşme yapmaları ve çağdaş İslam toplumunun İslami sisteminde kamu alanının, Kur'an'ın da üzerinde bir anlam ifade edecek bu sözleşmenin hükümlerine göre düzenlenmesi gerektiğini ve bu laik devletin "adalet devleti" olacağını iddia edebilmiştir.

 

Bu devletin siyaset, devlet yönetimi ve kamu alanını düzenlemede esas alacağı hukuku bütün dinlerin temsilcileri birlikte ve konsensusla yapmakta ve dolayısıyla bu devletin dini, tüm bu dinlerin temsilcilerince üretilmiş hukuk sistemi, ilahı da, bu hukuku nihai otorite olarak yapan temsilciler olmaktadır. Yani bu projeyle bütün dinlerden soyutlanmış bir devlet tahayyül edenler, sonuçta devleti bütün dinlerin temsilcilerince yapılacak yeni ve ortak bir dine tabi kılmaktan başka bir şey yapamamışlardır, çünkü din ya da ideolojilerden tamamen soyutlanmış bir devlet mümkün değildir. Üstelik böyle bütün din ve inanç sahiplerinin konsensüsüyle hukuk sistemi yapmak, pratikte uygulama şansına da sahip görünmemektedir. Mesela gerçek bir Müslüman Ahzab 36. ayetteki anayasal hüküm gereğince, Allah ve Resulünün hüküm verdiği bir konuda farklı bir tercih yapma hak ve yetkisine sahip olmadığı için bu tür hükümlerde direnmek, taviz vermemek durumundadır, bu takdirde diğer dinlerin müntesipleriyle İslam'ın hükmü olan alanlarda konsensus sağlanamayacağı ve kamu alanı için ortak bir hukuk üretilemeyeceği de açıktır.

 

Ayrıca Bulaç önce pragmatik gerekçelerle ihtiyaç duyduğu bu projeyi üretip sonra da İslami referans arama çabası içine girince, kendi projesiyle örtüşmeyen, Resulullah'ın (önce birinci bölümünü kardeşlik anlaşması şeklinde Müslümanlar arasında gerçekleştirdiği, sonraki bir süreçte de ikinci bölümünü Yahudilere tek taraflı olarak dikte ettirdiği iki bölümden oluşan) Medine Vesikası'nı kendi projesine uydurmak için epey tahrifat yapmak ihtiyacı duymuştur. Ayrıca kendi ürettiği ve İslam'a uygun olduğunu iddia ettiği projesinde, kafirlerin de İslam toplumunu yönetebileceklerine ve mü'minlerle birlikte konsensus yoluyla İslam toplumunun devletini yönetecek yasaları birlikte yapabileceklerine dair iddialarını İslami gösterebilmek ve projesini geçerli kılabilmek için, önündeki "kafirlerle mü'minlerin velayet ilişkisi kuramayacaklarına" dair vahyi hükümler engelini, Kur'an bütünlüğüne ve kafirlerle mü'minlerin velayetini yasaklayan onlarca ayete aykırı zorlama bir yorumla Mümtehine 9. ayetin mefhumu muhalifinden hareketle aşmaya kalkışmış ve kafirlerle mü'minlerin velayet ilişkisinin mümkün olduğunu iddia etmiştir: "Velayet karşılıklı sosyal ilişki ve siyasal birliktelik demektir. Ayetten açıkça anlaşılan şu ki, Müslümanlara dinlerinden dolayı savaş açmayan, onları yurtlarından sürmeyen ve düşmanlarıyla ittifak kurmayanlarla bir arada yaşanabilir; üstelik bu bir arada yaşama şekli 'velayet' terimiyle ifade edilmiştir." ("Kimlerle Bir Arada Yaşanır", Yeni Şafak Gazetesi 31. 05. 1995)     

 

Şimdi de diğer alıntıları okuyalım:

 

Mustafa İslamoğlu'nun 19. 02. 2010 tarihli hutbesindeki sözleri:, "Devletin imanı olmaz, Devletin imanı adalettir. Adaletli devlet mü'min devlet olur. Kim yönetiyor olursa olsun, ister gayrimüslim, ister Müslim yönetsin. Allah adaleti emretmiştir, kim olursa olsun, yöneten ne ile yönetiyor olursa olsun, yönetenin ideolojisi, dini, inancı ne olursa olsun, o tali bir hadisedir."

 

İhsan Eliaçık'ın "Ortak İyinin İktidarı: Adalet Devleti" kitabında yer alan ve "ilkeler esas alındığında laik hukukla İslami şer'i hukuk arasında bir fark bulunmadığını" iddia eden üstadı Hasan Hanefi ve diğer tarihselciler gibi laiklikle İslami olanı sentez etmeye yönelik arayışların ifadesi olan sentezci yaklaşımı: "Üçüncü cumhuriyetin yeni din-devlet anlayışını "adalet devleti" olarak tanımlıyoruz. Esas itibariyle adalet devleti bu topraklarda yaşanan iki büyük tecrübenin sentezine verdiğimiz yeni isimdir. Tez; din (İslam) devleti, anti-tez; laik devlet, sentez; adalet devletidir".

 

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun Star Gazetesi'ne verdiği bir mülakattaki sözleri: "İslam, insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil, dinin o insani, ahlaki değer ve hedeflerinin ne kadar gerçekleştirildiğiyle ilgilenir. Adaleti, dünya nimet ve külfetlerinin doğru paylaşımını sağlayabiliyor, insana insan olarak değer verebiliyor, istişareyi, katılımı, ötekini adam yerine koymayı başarabiliyor musunuz? Esas olan odur".

 

Abdülkerim Suruş'un, İslami Yorum Dergisi'nde yayınlanan röportajından alıntı: "Sorun, bizim dine kanun yapma ve yasama konusunda öncelik verip vermeyeceğimiz sorunudur. Din devletin yasama organında temel alınmalı mı alınmamalı mı? Bunlar din ve devlet arasındaki meşru bağlantıya karar verecek sorulardır. İşte burada siyasi sekülerizmden bahsediyorum. Bence siyasi sekülerizm iyi bir şeydir… Başka bir deyişle dini çoğulculuk temelinde ilerlemeli, bütün vatandaşlara siyasette eşit fırsatlar vermeli ve yasama konusunda bütün dinlerden faydalanmalıyız. Fakat dini aşan bir devletten bahsettiğim zaman, şunu demek istiyorum ki bizler, dinden daha geniş ve daha kapsamlı bir kimlik ve damar bulmalıyız ve devleti ona göre idare etmeliyiz. Bence bu daha kapsamlı damar ise ahlaktır".

 

Bu tür söylemlerin yanında, modern paradigmanın ürettiği seküler bir model olan demokrasiyi, insanın hevasını, aklını ilahlaştıran felsefi ve ideolojik tanımı çok belirleyici olmasına, laiklikle ayrılmaz bir bütün oluşturmasına rağmen, sanki bütün insanlığın sahiplenmesi gereken evrensel adil bir model gibi algılayıp, demokrasiyle İslam arasında uzlaşma sağlama çabası içinde olan kimi Müslüman siyasetçi, aydın ve yazarların ortaya attıkları düşünceler giderek kanıksanıp yaygınlaşıyor. Bu bağlamda Garaudy, Fazlurrahman, Gannuşi, Ahmet el-Katip, Turabi vb nin de ısrarla gündemde tuttukları "İslam demokrasisi", "demokratik hilafet" gibi yaklaşımlarla İslam-demokrasi sentezi eğilimlerinin yaygınlaştığı, bu sebeple de İslam toplumunu gayrimüslimlerin de yönetebileceği iddialarının kolayca dillendirildiği ve bu sentezci anlayışlardan kalkarak, "liberal İslam", "demokratik İslam", "İslami sol" gibi uyduruk eklektik kavramların da sıkça kullanılmaya başlandığı, dinin bireysel alana indirgenmesi ve kamusal, toplumsal, siyasi, ekonomik, hukuki alanların seküler değer ve normlarla düzenlenmesi fikrinin "ılımlı İslam" olarak yaygınlaştırılmaya çalışıldığı bir süreçten geçmekteyiz.

 

Bu tür söylemlerin yaygınlaştığı süreçlerde, kimi Müslümanlar çevrelerindeki seküler sistemlerin baskı ve kuşatmasını aşamamanın, çözümsüzlükler içinde bunalmanın ve bir türlü iktidara ve nimetlerine kavuşamamanın yol açtığı aceleci arayışların sonucunda, egemen seküler sistemle inançları arasında bir şekilde yakınlıklar kurup sentezler oluşturarak, hak ile batılı uzlaştırıp sentezleyerek de olsa iktidar ve devlete eklemlenmek suretiyle rahatlama ve böylece iktidar nimetlerinden istifade etme eğilimine doğru savruluyorlar. Kimileri de gerçekten iyi niyetle, İslam'ın siyasal sistemi olmadığına dair söylemlerin etkisinde kalarak, ciddi ilmi bir çaba göstermek de kolay olmadığından, kolay olanı tercih edip bu alanda üretilmiş eklektik görüşleri keşfetmeye, yaklaşık 1925 yıllarında "İslam'ın siyasal sistem önerisi yoktur, İslam toplumunu yöneten sistem kapitalist de, Bolşevik de olabilir" gibi görüşler ileri sürdüğü ve laikleştiği için irtidat ettiği kararıyla Ezher Üniversitesi ulemasınca dışlanan Mısır'lı Ali Abdurrazık gibilerin söylemiyle paralel görüşleri yeniden dillendirmeye başlıyorlar.

 

Kimileri de, Türkiye ve Ortadoğu'da sağlanmak istenen sekülerleşme/protestanlaşma istikametindeki değişim ve dönüşümün öncülüğünü yapan AKP-Gülen koalisyonunun, bireysel ibadetler alanında görece bir adalet ve özgürlüğü sağlayarak şirk sistemini daha az zalim hale dönüştürerek sürdürme çabalarına abartılı bir olumluluk, hatta neredeyse meşruiyet atfederek, bu gidişe dini meşruiyet sağlamak eğilimine yönelebilmektedirler. Böylece, "din bireyseldir", "ekonominin, paranın dini, imanı olmaz", "İslam'i devlet olmaz", "İslam'ın siyasi yönü yoktur", "İslam liberalizme, kapitalizme uyumludur" gibi vahye aykırılıklarla şekillenen, İslam'ı bireysel ibadetler alanına çekip bu alanda kısmi özgürlükler getirerek, ama ekonomik, siyasi ve hukuki alanda seküler yapıyı Batı standartlarında revize ederek sağlanmak istenen değişim sürecine teolojik alt yapı hazırlamaya yönelik çabalar içine girebilmektedirler. Şirk sistemi devam ederken, hiç değilse daha az zalim anlamında görece bir adaleti sağlamaya yönelik sistem içi değişim çabaları da, şüphesiz ki halka geçici bir nefes aldırma imkanı ve acil özgürlük ihtiyacına nispi bir cevaptır. Ancak bu görece iyileşmeyi, Allah'ın emrettiği ve mülkün temeli olarak ifade edilen adalet olarak takdim etmek büyük sapma olur.

 

Tevhidi kesimin daha ilkeli öbeklerinin ise, siyasal eylemliliği, zalim statükoyu görece iyileştirmeye ve zulmü bir miktar geriletmeye yönelik özgürlük mücadelesini haddinden fazla öne çıkarmaları sonucunda, bir yandan bu hedeflere yönelik sistem içi değişimcilerin (bizce de görece olumluluğu temsil eden) gündem oluşturan kimi çıkışları aşırı önemsenmek suretiyle bu kesimleri kuşatıp içine çekivermektedir. Mesela Kürt açılımı, Ergenekon davası ve yargı despotizmine yönelik kısmi anayasa değişikliği konularında (ki şüphesiz bizce de bunların her biri önemsenmeli ve bizler de tevhidi kimliğimizle bu alanlarda tavırlar geliştirmeliyiz) olduğu gibi, bu tür konularda kendi özgün gündemimizi aşmayan bir ilgi göstermekle yetinilememektedir. Maalesef dışımızda oluşan bu gündemler bizi aşırı meşgul etmekte ve esas işimize harcamamız gereken zaman ve enerjilerimizi yutmaktadır. Hatta çevremizdeki pek çok Müslüman, sistem içi değişimin bu çabalarına endekslenen bir eylem ve söylemin kapsama alanından neredeyse hiç çıkamamakta ve sonuçta esas istikametimizi teşkil eden tevhidi stratejik yürüyüşümüz zarar görmektedir.

 

Halbuki kendimizden ve yakın çevremizden başlayarak toplumumuzu Kur'an ve sünnetle  ilmek ilmek dokumak, Kur'an ahlakını kuşanmış örnek şahsiyetlerin, tevhidi davet, eğitim ve şahidlikle aile, akraba ve komşuluk ilişkilerinden ticari ve kültürel ilişkilere kadar geniş bir alanda vahyi sosyalleştirme, ahlaklı örnekliklerle bütün bu alanlarda vahyin şahidliğini yapma sorumluluğumuz en önemli işimiz olduğu halde, maalesef bu konular çok yaygın biçimde ihmal edilmektedir. Böylece esas işimiz olan vahiyle inşa ve vahyi en yaygın anlamıyla sosyalleştirme, modelleştirme, projelendirme sorumluluğumuz hakkıyla ve nitelikli biçimde yerine getirilmeyince, biz meydanlarda slogan atarken, (bunu, yaklaşık 20 yıldır bu fonksiyonu gören birisi olarak, bu durumu basit görmek amacıyla söylemiyorum, sadece esas işimizi ihmal etme boyutuna getirilmesine itiraz ediyorum), doğan boşluk, sentezci, ilkesiz, uzlaşmacı entelektüel çabalar içindeki kesimlerce doldurulmakta, zamanla çevremizde olup da niteliğini yükseltememiş slogancı duyarlılıklar da bu eklektik üretimlerin etkisi altına girme riskiyle karşı karşıya kalabilmektedir. Bu sürekli böyle devam edince de sonuçta çevremizdeki insanları bile muhafaza edemez duruma düşebilmekteyiz. Bu sebeple, sistem içi sorunlarla ilgilenme, sistemin zulmünü geriletme, haksızlık, adaletsizlik ve zulümlere itiraz etme pratiğimizi terk etmeden, ama ondan daha fazla kendi modelimizi, projelerimizi oluşturmaya yönelik çalışmalara ve toplumsal bütün ilişkilerimizi geliştirmeye, toplumu vahiyle inşa ve dönüştürme stratejimizle ilgili fikri üretim ve uygulamalara yoğunlaşmalıyız.

 

İnsanlık "Başka Bir Dünya" ve "Adalet" Arayışındayken, Vahye Dayalı Projeler Sunmak Yerine, Eklektik Düşüncelerle Kur'an Mesajını Gölgelemek Büyük Vebaldir

 

Yukarıda ifade edilen sebeplerle, liberalizmle, sosyalizmle, demokrasiyle sentez arayışları, İslam'ı daha ziyade bireysel ibadet ve ahlak olarak algılayıp, diğer alanları öteki düşünce, ideoloji, model ve felsefelerle paylaşma eğilimi ortaya çıkmaktadır. İşte bu zeminlerde adalet, barış, insan hakları ve özgürlükler "ortak iyi" ve "ortak payda" olarak gündemleştirilip "adalet devleti" adı altında yeni tür laik devlet projeleri için farklı düşünce ve modellerle sentezler oluşturulmaya çalışılmaktadır.

 

Şükrü Hüseyinoğlu kardeşimizin ifadesiyle, "Adalet kavramının gündeme daha sıkça gelmesi ve adil bir dünyanın kurulması talebinin yükselmesi tabii ki olumlu ve sevinilecek bir gelişmedir. Lakin, tüm dünyada yükselen bu arayış ve talebe İslam'ın çağrısıyla cevap vermek ve adil bir dünyanın ancak tevhid akidesine teslimiyet ve Allah'ın indirdiğiyle hükmetmekle mümkün olacağı hakikatinin şahitliğini yapmakla mükellef olan Müslümanların bunu yapmak yerine, soyut ve seküler adalet söylemine dahil olmaları kabul edilebilir bir yaklaşım değildir… Adalet, insanlığın ortak özlemi olsa bile ortak paydası değildir. Zira adaletin kaynağı ancak ve ancak yüce Allah, imkânı ve güvencesi de insanlar için bildirilmiş olan hayat kaynağı Rabbani hükümlerdir. Adaletin önkoşulu tevhid akidesidir. "Hüküm yalnız Allah'ındır" akidesine dayanmayan her türlü adalet söylem ve arayışı neticede bir aldanıştan başka bir şey değildir. Yeryüzünde adaletin hâkim kılınması, insanların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeleri ve Allah'ın hükümranlığına boyun eğmeleri ön şartına bağlıdır. "İslam, insanların hangi rejimle yönetildiğiyle değil, adaletin sağlanıp sağlanmamasıyla ilgilenir" söylemi, adalet kavramını Allah'sızlaştırmak, anlamsızlaştırmak ve işlevsizleştirmekten başka bir anlam taşımaz." (http://www.islamvehayat.com/yazar_575_2_TEVHIDDEN-BAGIMSIZ-ADALET-SOYLEMI.html)

 

Halbuki, bu tür sekülerizmle uzlaşmış eklektik düşünce ve projelerin üretildiği sürecin yaşandığı dünya, aynı zamanda bütün insanlığın, geniş mustaz'af kitlelerin seküler laik liberal sistemlerin pençesinde bunalmış olduğu, kurtuluş için arayışa girdiği bir dünyadır. İşte bu küresel seküler kapitalist kuşatmaya, sömürü, insan hakları ihlalleri ve adaletsizliklerine isyan ederek "başka bir dünya mümkün" sloganıyla meydanları dolduran insanlığın aradığı cevabı içinde taşıyan, insanlığın tek kurtuluş umudu olan ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak tek mesajı barındıran Kitap ise bizim elimizde bulunmaktadır. Ama bu kitaba varis kılınanlar, Kur'an'ın meal ve tefsirini yapanlar, Kur'an davetçisi kimliğini kuşananlar, Kur'an halkalarında yetişenler bile, maalesef pragmatik nedenlerle ya da başka saiklerle, bu insani-fıtri arayışa doğru cevabı verecek bir Kur'an toplumunu inşa etmek, vahyin mesajını kendi bireysel ve toplumsal hayatımızda sosyalleştirip projelendirerek bu arayış içindeki insanlığa sunmak yerine, onların pençesinde bunaldıkları seküler sistemleriyle vahyin mesajını karıştırıp lekeleyen, ya da öyle anlaşılmaya çok müsait söylemler, düşünceler ve projeler üreterek bu umudu yok etmekte ve bu sebeple de büyük vebal yüklenmektedirler.

 

"İslam Devleti" ya da "İslami Siyaset" Karşıtı Tavırların Gelişmesinde, İslami Olmayan Saltanat, Monarşi  ve Ulus Devlet Yönetimleriyle İlgili Önyargı da Rol Oynuyor

 

İslami bir toplum, nasıl bir siyasal sistemle ve nasıl bir yönetim mekanizmasıyla yönetilecek sorusunun cevabını arayıp da uzun tarihi süreci dikkate alanlar, monarşi ve saltanat yönetimlerinin varlığıyla sarsılıp çağdaş seküler modern demokratik sistemlerle sentezlenmiş eklektik düşüncelere daha kolay meyletmektedirler. Halbuki saltanatla geçen süreç İslam'ın siyasi ilkelerinden sapmayı temsil etmektedir. Bu sebeple yapılması gereken, tarihteki ve günümüzdeki yanlış uygulamaların faturasını haksız olarak İslam'a kesmek ve bu önyargıyla siyaset ve devlet alanını sekülerleştirmek, heva ve zanna tabi kılmak değil, sadece Kur'an hükümlerini ve Resul'ün (s) örnekliğini esas almak suretiyle ve buna ilaveten şabloncu davranmadan dört halife döneminin doğru, adil uygulamalarından da örnek alarak, çağımızın şartlarına uygun İslami siyasal projeyi üretmektir.

 

İnsanlığın her cahiliyeye yönelişinde Allah tarihe ve topluma müdahale ederek vahiy ve Peygamber göndererek tekrar istikameti göstermiş, hayatı, ilişkileri düzenleyecek ölçüyü, mizanı indirmiş, tevhid ve adalete çağırmıştır. En son müdahale de miladi 7. yy'da gerçekleşmiş, ilk şahid olarak görevlenen Peygamber'in şahidliğinde, önder ve örnekliğinde cahiliye toplumu vahyin değer ve ölçüleriyle dönüştürülüp İslam toplumu halinde yeniden inşa edilmiştir. Artık kıyamete kadar son Peygambere indirilen ve Allah'ın bizzat koruması altına aldığı Kur'an'ın hükümleri ve son Resulün örnekliği; her çağın cahiliye toplumlarını dönüştürüp, vahiyle yeniden inşa etme ve adalet sistemlerini kurma açısından sahih, geçerli tek referans olarak, her çağın şahidleri konumundaki mü'minlerin sorumluluğunda tüm insanlığa sunulmuştur.

 

Diğer yandan, devlet denilince Müslümanların önemli bir kısmının, önyargılarla kirlenmiş zihninde, modern ulus devletin bütün alanları kuşatan ceberrut, baskıcı, yasakçı, kendi resmi ideolojisini her kesime dayatan, insanların ne düşüneceğini, neye inanacağını, nasıl yaşayacağını ve nasıl giyineceğini dahi belirlemeye kalkan ilah devlet uygulamaları canlanmakta ve İslam devleti denilince aynı despot uygulamaya İslam kılıfı geçirileceği gibi yanlış bir algı oluşmaktadır. Bu ön yargıyla da "İslam devleti" kavramına karşı tepki ve antipati geliştirilmekte, İslam'ın kapsamlı ve teferruatlı bir siyasal proje önermemiş olduğu da dikkate alınarak, insanlığın ulaştığı demokratik seküler modelin kimi olumlulukları sıralanarak, İslami şura prensibiyle de bağ kurularak İslam toplumunda da geçerli olabileceği kolayca ifade edilivermektedir. Bunun sonucu olarak da, devlet, siyaset ve kamu alanının diğer dini ve ideolojik kesimlerle ortak olduğu ve birlikte düzenlenmesi gerektiği, bu sebeple de İslam toplumunu İslam dışı sistemlerle ve gayrimüslim yöneticilerle de yönetmenin mümkün olduğu gibi iddialar dillendirilmektedir.

 

Siyaset, Ekonomi, Hukuk Gibi Toplumsal ve Kamusal Alanların da Dini ve İlahı vardır, Eğer İslam ve Allah Değilse, Mutlaka Zan ve Hevadır

 

Kur'an bireysel alanla sınırlı hükümler koymakla yetinmemiş, siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik, toplumsal ve kamusal alanları düzenleyen ve yöneticilere de bu alanlarla ilgili emirler veren hükümler de vazetmiştir. O halde ekonominin de, siyasetin de, hukukun da, kamusal alanın da dini ve ilahı vardır, eğer İslam ve Allah değilse, başka din ve ideolojilerin varlığı ve onları üretenlerin ilahlığı söz konusu demektir. Bu alanların belirleyicisi din olarak İslam şeriatı ve ilah olarak Allah değilse, Kur'an'ın ifadesiyle "bilmeyenlerin heva ve zannının" din ve ilah edinilmesi söz konusudur. O halde İslam toplumunu ancak Müslümanlar ve ancak Allah'ın hükmüne dayalı adaletle yönetebilirler. Allah'ın muradının da bu olduğu vahiyle açıkça ortaya konmuş bulunmaktadır.

 

Peki İslam toplumu nasıl bir toplumdur? Kur'an ve siyer okumalarımdan çıkardığım sonuca göre, hiçbir toplumun tamamının Müslüman olması mümkün değildir. O halde İslam toplumu denilince, içinde nitelikli bir kesimin Müslüman olduğu ve İslami değerlerin yönetimde belirleyici olduğu, ancak farklı din ve ideolojilere müntesip kesimlerin de yer alabildiği bir toplum akla gelmelidir. Tıpkı cahiliye kültür ve değerlerinin hâkim olduğu ve cahiliye sistemiyle yönetilen bir toplumda Müslümanların da yer alabildikleri gibi. İşte böyle bir cahiliye toplumundaki Müslümanlar vahyin tebliği ve şahidliğini yaparak insanlara tevhidi değerleri taşıyarak toplumun dönüşümüne vesile olurlar, oranını sadece Allah'ın bildiği ve razı olduğu bir toplum kesimi böyle bir tevhidi dönüşümü yaşayarak özündekini değiştirirse, Allah da vadi gereği bu toplumun siyasi durumunu değiştirip İslami adalet sistemini takdir edecektir. İşte içindeki Müslüman oranı ne kadar olursa olsun, isterse Medine örneğinde olduğu gibi Müslümanlar %10 civarında olsun, o toplum artık İslam toplumudur, İslam yönetimde söz sahibidir ve bu toplumu ancak Müslümanlar yönetirler. İslam toplumunu gayri İslami rejimlerin ve gayrimüslim yöneticilerin de yönetebileceği ve bu yönetimlerin de adil olabileceği iddiası Kur'an ve siyerde delili olmayan bir iddiadan öte geçemez. Medine Vesikası'nın Yahudilerle ilgili bölümündeki bir maddede bile, "iki kesim arasında vukuu muhtemel ihtilaflar Allah'a ve Resulüne götürülecektir" hükmüne yer verilmiştir. Üstelik Müslümanların sayısı Yahudilerin yaklaşık 1/3'i kadar olduğu halde. Ali Bulaç ve onun gibi kamu alanını demokratik eşit katılımla bütün din ve ideolojilerin birlikte düzenlemesi gerektiğini iddia edenlerin ileri sürdüğü gibi Medine'de eşit katılımla ve konsensus sağlanarak yapılan bir sözleşme söz konusu olsaydı, Yahudiler bu hükmü kabul ederler miydi?

 

İslam toplumunu, sadece birbirleriyle velayet ilişkisi olan mü'minler ve yine sadece Kur'an hükümleriyle, İslami sistemle yönetebilirler. Çünkü arzda halife kılınmanın, Allah ile ahdi misakının ve Allah'tan alıp üstlenmiş olduğu emanetin omzuna yüklediği büyük adalet sorumluluğunun bilincinde olanlar sadece mü'minlerdir. Arzda, hemcinsleri de dahil evrendeki varlıklar üzerinde tasarrufta bulunurken, yönetim, yasama ve hükmetme icraatlarında bulunurken hududullahı gözetme ve dolayısıyla Allah'ın tüm kullarının adaletle muamele görmesi sorumluluğunu yerine getirme ve tüm bunları sadece Allah'ı razı etmek amacıyla yerine getirme bilincine sadece mü'minler sahiptir. Bu sebeple ancak vahyin hakimiyetiyle sağlanabilecek adalet de, sadece İslami sistemle ve Allah'a, Resulüne itaat bilincine sahip mü'minlerin hududullah içinde kalan yönetimiyle sağlanabilir.

 

Yüce Allah, siyasi, hukuki, ekonomik toplumsal alanlarla ilgili çerçeve naslar vazetmiş ve bunların mutlaka uyulması gereken hududullah olduğunu beyan etmiştir. Bu hudutları aşmadan, çerçeveyi teşkil eden nasları esas alarak, hududullah içinde kalarak, toplumların, çağlarının şart ve ihtiyaçlarının gereklerine, verilerine uygun siyasi ve ekonomik projeler ve hukuk sistemleri üretebilme, zaman ve şartlar değiştiğinde de aynı hudut nasları, indirilmiş olanı esas alarak üretilmiş olanı değiştirebilme imkân ve özgürlüğünü Allah, mü'min kullarına tanımış bulunmaktadır. Bugün yaşanan zaaf ve sorun ise, bu çerçeve nassların bile aşılmaya, tahrif edilmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

 

İslam Toplumunun Siyasi Yönetimi Temel İşlevlerini Yerine Getirirken Referans Olarak Hangi Kaynağa Dayanacaktır?

 

İslam devletini (ya da "devlet" kavramının modern bir üretim olduğunu dikkate alarak şu ifadeyi kullanalım; İslam toplumunun siyasal yönetimini), dünya insanlığını sömürü ve adaletsizlikleriyle ezen, bunaltan seküler modern paradigmanın ürünü kapitalist ya da sosyalist olan zalim ulus devletlerle karıştırmak, İslam devleti denince Müslüman olmayanlara İslam'ı zorla dayatacağı zannına kapılmak, hem haklı ve adil bir yaklaşım değil, hem de vahyin ölçüleri ve asr-ı saadet örnekliğiyle bağdaşmayan, dolayısıyla hiçbir delile dayanmayan bir iftiradır. Üstelik, İslam'ın ilkelerinden sapma sonucu ortaya çıkmış saltanat sürecinde bile, Allah'a ve farklı İslami kesimlere yönelik zulümlere rağmen, gayrimüslimlere tanınan hak ve özgürlükler, yapılan adaletle muamele, bugün gayrimüslimlerin dahi övgüyle bahsettikleri bir vakıa olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca bugün dünyanın hiçbir "demokratik" ülkesinde, saltanat sürecinde bile gayrimüslimlere tanınan hak ve özgürlükler ve uygulanan adalet, Müslümanlara tanınmamakta ve uygulanmamaktadır.

 

İslami toplumun siyasal yönetiminin nasıl teşekkül ettiği, asgari temel işlevinin ve siyasal sorumluluklarının ne olduğu üzerinde kısaca duracak olursak:

 

Her şeyden önce İslam toplumunu yönetecek olanlar mutlaka mü'minlerden olacaktır ve İslam'ın hükümleriyle yöneteceklerdir. Çünkü Allah, mü'min kullarına ancak "kendilerinden olan emir sahipleri"ne ve onlar Allah'a ve Resulüne itaat ettikleri, talepleri, yönetimleri İslam hükümlerine uygun olduğu sürece itaat etmelerini, kafirlere, gayrimüslimlere ise itaat etmemelerini emretmiştir. Velayet ilişkisi de sadece Allah, Resulü ve mü'minler arasına tahsis edilmiştir. Mü'minlerin kafirlerle/gayrimüslimlerle velayet ilişkisi kurmaları yasaklanmıştır.

 

İşte bu mü'min yöneticilerin ya da İslam devletinin görevleri ise özet olarak şöyle sıralanabilir:

 

1 – İslam toplumunu Allah'ın hükümleri çerçevesinde kalarak adaletle yönetmek.

 

2 –Mü'min olsun, gayrimüslim olsun, Allah'ın bütün kullarının bu imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirebilecekleri adalet ve özgürlük vasatını sağlamak ve bu bağlamda Allah'ın bütün kullarına lütfettiği temel hakları kullanabilme imkanı sunmak ve bu hakları güvence altına almak. Farklı dini kesimlerin kendi eğitim ve kültür müesseselerini oluşturup kendi mensuplarını kendi dinlerine göre eğitmelerine ve kendi kültürel faaliyetlerine dair temel hak ve özgürlüklerinin güvencesi olmak.

 

3 – Ümmetin, yönetimleri özgürce seçip, denetleyebileceği ve zulme sapanları azledebileceği siyasal sistemin hukuki temellerini oluşturmak. İslami sistemde, yasa yapmada ve hükmetmede esas alınacak hukukun ilahi hukuk olması ve egemenliğin tek hukuki dayanağını teşkil etmesi anlamında "hâkimiyet Allah'ındır". Vahyi esas alarak yapılacak ikincil derecedeki yasaları yapmak ve toplumu Allah'ın hükümleri çerçevesinde kalarak adaletle yönetmek üzere yönetici kadroları seçmek, denetlemek ve adaletsizliği ya da başarısızlığı sebebiyle bu kadroları gerektiğinde azletmek yetkisi ise halka, ümmete aittir.

 

4 – Ekonomide her türlü sömürüyü ve emeğin hakkının gasp edilmesini önleyici, emeğe değil spekülasyona, rüşvet, yolsuzluk, karaborsa ve ihtikâra dayalı haksız kazancı ve sömürü aracı olan faizi gayri meşru sayıp yasaklayıcı, meşru kazanç kapısı alışverişte ise ölçü ve tartının tam yapılmasını, insanların aldatılmamasını sağlayıcı, servetin belli ellerde toplanmasını önleyip sosyal adaleti tesis edici… vb tedbirleri almak. Toplumun ihtiyacı olan alt yapı yatırımlarını, sağlık, ulaşım, iletişim vb hizmetleri finanse etmek üzere adil bir usulle vergi toplamak ve amaca uygun olarak harcamak.

 

5 – Medeni ve şahsi hukuk bazında her dini sosyal kesime kendi alanında özerklik tanımanın yanında, ceza hukuku alanındaki ihtilafları çözmek ve temel hakları korumak amacıyla bütün toplumu ilgilendiren adaleti sağlayıcı yargısal hizmet sunacak adalet mekanizmasını kurmak ve işletmek.

 

6 – Toplumdaki sosyal dengenin korunması, yoksulluğun, gelir dağılımı adaletsizliklerinin giderilmesi ve toplumda sosyal adaletin temini konusunda tedbirler almak, bu amaca uygun politikalar oluşturmak, zekatı toplayıp vahyin öngördüğü hedeflere dağıtmak.

 

7 – Toplumsal kültürel, sosyal, ahlaki yozlaşmayı, doğa ve çevredeki doğal dengenin bozulup kirletilmesini engellemeye ve fesadı giderip ıslahı sağlamaya yönelik tedbirleri almak, ekini ve nesli koruyucu politikalar üretip uygulamak.

 

8 –"Emri bi'l maruf ve nehyi an'il münker" konsunda vahyin yönetime yüklediği sorumluluğun gereğini yerine getirmek üzere gerekli mekanizmayı oluşturmak ve bu sorumluluğun yerine getirilmesini sağlamak.

 

9 –Uluslar arası ilişkilerde Müslümanların, İslam'ın ve tüm insanlığın maslahatına uygun insani ve İslami politikalar üretip uygulamak, uluslararası alanda da adaletin tesisi, barışın sağlanması, dış ve iç güvenliğin sağlanması için silahlı güç oluşturmak, gerektiğinde savaş ve barış yapmak.

 

Bir çırpıda aklıma gelenler işte bunlar. Belki birkaç unsur daha ilave edilebilse de İslami devletin işlevleri üç aşağı beş yukarı bunlardır diyebiliriz. Bütün bunların vahyi delillerini, inşaallah daha sonraki bölümlerde kapsamlı biçimde ele almaya çalışacağım. Ancak şimdilik şu soruları sormakla yetinelim:

 

İslam'dan, tevhidden, vahiyden soyutlanmış, bütün dinlere eşit uzaklıkta olması istenen, laiklik-İslam sentezine dayalı devlet ya da kamu alanını bütün dinlerin müntesiplerince yapılan laik hukukla düzenleyen devlet yahut da vahyi esas almayan "Adalet devleti" bütün bu sorumlulukları nasıl yerine getirecektir?

 

Adaleti sağlayacak siyaset vahye dayanmıyorsa, kamu alanını düzenleyen hukukun kaynağında Allah yok ise, bu en büyük adaletsizlikle adalet sağlanabilir mi?

 

Devletin en önemli görevi olan temel hakların referans kaynağı nedir? Bütün insanların Rabbinin vazettiği İlahi hukuk mu, yoksa insan hevası, zannı ve kirlenmiş seküler akıl mı? İnsan haklarının ölçüsünü ve hududunu kim belirleyecektir? Yüce Allah mı, insan mı? Hakların belirleyicisi, tüm insanları yaratıp onlara imtihan için gerekli olan bütün hak ve özgürlülüklerini lütfeden Allah mıdır, yoksa zina ve eşcinselliği de hak kabul eden seküler insan hakları beyannamesini ilan eden BM midir?

 

Ahlaki yozlaşmayı ve ifsadı önlemekle sorumlu devlet laik devletse, bizatihi ifsadın kaynağı olmayacak mıdır? Islahla, "emri bil maruf ve nehyi anil münker"le görevli yöneticilerin bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilmeleri için, bu kavramların içeriğini, maruf ve münkerin ne olduğunu kim ve hangi kaynağa, hangi otoriteye dayanarak belirleyecektir?

 

Ceza hukukunu uygulamak, ekonomik ve sosyal dengeleri korumak ve bu alanlarda adaleti sağlamakla görevli devlet, bu düzenleme ve uygulamalarında hangi hukuk kaynağını ve hangi otoritenin belirleyiciliğini esas alacaktır?

 

İnsanın tanımı, konumu ile hakkın, hukukun, adaletin ne olduğu konusunda doğru ve Rabbin bildirdiği vahyî bilgiye uygun bir tespit yapamayanların, insana yönelik yasa, hak, hukuk ve yönetimde isabetli kararlar almaları ve sahici adaleti tesis etmeleri mümkün müdür? İnsanın hayvandan geldiğine inanan, ya da sekülerizmde her insanı, Hıristiyanlıkta ise İsa'yı ve Ruhbanı ilah konumuna oturtan, bu sebeple insanı doğru tanımayan ve hak ettiği yere konumlandırmayan ve yaratılış hakikatinden, dünyada bulunuş gayesinden haberdar olamayan, böylece kendini ve Rabbini hakkıyla takdir edemeyerek yabancılaşan insanların, bu önyargılarla kirlenmiş zihin ve sapkın psikolojilerle hemcinslerine ve doğaya adaletle muameleyi düşünebilmeleri ve bu konuda isabetli uygulamalar yapabilmeleri mümkün müdür?

 

Bir düşünce üretimi veya amelin, seküler/dünyevi, profan/din dışı olmaktan kurtulabilmesi, ilahi vahye uygun bir ibadet hüviyeti kazanabilmesi için en az iki şartın gerçekleşmesi gerekir: Birincisi, iç dünyada kalan boyutu olup, bir imanın gereği olarak ve sadece Allah'ı razı etmek niyetiyle yapılmış olması; ikincisi ise, zahire de yansıyan boyutuyla Allah'ın emir ve yasaklarına uygun olması, vahyin ölçülerini esas alması, hududullah içinde kalması, İlahi hudutları aşmamasıdır. İşte ancak bu şartlar gerçekleştiğinde, siyaset, devlet, adalet, ekonomi, hukuk alanında üretilen düşünce, proje ve yapılan uygulamalar vahye uygun, Allah'ın rızasını kazandıracak ibadet vasfını kazanarak, sekülerlikten kurtulacaktır. Mesela sırf sağlıklı bir toplum oluşturmaya yönelik bir proje üretilse ve bu amaçla da alkol, uyuşturucu, kumar gibi kötülükler yasaklansa, amaç Allah rızası olmadığı gibi, bu kötülükler de Yaratıcı bunları haram kıldığı için değil de sırf sağlığa zararlı oldukları gerekçesiyle yasaklanmış olduğu için bu proje, İlahi rızayı kazandırmayan, ibadet niteliği de olmayan seküler bir proje olacaktır.

 

İnsanın arzdaki hilafetinin ve yüklendiği emanetin bilincine sahip olmayan, dünyanın geçici bir imtihan alanı olduğuna dair imanı, ahiret ve hesap inancı, kaygısı ve bilinci bulunmayan, yani Rabbine isyan halinde olan yöneticilerin Allah'ın kullarına ve doğaya yönelik sorumluluklarını adaletle yerine getirmeleri beklenebilir mi?

 

(Kaynak: islamvehayat.com)

 


***

RÖPORTAJIN 2. BÖLÜMÜ

"Hududullaha tabi olmadan adaletin tesisi mümkün değildir"

Son dönemlerde artan bir ivmeyle kendini gösteren İslamsız adalet söylemleri ve iktidar iddiasından uzaklaştırılmış İslam algısı konusunda düşünce ve aksiyon adamı Mehmet Pamak'la gerçekleştirdiğimiz ve cevapların topluca ve geniş olarak verilmesi sebebiyle kapsamlı bir soruşturma mahiyeti alan söyleşimizin ikinci bölümünde Pamak, Yüce Allah'ın "hudutlarım" dediği muhkem hükümlerin, tarihselcilik ve rölativizm gibi batıdan ithal yaklaşımlarla tarihe gömülüp yerine yeni hükümler ihdas edilerek, hak ile bâtıl, vahiy ile heva ve zan karıştırılarak adaletin tesisinin mümkün olmadığını kaydediyor.

Pamak'ın bu bölümde dikkat çeken bazı cümleleri şunlar:

Amaç, yeniden İslami dirilişi ve ümmetin Kur'an'la yeniden izzet kazanmasını engellemektir. İşte bu sebeple İslam coğrafyasını Batı modern paradigmasının seküler değerleri ve modeliyle kuşatmak isteyenler bu hedefe ulaşmak amacıyla ardı ardına projeler üretmektedirler. En son gelinen noktada ise, Türkiye'de terbiye sürecinden geçip İslami devlet olamayacağı konusunda ikna olan, dinin bireyselliğine ve İslam'ın siyasi, ekonomik ve hukuki devlet düzenine karışmaması gerektiğine inanır hale gelen şahsiyetlerin öncülüğünde ve önce iktidar nimetlerinin yol açtığı pragmatizmle, bilahare de 28 Şubat süreci baskılarının etkisiyle aynı istikamette değişim geçiren aydınların ve STK'ların desteğinde, laiklik ve liberal demokrasi ile bireysel ibadetlere indirgenmiş İslam algısının uzlaştırılmaya çalışıldığı bir model üretilmeye ve tüm İslam coğrafyasına da örnek olarak "işte böyle olun" diye sunulmaya çalışılmaktadır.

Allah kıyamete kadar geçerli ve evrensel olanın ilkeler olmasını ve her toplumun kendi çağına göre bu ilkelere dayalı farklı hükümler koyabilmelerini uygun bulsaydı ya da öngörseydi, şüphesiz kıyamete kadar geçerli olmak üzere indirdiği evrensel ölçüleri vazettiği Kitab'ında sadece bu ilkeleri vazeder ve insanları bu ilkelere dayalı olarak istedikleri hükümleri koymada serbest bırakırdı. Mesela; "Hırsızlığı suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın, adam öldürmeyi suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın, zinayı suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın…" derdi ve değişik çağlarda yaşayacak toplumları, bu konularda hükümleri ve cezaları belirlemede serbest bırakırdı. Şüphesiz Allah bunu yapmaktan aciz değildir. O halde herkes haddini bilmeli ve Peygamber'e bile tanınmayan yetkileri kullanarak, Allah'ın hudutlarıyla oynamaktan vazgeçmeli, Allah'ın şedit azabından korkmalıdır.

Siyasi, ekonomik, hukuki tüm toplumsal, kamusal ve devlet alanlarında Allah'ın hak olarak indirdiği hükümleri, çerçeve naslarla belirlediği hudutları (hududulllahı) esas almadan insanlık adalet sistemine ulaşamaz. Yüce Allah pek çok ayetinde hudutlarına dikkat çektikten sonra, bu hudutlarına riayet edilmesini ve azgınlık yaparak hudutları aşma teşebbüsünde bulunulmamasını da emretmektedir… Anlaşılmaktadır ki, adalet de, barış da, huzur da, kurtuluş da insanlığın ancak bu hudutlara riayetiyle sağlanabilecektir. Tıpkı diğer varlıkların kendileri için konmuş ilahi yasalara, kevni hudutlara irade dışı da olsa riayet etmesiyle evrendeki muhteşem ahengin meydana gelmesini sağladıkları gibi, insanlığın da kendileri için belirlenmiş hakka, hukuka, adalete dair sınırlara özgür iradesini ve aklını doğru kullanarak itaat etmesiyle, bu sınırları aşıp hakkı batılla karıştırma dalaletine sürüklenmemesiyle insanlık dünyasında gerçek anlamda adalet ve barış düzeni kurulabilecektir.

Kur'an'ın çok farklı biçimlerde anlaşılabileceğini ve hangi anlamın daha doğru olduğunun bilinemeyeceğini savunmak, Kur'an'ın hiçbir anlamının olmadığını iddia etmek demektir ki, bu türden sözler bir Müslüman tarafından kesinlikle söylenemez. Çünkü Kur'an'a iman etmek demek onun bir anlamının olduğunu ve bu anlamın muhatap tarafından algılanıp kabul edildiğini ikrar etmek demektir. Anlamsız olan bir "söz"e iman etmek ise iyi niyetle yaklaşıldığında ya zihni bir özrü ya da cehaleti belgeler.

Tıpkı batının kendine özgü tahrif edilmiş din anlayışı ve inancının tarihsel gelişimi açısından, "hermonetik" ve "tarihselcilik" gibi kavramlar, nasıl bir zaruret sonucunda gündeme gelmişse, "entegrizm" ve "sekülerlik" de aynı zaruretlerin bir dayatması üzerine ortaya çıkmış ve orada, kendini doğuran şartların zemininde, hakikaten bir anlam da ifade edebilmiş kavramlardır. Ancak Türkiye'deki çoğu entelektüel gibi, kimi Müslümanlar da bir kompleksle kendilerini ve düşüncelerini illa bu batılı kavramlara göre tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı duymakta ve bilahare de bu kavramların dönüştürücü etkisiyle değişim geçirmektedirler. Halbuki biz Müslümanlar özgün kavaram, ölçü ve değerlerin oluşturduğu özgün bir kimliğe sahibiz. Kendimizi asla batılı kavramların dar ve saptırıcı kalıpları içine hapsetmemeliyiz. Kendimizi sürekli özgün kavramlarımızla tanımlamaktan ve vahye dayalı değerlerimizle sürekli yeniden üretmekten asla vazgeçmemeliyiz.

Fazlur Rahman, Hasan Hanefi, Garaudy ve onların yerli takipçileri gibi tarihselcilikle Kur'an'ın muhkem hükümlerini bile tarihe gömüp, bugün geçerli olan laik pozitif hukuka uyumlu seküler bir İslam anlayışı oluşturarak, İslam'ı böylece evrenselleştireceklerini düşleyenler, İslam hukuku ile batının ürettiği ve dünyaya dayattığı laik pozitif hukuk arasında bir çelişki bulunmadığını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Bu bağlamda, Allah'ın "hudutlarım" diye nitelendirdiği ve uyulmasını emrettiği; "miras hükümlerinin, hırsızın elinin kesilmesinin, kısas hükmünün ve zinaya celde cezasının" vb. hep tarihsel hükümler olduğunu ve bugün geçerli olamayacağını, bu alanda yeni düzenlemeler yapılabileceğini ve beşeri pozitif hukuka uyumlu hükümler ihdas edilebileceğini iddia etmektedirler.

Batının özgün şartlarında, tahrif edilmiş kitabın hükümlerinin ve ilahlaştırılmış ruhbanın yorumlarının mutlaklaştırılıp, değiştirilmez hükümler olarak dayatılmasının bunalttığı Batı zemininde, "Tanrının gerçek muradına yönelik anlam arayışlarını", bu anlamda "hermonetik", "tarihselcilik" gibi pek çok yöntemi devreye sokarak, Kilisenin ürettiklerini dogmalaştırmasına ve bu anlamda "entegrizm"e karşı durmayı anlamak mümkündür. Fakat aynı yöntemleri, Allah'ın koruması altındaki Kur'an vahyinin muhkemleri, İslam'ın sabiteleri için de kullanmaya, Kur'an'ın muhkem hükümlerinin bile değişmesi gerektiğini iddia etmeye kalkmak asla kabul edilemeyecek büyük bir sapmadır.

Tevhid ve onun doğal sonucu olan adaleti ikame etmek üzere indirilmiş vahyin hükümleri, çağdaş cahiliyenin modelleriyle uzlaşma sağlamak amacıyla tahrif edilerek, Allah'ın "hudutlarım" dediği muhkem hükümleri bile tarihe gömülüp yerine yeni hükümler ihdas edilerek, hak ile bâtıl, vahiy ile heva ve zan karıştırılarak adaletin tesisi, adil bir hukuk sisteminin üretilmesi mümkün değildir. Bu sebeple de bu anlayışla/zihniyetle gerçek anlamda adil bir siyasi yönetim de oluşturulamaz.

İşte Pamak'ın bu bölümde ifade ettikleri: 

Kur'an'ı Değiştirmek İsteyen Tarihselcilik ile Kamu Alanını Sekülerleştiren Sentezcilik Adil Bir Siyaset, Ekonomi ve Hukuk Sistemi Üretemez

"İslam ve Hayat" sitesince yöneltilmiş sorularda ve bu sorulara cevabımızın yayınlanan önceki bölümünde ifade edildiği üzere, tevhidden, İslam'dan, Kur'an'ın hükümlerinden soyutlanmış adalet, kamu alanı ve devlet algısı oluşturma amaçlı küresel ve yerel yönlendirme ve arayışların, laik rejimleri görece iyileştirip demokratikleştirerek, despotizmden bıkmış, yılmış Müslüman toplumları görece daha demokratik laik sistemlere eklemlemeye yönelik dönüştürme çabalarının gündemi belirlediği bir süreçten geçiyoruz. İşte bu süreçte laiklik ve sekülerlikle sentez edilmiş eklektik İslam algısı, tevhidi niteliğini kaybetmiş, ekonomik, siyasi, hukuki alanları düzenleme iddiasından vazgeçip bireysel ibadetler alanına çekilmiş "ılımlı İslam" anlayışı oluşturulmaya çalışılıyor.

Modernitenin ürettiği siyasi, ekonomik, hukuki sistemleri evrensel modeller olarak kabul edip, modern seküler paradigmanın ürünü liberal-kapitalist ve sosyalist materyalist ideolojileri önemseyip, bunların karşısında içine düştükleri kompleksli anlayışla kendilerini bu modellere nispet ederek tanımlama ihtiyacı duyan, İslam'ı bunlardan birisine eklemlemeye meyletmiş sentezci anlayışlar ileri sürülüyor. Bir yanda İslam'ın daha çok liberalizmle, diğer tarafta daha çok sosyalizmle örtüştüğünü isbata çalışanlar yer almakta, ama iki eklektik taraf da İslam'ın demokrasiyle örtüştüğünde, kamu alanını, siyasi, ekonomik, hukuki toplumsal alanları sekülerleştirmek gerektiği inancında birleşmektedirler. İşte böylece gelişen "Demokratik liberal İslam" ya da "Demokratik İslami sol" gibi sentezci anlayışlarca, "bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, bütün dinlerden soyutlanmış, hak-bâtıl uzlaşmasına dayanan, 'ortak iyi'nin hâkimiyeti adı altında kamu alanını hak ve bâtıl bütün dinlerin ortak yönetimine tahsis eden devlet" anlayışı oluşturarak, rejimi İslami olmayan ve gayri Müslimlerce de yönetilebilen bu tür sentezci devlet anlayışının İslam toplumunun devleti olabileceği iddia ediliyor. Müslümanlarca ya da gayrimüslimlerce yönetilebilen gayri İslami rejimlerin de adaleti sağlayabileceğini, Müslüman ya da gayrimüslimlerce yönetilen ve Kur'an hükümlerini esas almayan laik devletlerin Allah'ın muradı olan adaleti tesis edebileceğini iddia eden söylem ve projeler gündeme getiriliyor. Bütün bu savrulmalara götüren yolun taşlarını döşeyen ise, tarihselci, rölativist düşünceler ve hak-bâtıl karışımı projeler, "dinsel çoğulculuk" ve "ortak iyi"de buluşma arayışları ile rasyonalizm, aklın vahiy olmadan da temel hakların ölçü ve hudutlarını, hukuk ve adalet sistemini üretebileceğine inanan sekülerleşme ve Protestanlaşma eğilimi ve çabalarıdır. Bu tür eklektik fikirlerin vahyin hüküm, ölçü ve ilkeleriyle bağdaşmadığını söylememize bile tahammül edemeyip fikre fikirle cevap yerine hakaretle saldırıya geçenleri akletmeye, tercihlerini ahiret ve hesap bilinciyle bir daha düşünmeye çağırıyoruz.

Önceki bölümdeki tespitlerimize katılıp destek veren, değerli katkılarla ilave açılımlar getirme çabası gösteren bütün kardeşlerimize dua ediyorum. Allah kendilerinden razı olsun. Olumsuz tepki verenlerden ise, ciddi bir eleştiri yapılmamasına rağmen, bize ulaşan çeşitli tepkilerde dile getirilen bazı anlama sorunlarına aşağıdaki bölümlerde genel olarak açıklık getirmeye çalışacağım. Bu tür anlama sorunları, genelde yazılanı önyargıyla okumaktan ve bu psikolojiyle okuduğunu anlamamaktan ya da aynı duygusallıkla veya tembellikle sadece başlığı ve girişte ifade edilenleri okumakla yetinip metnin tamamını okumamaktan kaynaklanmaktadır.

Ayrıca hakaret, iftira, yalan içeren yazılarla saldırıda bulunan "Müslüman solcu"ları değil de onları okuyan iyi niyetli insanları, söz konusu kesimin bu gayri İslami ve gayri ahlaki üsluba sessiz kalan üstadlarını dikkate alarak, İslami sorumluluk gereği bazı hatırlatmalar yapma ihtiyacı duyduğum ilave bir yazıyı da ilgi duyanlarla bu bölümün sonunda paylaşmak istiyorum.

Monarşi, Oligarşi, Teokrasi ve Demokrasi: Hepsi de Bâtıl Sistemlerdir

Belki anlamak istemeyenlere de anlatabiliriz ihtimaline binaen şu konuyu bir daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Evet, defalarca yazdığımız halde görmeyen ve anlamayanlara bir daha söyleyelim ki, laik demokratik iddiası taşıyan ama aynı zamanda Kemalist ve despot olan mevcut statükoyu değiştirip, yine laik-demokratik sistemde görece daha özgürlükçü konuma geçişle, zulmünde ve Kemalist dayatmalarında bir miktar azaltma sağlayacak olan sistem içi değişim, halkımız için mevcut zorba/despot statükodan görece daha olumlu bir durumu ifade etmektedir. Bu değişimi sağlamak isteyen AKP hükümeti öncüleri bugüne kadarki hükümetlere ve öncülerine nazaran daha barışçı, halka ve değerlerine daha yakın, daha saygılı bir konumda bulunmakta, daha zalim statükoyu kısmen değiştirip halkın görece özgürleşmesini sağlamak isteyen niteliğiyle sistem içi görece olumluluğu temsil etmektedir. Üstelik, tevhidi bilince ulaşamamış halk kitlelerinin CHP-MHP-Darbeci bürokratlardan oluşan en koyu zulümat kulvarına, en zalim despotizme değil de, aynı cahili sistem içinde AKP'nin temsil ettiği görece özgürlükçü gri ton kulvarına doğru yönelip desteğini bu "görece iyi"ye (ehveni şer'e) vermesinin, halkın despotizmden özgürlüğe doğru kaçışı anlamında görece bir olumluluk olarak değerlendirilebileceğini de sürekli ifade etmekteyim. Karşı çıkıp eleştirdiğim ise, muvahhidlerin de böyle bir eğilime girerek tevhidi duruşlarını gölgelemeleri, demokrasinin ve seküler haklar anlayışının da evrensel değerler olarak zikredilip İslam ile sentez edilmeye kalkışılmasıdır.

Ayrıca bizimle dinimiz konusunda savaşmayan, bizi yurdumuzdan çıkarmaya çalışmayan, geçmişteki hükümetlere nazaran görece özgürlükçü olan bu kadrolara karşı biz de Mümtehine 8. ayet gereğince "iyilik ve adaletle" mukabele etmekten yanayız. Ancak neticede şirk sistemini devam ettirdiği, görece olumluluklarla Müslümanları dönüştürme, sisteme eklemleme ve Müslüman halkın İslam algısını Protestanlaştırma, hayat tarzını küresel kapitalist sisteme entegre etme riski de taşıyan bu sistem içi değişimi abartarak Müslümanların bile peşine takılması gereken bir adaleti tesis etme çabası olarak takdim etmeye itiraz ediyoruz. Çünkü şirk sistemi içinde daha zalim bir kulvardan görece daha az zalim bir başka kulvara geçiş anlamındaki bu değişimin, tevhidi kesimin bile kendisine eklemlenmesi gereken bir değişim çabası olarak takdim edilmesi, tevhidi stratejik yürüyüşümüzü yaralayacak, Kur'an'la toplumu ve sistemi değiştirme amaçlı tevhidi mücadeleden uzaklaştıracak bir sapmaya yol açmaktadır. İşte biz sadece buna itiraz edip Müslümanları bu konuda dikkatli olmaya, tevhidi stratejik mücadeleyi ısrarla ve tavizsiz, uzlaşmasız bir ilkeli duruşla, tıpkı Mekke'deki ilk Kur'an nesli gibi cahiliyeye karşı bütüncül bir karşı çıkışla "Kur'an ile büyük cihadı" tavizsiz bir azimle sürdürmeye çağırmaktayız.

Üstelik demokrasinin, cahiliye tarafından üretilen bâtıl sistemler içinde, vahyi esas almayan insanlarca üretilebilen görece daha özgürlükçü olduğunu da ifade ediyoruz. Bizim eleştirimiz, parlamentoya seçilenlerin ve temsil ettikleri halkın heva ve arzularını yasa yapmada, şeriat vazetmede nihai belirleyici konuma getiren [1] bu batıl sistemi, halkın yöneticileri serbest seçimlerle belirleyip denetleyebilmesine indirgeyip, İslam'ın şura prensibiyle de paralellik kurarak meşrulaştırma çabalarına ve İslam toplumunun da bu sistemi benimseyebileceği iddiasında bulunanlaradır. İslami sistemde de ümmet özgür iradesiyle yöneticileri seçer ve "emri bil maruf nehyi anil münker" sorumluluğuyla denetlemeyi sürdürerek onlar Allah'ın hükmüyle ve adaletle yönettikleri, yani Allah'a ve Resulüne itaat ettikleri sürece itaat eder [2], seçim döneminde ya da adaletten sapıldığında ise, hesap sorma, azletme, değiştirme yetkisini de elinde tutar. Bu tür bir serbest seçimlerle halkın yönetimleri belirlemesi, denetlemesi ve değiştirmesi yöntemini ve tekniğini demokrasi de, İslam da, başka sistemler de kullanabilir.

Yüce Allah Kur'an'da, mü'min kullarını kendi emrinden oluşan şeriata uymaya, bilmeyen insanların ve kurumların hevalarına, vahiyden soyutlanmış arzu ve isteklerine uymamaya çağırmaktadır. [3] Kendi hevalarına ya da başkalarının hevalarının ürünü olan şeriata aykırı yasa ve kurallara isteyerek ve benimseyerek itaat edenlerin, onları ilah edinecekleri uyarısını yapmaktadır. [4] Kur'an, Allah'ın vazettiği hükümlere aykırı kurallar koyanları, bu bağlamda kendi hevalarını veya başka bilmeyenlerin hevalarını ilah edinenlerin, vahyi işitme ve akletme çabası göstermeyerek bu duruma düştüklerini ve bu yola yönelenlerin bu tercihleriyle Allah'a itaatten başka bir şey yapmayan hayvanlardan bile aşağı düştüklerini açıkça bildirmektedir. [5] Anlaşılmaktadır ki Allah, kullarını ya Allah'ın emrinden oluşan şeriatı benimseyip tabi olmak ve böylece sadece Allah'ı ilah edinmek ya da ilahi vahyi esas almadan insanların hevalarının ürünlerini yasalaştırmayı, şeriat/hukuk haline getirmeyi benimseyip onlara itaat etmek, böylece "Allah'ın dinde izin vermediklerini onlar için şeriat/hukuk haline getirmelerini kabul ederek" Allah yanında onları da ilah edinmek [6] imani tercihiyle imtihan etmektedir.

Demokrasi ise, teoride yasa yapma, yönetme ve yargılamada halkın iradesi üzerinde ilahi otorite dâhil hiçbir otorite kabul etmeyen, pratikte ise halkın iradesinin ilahlığını bile sağlayamayıp, bürokratik ya da büyük sermaye oligarşilerinin ilahlığına dönüşen modern cahiliye sisteminin adıdır. Buna rağmen Müslüman olmayanların despot rejimlere, baskı ve zorbalığa, haksızlık ve adaletsizliklere karşı çıkarak daha özgürlükçü demokratik sistemlere meyletmeleri kendi çerçevesinde makul ve tutarlı bir tercih iken, Müslümanların bâtıl despot rejimlere karşıtlığının, görece daha özgürlükçü olsa bile bir başka batıl sistem olan demokrasiye savrulmalarına yol açması İslami kimlik, inanç ve tutarlılıkla bağdaşmayan bir tercihtir. Sözde demokratik emperyalist batı ülkelerinin uşağı konumundaki işbirlikçi yönetimler olan, Türkiye'deki despot Kemalist bürokratik oligarşinin ve haksızlık ve cehaletle İslam'a nispet edilen Ortadoğu'daki monarşilerin zulüm, baskı ve adaletsizliklerine nazaran batıda uygulanan standartlardaki demokratik rejimlerin daha özgürlükçü uygulaması batıl içindeki görece olumluluğu temsil etmekle beraber, İslam'a nazaran adaletsizliği ve cahiliye zulmünü ifade etmektedir.

Buna rağmen demokrasiyi bir yönteme indirgeyip, İslam'ın da bu yöntemi kullanabileceğini iddia edenler, liberal ve sosyalist demokratlara şu soruyu yöneltsinler: "Siz liberal ve sosyalist değer ve ölçülerle ekonomik, siyasi ve hukuki projeler hazırlayıp, örgütlü bir mücadeleyle bu projelere toplumu davet ederek halk desteği aldığınızda liberal ve sosyalist bir sistemle toplumu yönetebildiğiniz gibi, bizler de tüm bu alanları vahyin hükümlerini esas alan projelerle düzenlemeye dayalı örgütlü davetimize halk desteği aldığımızda İslami bir sistem kurup toplumu bu sistemle yönetebilir miyiz?" İşte bu sorunun liberal ve sosyalist demokratlar tarafından kesinlikle şöyle cevaplandırıldığını göreceklerdir; "Ama bu dediğiniz demokrasiye aykırıdır." Çünkü onlar demokrasiyi sadece bir yöntem olarak değil, ilahı, halk iradesi olan bir dünya görüşü, bir hayat nizamı olarak kabul edip dayatmaktadırlar.

Nitekim demokrasinin onlarca tanımının değişmez ortak paydası, ilahi otorite de dâhil üzerinde başka hiçbir otorite tanımaksızın "halkın iradesinin mutlak hâkimiyetidir." Ve bu sebeple de halk temsilcilerinden oluşan Parlamentoda yasa yapılırken hududullahın sınırlamasını, vahyin nihai belirleyiciliğini, halkın çok büyük ekseriyeti destek verse de, kabul etmezler. İşte bundan dolayı da Cezayir'de, Tunus'ta, Mısır'da ve en son olarak da Filistin'de, vahye dayalı bir hükümet kurmak üzere örgütlenip, İslami bir davet gerçekleştirerek, halkın çok büyük ekseriyetinin de desteğini alan İslami partiler ve onları destekleyen Müslüman halk büyük acılara ve zulümlere sebep olan darbelerle, baskı, yasak, kuşatma, saldırı ve katliamlarla muhatap kılındılar. Dünyanın bütün demokratları utanmadan bu vahşeti sessizce seyrettiler. Putlarına sahip çıkıp, "Demokrasiye göre halka sunduğu projesiyle halkın çoğunluğunun desteğini alan, vaat ettiği İslami yönetim biçimiyle yönetmek üzere hükümeti kurmalıdır" demediler ve putlarını kolayca yediler. Çünkü demokrasinin, aynı materyalist seküler modern paradigmanın ürünü olan liberal ve sosyalist sistem ve yönetim biçimine izin verdiğine, ama ilahi vahyin belirleyiciliğine dayalı bir proje ve sistemin uygulanmasına karşı olduğuna inanmaktadırlar. Zaten demokrasi de esas olarak işte budur.

Hatta Türkiye'de İslami bir konumda olmadığı ve laikliği içselleştirdiği halde, RP'nin İslam coğrafyasındaki kimi ülkelerle daha iyi ilişkiler kurmasına bile tahammül edemeyip aynı darbeci saldırılar gerçekleştirilmiş, RP mevcut laik hukuka da aykırı bir despotizmle kapatılmış ve bu haksızlık AİHM tarafından da onaylanmıştır. Tıpkı başörtüsü yasağı getirerek en temel insan hakkını yok eden despot uygulamanın aynı "demokratik" kurum ve kesimlerce kolayca onaylanıvermiş olması gibi. Amaç, yeniden İslami dirilişi ve ümmetin Kur'an'la yeniden izzet kazanmasını engellemektir. İşte bu sebeple İslam coğrafyasını Batı modern paradigmasının seküler değerleri ve modeliyle kuşatmak isteyenler bu hedefe ulaşmak amacıyla ardı ardına projeler üretmektedirler. En son gelinen noktada ise, Türkiye'de terbiye sürecinden geçip İslami devlet olamayacağı konusunda ikna olan, dinin bireyselliğine ve İslam'ın siyasi, ekonomik ve hukuki devlet düzenine karışmaması gerektiğine inanır hale gelen şahsiyetlerin öncülüğünde ve önce iktidar nimetlerinin yol açtığı pragmatizmle, bilahare de 28 Şubat süreci baskılarının etkisiyle aynı istikamette değişim geçiren aydınların ve STK'ların desteğinde, laiklik ve liberal demokrasi ile bireysel ibadetlere indirgenmiş İslam algısının uzlaştırılmaya çalışıldığı bir model üretilmeye ve tüm İslam coğrafyasına da örnek olarak "işte böyle olun" diye sunulmaya çalışılmaktadır. Üstelik AKP öncülerinde yaşanan ve politikalarına da yansıyan açık sekülerleşmeye, İslam'dan uzaklaşmaya rağmen, batılı demokratik ülkeler ve yerli demokratlar bir türlü razı olmamakta, onlara tam anlamıyla güvenmemekte, bir gizli ajandaları olabileceği endişesiyle de sürekli takip ve baskı altında tutmaya çalışmaktadırlar.

Bütün bu proje, baskı ve yönlendirmelerle ulaşılmak istenen amaç, İslami adalet sisteminin Müslüman halkları yeniden kuşatır hale gelmesini ve tüm dünya insanlığını kurtaracak Kur'ani mesajın, vahye dayalı hayat tarzının bir ümmetin pratiğinde uygulanarak dünya insanlığına sunulmasıyla kendi sömürü düzenlerinin sonunu getirmesini engellemektir. Yukarıda bahsettiğim çizgi, modern seküler paradigma içinde liberal-demokratikleşme çizgisidir. Ancak bölge halklarının giderek İslami eğilimlerinin artması dikkate alındığında "Liberal-demokratik İslam" sentezinin aynı paradigma içinde kalan alternatifinin oluşmaması halinde, liberal politikalardan rahatsız olanların, özellikle mustazaf kitlelerin sömürüden kurtuluş arayışıyla yine de seküler sistem açısından "İslami tevhidi uyanış çizgisine kayabilme tehlikesi" vardır. Bu projenin taraftarlarının böyle bir boşluk bırakmaları mümkün değildi. İşte bu boşluk da bugün "Sosyalist-demokratik İslam" sentezi taraftarlarınca gönüllü olarak doldurulmaya, seküler sistem içinde kalarak "sosyalist-demokratik-İslam" alternatifi oluşturulmaya çalışılmaktadır. İşte biz İslami sorumluğumuz gereği bu iki yönlü sekülerleştirme, dönüştürme çabasını ifşa etmeye, gücümüz yettiğince tevhidi istikametin korunmasına vesile olmaya çalışmaktayız. Bu sebeple de saldırı ve hakaretlere maruz kalmaktayız.

Bizim eleştirilerimizden en fazla rahatsız olan, çok yaygın kesimlere yönelik tüm eleştirilerimizi kendilerine yaptığımızı zanneden "Müslüman solcular"(!)ın üstad şahsiyeti İhsan Eliaçık, kendi sitelerinde yayınlanan bir röportajda açıkça şu ifadeyi kullanıyor: "İslam'ı bir taraftan sosyalizm diğer taraftan demokrasi tecrübeleriyle yeniden harmanlamaya çalışıyoruz. Çağın vicdanı olacak bir din perspektifi geliştirmeye çalışıyoruz." Halbuki İslam'ın mutlak mülkiyetçi kapitalizme, emeğin sömürülmesine, faizci-rantçı sömürü ekonomisine, servetin belli ellerde birikmesine, zenginin malındaki Allah'ın takdir ettiği fakire ait hakkın sahibine verilmemesine, yetimin ve yoksulun itilip kakılmasına vb. karşı olması ve bunların tam tersi istikamette sosyal adaletçi bir yapıdan yana olması başka bir şeydir, İslam'ın bu tür özellikleri sebebiyle, materyalist modern paradigmanın ürünü sosyalizmle örtüştüğünü ve ikisini sentez ederek, harmanlayarak "İslam-sosyalizm-demokrasi" sentezinden bahsedilebileceğini iddia etmek başka bir şeydir. Birincisi hakikatin ifadesiyken, ikincisi sapmanın işaretidir. İslam'ın bâtıl hiçbir ideolojiyle sentez edilmeye, harmanlanmaya ihtiyacı yoktur.

İşte bu sebeple bizim itirazımız, "liberal demokrasi"yi ya da "sosyalist demokrasi"yi İslam ile sentez ederek hak-bâtıl karışımı modeller icat edilmek istenmesinedir. İslam'ın, modern paradigmanın materyalizm zemininde ürettiği ferdiyetçi liberal kapitalizme de, toplumculuk iddiası altında devletçilikten kurtulamayan sosyalizme de uzakta duran, sadece vahyin nihai belirleyici olduğu özgün bir hayat nizamı, özgün bir model olduğunu, ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasal alanları da düzenleyen çerçeve nasslar, hudutlar vazettiğini, bu sebeple insan heva ve zannının ürünü bütün beşeri modelleri, monarşiyi, oligarşiyi, aristokrasiyi, din adamlarının hevasının hakimiyeti olan teokrasiyi de reddetmemiz gerektiğini açıkça söylemekteyiz. [7] Buna rağmen, sırf felsefi ideolojik boyutuyla ilahi vahyin belirleyiciliğine karşı çıkarak insan arzu ve isteklerinin (halk iradesi-genel istenç'in) hukuk yapmada, hakları ve mükellefiyetleri belirlemede nihai belirleyici kılındığı demokrasi ile vahyin nihai belirleyici olduğu İslam'ın sentez edilmesine karşı çıkmamızdan kalkarak, o halde siz despotizmden, monarşiden yanasınız gibi sonuçlar çıkarılması iyi niyetle ve ahlakilikle bağdaştırılması mümkün olamayan bir iftiradır. Devlet ve kamu alanını bütün dinlerden soyutlayan, siyasi, ekonomik, hukuki alanı sekülerleştiren laik devletin adaleti sağlayabileceği, İslam toplumunu gayri İslami rejimlerle gayrimüslimlerin de yönetebileceği iddialarına, ilmi olarak vahye dayalı itiraz ve eleştirilerde bulunmak İslami sorumluğumuzdur. Hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan bu sorumluluğumuzu yerine getirmeye ve gücümüz, kapasitemiz yettiğince, Allah rızası için hakkı ifade etmeye devam edeceğiz inşaallah.

Antiemperyalist Tarihselciler ile Kamu Alanını Dinden Soyutlama Çabası İçinde Olanlar, Emperyalist Projelerin de İstediğini Yapıyorlar

Ayrıca şunu da ifade etmek isterim ki, önceki bölümde "İslam'dan, vahiyden soyutlanmış kamu ve devlet alanını, laik-demokratik devleti İslam'la sentez etme çabalarının emperyalist güçlerce üretilen 'ılımlı İslam' projesiyle örtüşmekte olduğu"na dair tespitimizle, bu görüş sahiplerini emperyalizmin işbirlikçisi olmakla nitelememiştim, böyle anlaşılmaması için de bu kesimlerin "emperyalizme karşı olduklarını da açıkça ifade edegeldiklerini" özellikle belirtme gereği duymuştum. Ancak bu kesimlerin, ortaya koydukları antiemperyalist söylemlere rağmen, büyük bir çelişkiyle ürettikleri fikir ve projelerin emperyal "ılımlı İslam" projesiyle de örtüştüğünü hatırlatmıştım. Çünkü ekonomik, siyasi ve hukuki alanları düzenleyen nassların tarihsel hükümler olduğunu ve bugün değiştirilebileceğini ve sonuçta bugün üretilen laik pozitif hukukun da İslam toplumunda uygulanabileceğini iddia eden "tarihselcilerin" ya da bütün dinlere eşit uzaklıkta duran kamu ve devlet alanının, bütün sosyal kesimlerin temsilcilerinin konsensüsle yapacakları seküler hukukla düzenlenebileceğini ve bunun İslam'a uygun olacağını iddia eden proje sahiplerinin ürettikleri bütün bu yaklaşımlar, önceki bölümde belgeleriyle ortaya koyduğumuz üzere emperyalist projelerin de İslam'ın müdahale etmediği laik demokratik siyaset, ekonomi ve hukuk oluşturma önerileriyle örtüşmektedir.

Bu tespitimizin doğru olmadığını söyleyenlerin haklı olmaları için, İslam toplumunda kamu ve devlet alanının, ekonomik, siyasi, hukuki toplumsal alanların vahyin belirlediği hudutlara riayet edilerek düzenlenmesi gerektiğine inandıklarını, kamu ve devlet alanını sekülerleştirmekten, laik-demokratik sistemden yana olmadıklarını, İslami adalet sistemini istediklerini ifade etmeleri yeterli olacaktır. Ancak bize ulaşan kimi tepkilerden anlaşılan odur ki, hem kamu ve devlet alanını, ekonomik, siyasi, hukuki toplumsal ilişkileri bütün dinlerin temsilcilerinin birlikte yapacakları yasalarla düzenleme, yani seküler bir anlayışla bu alanları bütün dinlerden soyutlama çabası savunulmakta, bu alanlarda vahyin belirleyiciliğini savunmamız ise "despotizm" ve "dinci faşizm" olarak karalanmakta, böylece emperyalist batı devletlerinin de istediği İslam'ın siyasete, ekonomiye, hukuka müdahale ettirilmemesi ve sadece bireysel ibadetler alanında tutulması talebiyle tam anlamıyla örtüşülmekte, hem de bu konudaki tespitimizden dolayı rahatsızlık duyulmaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki, asıl rahatsızlık sebebi, kendilerinin tercihi olmayan bir düşünceye sahip olduklarını ifade etmemiz değil, emperyalist projelerle paralellik arz eden bu tür sentezci, eklektik bir İslam algısı üreterek düştükleri konumun ifşa edilmiş olmasıdır.

Ayrıca tarihselcilerin, Allah'ın kendilerine bıraktığı özgürlük alanlarını bile yeterince kullanmadan, ilahi vahyin belirlediği hudutlarla savaşmaya kalkışmaları da haklarında bol miktarda soru işareti oluşmasına sebep olmaktadır. Şöyle ki, Yüce Allah siyasi, ekonomik ve hukuki kamusal ve toplumsal alanların düzenlenmesi için az sayıda çerçeve naslar vazetmiş ve "bunlar benim hudutlarımdır" diyerek mü'min kullarını bu hudutlara itaate çağırmıştır. Allah'ın hükme bağladığı ve Resulünün o hükmü somutlaştırdığı bir konuda mü'min bir erkek ve kadının farklı bir tercih yapma hakkının olmadığını da bildirmiştir [8]. İşte mutlaka itaat edilmesi istenen bu az sayıda çerçeve nasların teşkil ettiği ilahi hudutların içinde geniş bir alanı tarihi ve toplumsal şartlarına uygun projeler üreterek doldurmaları için kullarına vahyi hayata aktarmada geniş özgürlük alanı olarak bırakmıştır.

Birçok tarihselci akademisyen ve aydın sürekli hudutlarla savaşınca kimilerine şu soruları sormak ihtiyacı duymuştum: "Sizler az sayıda ekonomik nasla çerçevelenmiş geniş alanda çağın ihtiyaçlarına ve şartlarına uygun bir ekonomik proje ürettiniz de Allah'ın size bıraktığı özgürlük alanı dar mı geldi, konulan hudutlara sığamadınız mı? Aynı şekilde sizler siyasi ve hukuki alanları çerçeveleyen az sayıda köşe taşı nasların teşkil ettiği hududullah içinde size bırakılan özgürlük alanını kullanarak çağın ve toplumun şartlarına uygun bir siyasi proje ve bir hukuk sistemi ürettiniz de, Allah'ın size bıraktığı özgürlük alanı dar mı geldi? Evet, size bırakılan özgürlük alanları ürettiğiniz projeler için dar mı geldi de hudutları zorlamaya ve aşmaya çalışıyorsunuz?" Bu sorularla sorgulandıklarında hiçbirisinin kendilerine bırakılan alanları kullanarak bir tek ekonomik, siyasi proje ve hukuk sistemi üretme çabası göstermediği ortaya çıkmaktadır. Anlaşılmaktadır ki, modernitenin ürettikleri karşısında düştükleri kompleksle doğrudan hudutlara yönelmekte ve İslam'ın hudutlarını aşarak modern seküler paradigmanın ürettiği siyasi, ekonomik model ve pozitif laik hukuk sistemiyle uyumlu bir İslam algısı üretmeye çalışmaktadırlar.

Mesela "İslami sol" sapmasının da öncülerinden olan Hasan Hanefi,  Hristiyan, Yahudi, putperest ve laikler de dahil bütün kesimlerin İslam ümmetini oluşturduklarını ve bunların hepsinin fıtrat dini olduklarını, aralarındaki farkın özde değil, sembol, ayin ve fiili tatbikatta olduğunu ifade etmektedir. Şeriat ile çağdaş laikliğin tabii İslam'ın bir parçası olduklarını; laiklik ile İslam'ın ve şeriat ile aydınlanmanın idealleri arasında fark olmadığını beyan etmektedir. [9] Bu tür sapkın görüşler, hiç şüphesiz Kur'an'ı tarihselcilik iddiaları ile tarihe gömmeye kalkanların oluşturduğu, muhkem hükümlerin tamamının (tevhid ve gayb haricindeki bütün hükümlerin) tarihe ait olup, bugün değişmeye mahkum olduğu tezinin oluşturduğu, hudut ve sabite kabul etmeyen kaygan zeminlerde yeşermektedir.

Fazlurrahman da bu zeminin oluşmasına büyük katkı sağlayanlardan olarak şunları söylemektedir: "Kur'an'ın gayesi ebedi hukuksal hükümlerde bulunmak değil, ebedi ahlaki yargılarda bulunmaktır." Ona göre Kur'an'daki hükümler o günün ortamına ait olup, tarihseldir, önemli olan bu hükümlerin içeriğindeki ilkeyi esas almaktır. Mesela hırsızın elinin kesilmesi hükmü tarihseldir, bugün geçerli olamaz, önemli olan bu hükmün genel ilkesini bugüne taşımaktır ki, o da hırsızlığın yasaklanmasıdır. Aynı şekilde zani'ye ceza getiren hükmün de genel ilkesi zinanın yasaklanması, 'kısas' hükmünün ilkesi ise adam öldürmenin yasaklanmasıdır. Ona göre yapılacak olan, bugün de geçerli ve evrensel olanın, cezai hükümler değil, bu ilkeler olduğunun bilinciyle hareket edip, bu suçlara 'daha çağdaş' cezalar getirmektir. Yine ona göre İslam ancak böyle çağa ve tarihe uydurularak yaşatılabilir, evrensel kılınabilir. Fazlurrahman şu sonuca ulaşmıştır: "Bugünün toplumsal şartlarında Kur'an'ın uygulanması lafzi şekilde olamaz... ezeli geçerlilik Kur'an'ın tekil (hüküm)lerine değil, genel ilkelerine aittir." [10]

Sadece Kur'an ilkelerinin evrenselliği, hükümlerinin ise tarihsel oldukları iddiasıyla değiştirilmesi gerektiği kabul edilince, Hasan Hanefi'nin düşüncesi haklılık kazanacak, laik hukukla, İslam hukuku arasında fark kalmayacaktır. Çünkü her ikisi de hırsızlığı, adam öldürmeyi yasaklamaktadır. Zaten, modernizmin karşısında duyulan aşağılık kompleksi ile varılmak istenen nokta da tam burasıdır. İslam'ı, insanın ürettiği pozitif hukuk ve laiklikle özdeşleştirmek, muhkem hükümleriyle Kur'an'ın bugünkü topluma müdahalesini engellemektir.

Nitekim yerli tarihselcilerden, aynı zamanda "Müslüman solcu"ların yerli üstadı İhsan Eliaçık da 07. 02. 2010 tarihinde Sabah'ın Pazar ekinde yayınlanan röportajında bunlara paralel söylemlerle Kur'an hükümlerini değiştirmeye dair görüşlerini şöyle ifade etmektedir: "Dinin kurallarını hırsızın elini kesmek, türban takmak, zina edeni cezalandırmak, mirası erkeğe iki kadına bir şekilde vermek, … şeklinde anlıyorsanız bunlar dinin evrensel değerleri değildir. Bunlar dinin evrensel değerlerinin Arap toplumunda nasıl hayata geçeceğine dair verilmiş örneklerdir." Ve "Bunlar değişebilir mi?" sorusuna mukabil olarak da; "-Zaman içerisinde dönüşebilir, yerlerine yenileri uygulanabilir. Değişimci ve dinamik bir din anlayışıyla bunlardan kurtulmak mümkün." ifadelerini kullanmaktadır.

Halbuki, Kur'an'ı kıyamete kadar geçecek bütün çağlarda geçerli olmak üzere indiren Yüce Allah, Kur'an'ın muhkem ayetlerini değiştirmek isteyenleri uyarmakta ve Allah'ın ayetlerinin hükümlerini değiştirme yetkisini gönderdiği Peygamberine (s) bile tanımamaktadır: "Onlara bir âyet getirmezsen: 'Kendin onu uyduruverseydin ya!' derler. De ki: 'Ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım…" [11] "Ayetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman Bize kavuşmayı ummayanlar: 'Ya (bize) bundan başka Kur'ân getir yahut onu değiştir' dediler. De ki: 'Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şâyet Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım." [12]

Allah kıyamete kadar geçerli ve evrensel olanın ilkeler olmasını ve her toplumun kendi çağına göre bu ilkelere dayalı farklı hükümler koyabilmelerini uygun bulsaydı ya da öngörseydi, şüphesiz kıyamete kadar geçerli olmak üzere indirdiği evrensel ölçüleri vazettiği Kitab'ında sadece bu ilkeleri vazeder ve insanları bu ilkelere dayalı olarak istedikleri hükümleri koymada serbest bırakırdı. Mesela; "Hırsızlığı suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın, adam öldürmeyi suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın, zinayı suç sayıp yasaklayın ve cezalandırın…" derdi ve değişik çağlarda yaşayacak toplumları, bu konularda hükümleri ve cezaları belirlemede serbest bırakırdı. Şüphesiz Allah bunu yapmaktan aciz değildir. O halde herkes haddini bilmeli ve Peygamber'e bile tanınmayan yetkileri kullanarak, Allah'ın hudutlarıyla oynamaktan vazgeçmeli, Allah'ın şedit azabından korkmalıdır. Peygamber (s) bile; "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şâyet Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım." [13] derken, birileri Allah'a isyan konumuna sürüklenmekten ve Allah'ın azabından korkmuyorlar mı ki, Allah'ın muhkem ve delalet-i kat'i ayetlerini bile değiştirmeye teşebbüs ediyorlar? Ki tarihselcilerin bugün geçerli değil diyerek değiştirmeye kalktıkları hükümler, genelde Allah'ın "bunlar benim hudutlarımdır, onlara riayet edin" diye buyurduğu hudutları, bir kısmı da beş temel hakkın güvencesi olan müeyyideleri (kısas, el kesme ve celde cezalarını) kapsamaktadır.

Siyasi, ekonomik, hukuki tüm toplumsal, kamusal ve devlet alanlarında Allah'ın hak olarak indirdiği hükümleri, çerçeve naslarla belirlediği hudutları (hududulllahı) esas almadan insanlık adalet sistemine ulaşamaz. Yüce Allah pek çok ayetinde hudutlarına dikkat çektikten sonra, bu hudutlarına riayet edilmesini ve azgınlık yaparak hudutları aşma teşebbüsünde bulunulmamasını da emretmektedir.

"Bu hükümler Allah'ın sınırlarıdır, ona yaklaşmayın."  [14] "Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten men'edenler ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar mü'minlerdir... İşte o mü'minleri müjdele." [15]

Yüce Allah, Nisa Suresi'nin 12. ayetine kadar, bugün tarihselcilerin değiştirmek ve aşmak istedikleri birçok hukuki ölçü vazedip, 13. ayette işte bunların hudutları olduğunu ve riayet edilmesi gerektiğini emretmektedir: "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Elçisine itâ'at ederse Allah onu, altlarından ırmaklar akan, içinde sürekli kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük başarı budur." [16]

Anlaşılmaktadır ki, adalet de, barış da, huzur da, kurtuluş da insanlığın ancak bu hudutlara riayetiyle sağlanabilecektir. Tıpkı diğer varlıkların kendileri için konmuş ilahi yasalara, kevni hudutlara irade dışı da olsa riayet etmesiyle evrendeki muhteşem ahengin meydana gelmesini sağladıkları gibi, insanlığın da kendileri için belirlenmiş hakka, hukuka, adalete dair sınırlara özgür iradesini ve aklını doğru kullanarak itaat etmesiyle, bu sınırları aşıp hakkı batılla karıştırma dalaletine sürüklenmemesiyle insanlık dünyasında gerçek anlamda adalet ve barış düzeni kurulabilecektir.

Aynı şekilde bir başka örnek daha verecek olursak; Yüce Allah En'am Suresi'nin 151 ve 152. ayetlerinde Peygamber (s)'in insanlara "Gelin, Rabbinizin size harâm kıldığı şeyleri okuyayım:" diye başlayıp temel haklarla ilgili ve hukuki bir kısım emir ve yasaklarını bildirmesini emrettikten sonra, 153. ayetinde, "İşte bu benim dosdoğru yolum (sırat-ı mustakîm), o halde ona uyun, sizi bu yoldan ayıracak başka yollara uymayın" diyerek, adalet, barış, iki dünya saadeti ve kurtuluş için takip edilmesi gereken tek yol olarak hak yoluna işaret etmekte, bu yoldan ayıracak olan bâtıl yollara sapılmaması ve bu yolu hak yol olmaktan çıkaracak sentezlere itibar edilmemesi konusunda uyarmaktadır.

Hukuku, hakları ve ölçülerini belirleyen ve güvence altına alan ve adaleti sağlamayı amaçlayan bu hudutları ve müeyyideleri ortadan kaldırmayı hedef alanlar, heva ve zanna göre üretecekleri yeni hüküm ve müeyyidelerle temel hakları nasıl güvenceye alacaklar ve nasıl Allah'ın arzda sağlanmasını emrettiği adaleti nasıl ikame edecekler?

Kur'an'ı doğru okumayı ve doğru anlamayı, Kur'an'ı hayata değil de hayatı Kur'an'a uydurmayı engellemek, ümmetin ortak bir Kur'an anlayışında bütünleşmesi ve yeniden ayağa kalkma çabalarını akamete uğratmak amacıyla ortaya atılan bir diğer fitne de "rölativizm", "görelilik", "izafilik"tir. Mutlak bir Kur'an bilgisi olamayacağı, herkesin kendisine göre farklı bir Kur'an anlayışının olacağı, herkesin Kur'an'ı farklı anlayacağı ve farklı çıkarımlarda bulunabileceği iddiasıdır. Kur'an'ın çok farklı biçimlerde anlaşılabileceğini ve hangi anlamın daha doğru olduğunun bilinemeyeceğini savunmak, Kur'an'ın hiçbir anlamının olmadığını iddia etmek demektir ki, bu türden sözler bir Müslüman tarafından kesinlikle söylenemez. Çünkü Kur'an'a iman etmek demek onun bir anlamının olduğunu ve bu anlamın muhatap tarafından algılanıp kabul edildiğini ikrar etmek demektir. Anlamsız olan bir "söz"e iman etmek ise iyi niyetle yaklaşıldığında ya zihni bir özrü ya da cehaleti belgeler. Kur'an'ın hayata müdahalesini engellemek için daha önce rasyonalist ve pozitivist yorumları öne çıkaranlar, bugün gelinen noktada post modern yöntemlerle onun anlamını subjektifleştirerek bu amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu tür tezlerin üretimi ile egemen söylem karşısında direnme azmi gösteremeyerek geri adım atanların "bir arada yaşama" ve "çoğulculuk" projeleri üretme süreçlerinin iç içe geçmiş olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Kur'an ya tarihselci yaklaşımlarda olduğu gibi, belli bir döneme ve tarihe hapsedilerek, bugün için "referans" olmaktan çıkarılmaya çalışılmakta ya da bugüne de getirilse rölativizm ve post-modernizmle anlamı belirsizleştirilerek suskun ve bir şey söylemeyen bir kitap kılınmak istenmektedir. [17] Böylece bütün Müslümanların üzerinde mutabık oldukları, çevresinde vahdet oluşturacakları ve birlikte hakim kılmak üzere uğrunda mücadele verecekleri ortak bir Kur'an algısının, ortak bir akıdenin ve sabiteleri olan bir din anlayışının ortaya çıkması ve ümmetleşme engellenmek istenmektedir.

Liberal ya da sosyalist demokrasi taraftarı veya devlet ve kamu alanını sekülerleştirip bütün dinlerden eşit uzaklıkta tutma, tevhid ve vahiyden soyutlanmış adalet devleti düşüncesi ve seküler haklar üretme çabası içinde olanlar, bütün hayat alanlarını vahyin çerçeve naslarına uyumlu hale getirme, siyasi, ekonomik, hukuki, sosyal bütün bireysel, toplumsal sahaları, devlet ve kamu alanlarını tevhid gereği vahiyle düzenleme inancını benimseyenleri, vahyin bu alanlarla ilgili hükümlerini, ilk indiği metinlerini değiştirmeden esas almak ve ilk inşa ettiği hayattaki şahidliği/örnekliği (sünneti) dikkate alarak uygulamaya taşımak gerektiğini söyleyenleri "entegrist" olarak niteleyip karalamaya çalışmaktadırlar.

Entegrizm, çok yeni tarihlerde batıda üretilen bu kavramdır. Tahrif edilmiş kitabın ayetlerini yorumlama tekelini elinde bulunduran kilisenin kendi yorumlarını mutlak doğrular olarak dayatmasını, değişime kapalı dogmacı tutumunu ifade etmek üzere ortaya çıkmış bir tanımlama olup, laiklik karşıtlığı olarak da ifade edilmektedir. Tıpkı batının kendine özgü tahrif edilmiş din anlayışı ve inancının tarihsel gelişimi açısından, "hermonetik" ve "tarihselcilik" gibi kavramlar, nasıl bir zaruret sonucunda gündeme gelmişse, "entegrizm" ve "sekülerlik" de aynı zaruretlerin bir dayatması üzerine ortaya çıkmış ve orada, kendini doğuran şartların zemininde, hakikaten bir anlam da ifade edebilmiş kavramlardır. Ancak Türkiye'deki çoğu entelektüel gibi, kimi Müslümanlar da bir kompleksle kendilerini ve düşüncelerini illa bu batılı kavramlara göre tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı duymakta ve bilahare de bu kavramların dönüştürücü etkisiyle değişim geçirmektedirler. Halbuki biz Müslümanlar özgün kavaram, ölçü ve değerlerin oluşturduğu özgün bir kimliğe sahibiz. Kendimizi asla batılı kavramların dar ve saptırıcı kalıpları içine hapsetmemeliyiz. Kendimizi sürekli özgün kavramlarımızla tanımlamaktan ve vahye dayalı değerlerimizle sürekli yeniden üretmekten asla vazgeçmemeliyiz.

Garaudy'ye göre Entegrizmin ana nitelikleri: ilk olarak "uyum sağlamayı red", "her türden gelişmeye, evrilmeye karşı kemikleşme"; ikinci olarak da geçmişe dönüş"geleneğin takipçisi olmak" ve üçüncü olarak ise "dogmacılık", "uzlaşma kabul etmeme". "Kelimesi kelimesine söylenecek olursa entegrizm, tekamüle karşı hareketsizlik, modernizme karşı gelenek; tarafsızlığa karşı dodmacılık demektir. Tek bir kelime ile entegrizm laikliğin karşıtıdır, diyebiliriz. [18] Yine Garudy'ye göre "Entegrizmden kurtulmak için dünya ne bir Sezar' a veya ne de bir Napolyan'a muhtaçtır. Milyonlarca erkek ve kadının yeni Lutherlerin yeni Gandhilerin çağrısına uyup yürümeleri yeterlidir." [19] Demek ki Entegrizm, ancak yeni Lutherlerin sekülerleştirici, Protestanlaştırıcı, laikleştirci çabalarıyla aşılabilirmiş. Evet tüm bunlar, tahrif edilmiş bir kitaba ve ilahlaştırılmış Ruhban'ın mutlak sayılan yorumlarına dayanan bir din anlayışının egemen olduğu Batıda normal karşılanabilecek, hatta bundan dolayı kendi zemininde anlamlı da kabul edilebilecek sonuçlardır. Çünkü vahiyden kopuk, vahyin aydınlığından uzak karanlık bir zeminde, tahrif edilmiş kitapların ve ruhbanın hevasının dogmalarıyla kuşatılmış batılı insan can havliyle böyle bir arayış içinde kendisini bulmuştur.

Aynı tanım ve sonuçları, tamamen farklı ve tahrif edilmemiş bir kitapla belirlenen bir din olan İslam havzasına taşımaya kalkışmak ise, ancak sapmaya sebep olabilecek yanlış bir yaklaşım olacaktır. Çünkü Kur'an, Yüce Allah tarafından korunmuş olarak ve tahrif edilmeden elimizdedir. O halde vahyin muhkemleri, dinimizin sabiteleri kıyamete kadar geçerli, değişmez ölçü ve değerlerimiz olarak algılanmaya devam edilecektir. Bu alandaki, değişmez mutlak doğruların varlığına inanmak ve bugün de onların hâkimiyeti için çaba göstermek tarihselciler tarafından, değişime kapalı dogmacılık anlamında "entegrizm" olarak nitelenip mahkum edilmeye çalışılmaktadır ki, işte büyük sapma ve saptırma çabası, yeni Luthercilik budur. Fazlur Rahman, Hasan Hanefi, Garaudy ve onların yerli takipçileri gibi tarihselcilikle Kur'an'ın muhkem hükümlerini bile tarihe gömüp, bugün geçerli olan laik pozitif hukuka uyumlu seküler bir İslam anlayışı oluşturarak, İslam'ı böylece evrenselleştireceklerini düşleyenler, İslam hukuku ile batının ürettiği ve dünyaya dayattığı laik pozitif hukuk arasında bir çelişki bulunmadığını ispat etmeye çalışmaktadırlar. Bu bağlamda, Allah'ın "hudutlarım" diye nitelendirdiği ve uyulmasını emrettiği; "miras hükümlerinin, hırsızın elinin kesilmesinin, kısas hükmünün ve zinaya celde cezasının" vb. hep tarihsel hükümler olduğunu ve bugün geçerli olamayacağını, bu alanda yeni düzenlemeler yapılabileceğini ve beşeri pozitif hukuka uyumlu hükümler ihdas edilebileceğini iddia etmektedirler.

Entegrizm karşıtı ve tarihselci Garaudy'ye göre, Kur'an'ı bir bütün olarak ele alıp kavrama ve analojik akıl yürütme, Allah'ın Kur'an ayetlerinde gözettiği "gaye" yi, Hz. Peygamber tarafından açıklanmış bulunan "büyük ilahi niyeti" ve bir ayetin ve ayetlerin "derin anlamı"nı ortaya çıkaracaktır. İçtihad ve yorum ortaya çıkarılmış bulunan ilahi niyete göre yapılacak ve Kur'an'dan bu esasa göre her daim yeni bir hayat modeli çıkarılacaktır. Yoksa entegrist ve anakronik bir tutumla tarihin bir dönemini bütün tarihlerde geçerli kılarak evrenselleştirmek değildir. Bu bakımdan tamamen Hz. Peygamber dönemi Arapların tarihsel temayül ve şartlarına göre şekillenmiş bulunan Kur'an ahkamını her devir ve şartta geçerli kılmanın ve şeriatı uyguluyorum diye mesela hırsızın elini kesmenin, bazı ayetleri, yer aldığı metnin bütününden ve indikleri tarihsel ortamdan soyutlayıp bu ayetlerle "İlahi Kanunu" birbirine karıştırmaktan öte bir şey değildir… Halbuki Allah'ın niyetinin yer aldığı Kur'an'ın manası bu değildir. " [20]

Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki, batının özgün şartlarında, tahrif edilmiş kitabın hükümlerinin ve ilahlaştırılmış ruhbanın yorumlarının mutlaklaştırılıp, değiştirilmez hükümler olarak dayatılmasının bunalttığı Batı zemininde, "Tanrının gerçek muradına yönelik anlam arayışlarını", bu anlamda "hermonetik", "tarihselcilik" gibi pek çok yöntemi devreye sokarak, Kilisenin ürettiklerini dogmalaştırmasına ve bu anlamda "entegrizm"e karşı durmayı anlamak mümkündür. Fakat aynı yöntemleri, Allah'ın koruması altındaki Kur'an vahyinin muhkemleri, İslam'ın sabiteleri için de kullanmaya, Kur'an'ın muhkem hükümlerinin bile değişmesi gerektiğini iddia etmeye kalkmak asla kabul edilemeyecek büyük bir sapmadır. Bu tür sapmalara, Allah'ın uyulmasını emrettiği hudutlarının değiştirilmesi çabalarına itirazı ve bu anlamda "emri bil maruf" sorumluluğunun gereği olarak yapılan uyarıları ise "entegrizm" olarak damgalayıp mahkum etmeye kalkışmak, ancak bâtıla doğru savrulma olarak nitelenebilir. İşte emperyalistlerin sekülerleşme projelerine hizmet de böyle savrulmaların yaygınlaştırılması suretiyle gerçekleştirilmektedir.

Diğer taraftan şu hususu da hatırlatmak isterim ki, Kur'an'da yer alan sübutu ve delaleti kat'i muhkem bir hükmü, ayet metnine ve Kur'an bütünlüğüne aykırı biçimde keyfi ve zorlama bir yorumla kendi ürettikleri düşünce ve projeleri tasdik etmeye zorlayanların bu yaptıkları tahrifattan başka bir sonuç vermez. Mesela Kur'an'da yer alan çok sayıda muhkem, yoruma açık olmayan hükümle "mü'minlerle kâfirlerin velayeti yasaklanmış" olmasına rağmen, birileri tek bir ayetin mefhumu muhalifinden kalkarak bunun aksini Kur'an'dan çıkarmaya kalkarsa bu yapılan "tahrifattan" başka hangi kavramla ifade edilebilir? Aynı şekilde Yüce Allah'ın "hudutlarım" diye vurgu yaptığı, mutlak itaate çağırdığı muhkem nasları ve bu bağlamda temel hakların güvencesini teşkil eden muhkem hükümleri bile tarihselcilik iddialarıyla, zanna dayalı yorumlarla değiştirmeye kalkışmak, şüphesiz ki ancak "dinde tahrifat" olarak nitelenebilecek çabalardır.

Tevhid ve onun doğal sonucu olan adaleti ikame etmek üzere indirilmiş vahyin hükümleri, çağdaş cahiliyenin modelleriyle uzlaşma sağlamak amacıyla tahrif edilerek, Allah'ın "hudutlarım" dediği muhkem hükümleri bile tarihe gömülüp yerine yeni hükümler ihdas edilerek, hak ile bâtıl, vahiy ile heva ve zan karıştırılarak adaletin tesisi, adil bir hukuk sisteminin üretilmesi mümkün değildir. Bu sebeple de bu anlayışla/zihniyetle gerçek anlamda adil bir siyasi yönetim de oluşturulamaz.

İnşaallah gelecek bölümde, tevhidden, vahiyden, İslam'dan soyutlanmış "adalet"in mümkün olup olmadığı, aklın kendi başına adil bir hukuk sistemi üretmeye yeterli olup olmadığı ve hak-bâtıl karışımı sistemlerle adaletin temin edilip edilemeyeceği ve bu tür sekülerleşme eğilimlerinin gelişmesine mümbit bir zemin oluşturan "dinsel çoğulculuk", "hakikatin çokluğu" gibi konuları yine Kur'ani delillerle ele almaya çalışacağız.

DİPNOTLAR

[1] Şura 21: " Yoksa, Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak (şeriat ve hukuk haline getirecek) ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu, zalimlere can yakıcı azap vardır. »

[2] Nisa 59, Ahzab 36

[3] Casiye 18

[4] Casiye 23, Furkan 43

[5] Furkan 44, Araf 179

[6] Şura 21

[7] Allah'ın, insanı kulluk için yaratıp, dünyaya imtihan için gönderdiğini ve kendisine "halifelik" misyonu yüklenerek evrendeki diğer yaratıkları (hayvan ve bitkileri) onun emrine tahsis ettiğini, bunların üzerinde tasarrufta bulunurken ve hemcinsleri ile ilişkilerinde Allah'ın hükümlerine ve adalete riayet etmesi gerektiğini beyan eden vahyi bilgi dışlanarak, "aydınlanma"nın seküler anlayışı içinde, "tanrı, insan ve hayvan" eşit hale getirildiler. Bir yandan insanla hayvan arasında soy bağı kurarak  hayvanlaştırdıkları insanı, diğer yandan onun akıl ve iradesini her şeyin tek ve nihai ölçü ve kaynağı haline getirerek ilahlaştırıyorlardı. Hristiyanlık İsa'yı (as) ve ruhbanı ilahlaştırırken, "aydınlanma" insanı ilahlaştırdı. Ortaçağ karanlığına nazaran görece bir aydınlanma daha doğrusu grileşme ve büyük bedeller ödenerek elde edilen görece bir özgürleşme, şüphesiz bir olumluluk olarak nitelenebilir. Ancak vahy'den uzak düşünce karanlıktan kurtulmak söz konusu olamadı, karanlığın kulvarları arasında şerit değiştirilmiş oldu.

Çağdaş cahiliye olarak ifade edilen pozitivizm zemininde,  rasyonalizm ve hümanizm (yani insanı ve aklını, hevasını ilahlaştıran yaklaşımlar) çerçevesinde laiklik ve demokrasi dünyaya gelmiştir. Demokrasi, kurucularının ve izleyicilerinin ifadeleriyle teoride halk iradesinin mutlak hâkimiyetidir. Yani halk çoğunluğu ne istiyorsa, o doğru olandır. Bu iradenin üzerinde Allah'ın otoritesi de dahil başka bir otorite kabul edilemez. Pratikte ise hiçbir ülkede halkın çoğunluğunun iradesi mutlak egemen olamamıştır. Daha ziyade sermaye oligarşisinin egemenliği esas olmuştur. Türkiye gibi az gelişmiş taklitçi ülkelerde ise, silahlı ve sivil bürokrasi ile büyük sermayenin oluşturdukları oligarşik bir diktatörlük demokrasi olarak yutturulmaya çalışılmaktadır.

İslam noktai nazarından ise, halk çoğunluğunun iradesi dahi mutlak egemen olamaz. Mutlak hakim, hüküm koyucu ancak ve sadece Allah'tır. Yönetenler de yönetilenler de aynı Allah'ın hükümlerine uymak zorundadırlar. Toplumun (ümmetin) yetkisi ise yöneticilerini seçme ve azletme ile sınırlıdır. Yani halk ya da ümmet serbest iradesiyle yönetici kadroları seçmek, iktidara getirmek, beceremediği ya da başarısız olduğunda ise azledip, görevden uzaklaştırmak yetkisine sahiptir. Ancak demokrasiden en temel fark ise; yönetilen halkı da onun seçtiği yöneticieri de aynı ilahi hükümlerin bağladığı hususudur. Yönetenler de yönetilenler de Allah'a ve Rasulüne itaat etmekle mükellef olup, Allah ve Rasulü bir mesele hakkında bir hüküm vaz etmişse, aynı meselede, mü'min bir erkek ve kadınının yeni bir tecih yapma hak ve özgürlüğü yoktur.(Ahzab 36) Ümmetin seçtiği ehil insanlardan oluşan şura ancak nass  vazedilmemiş alanlarda, yine nassların ışığında ikincil derecede kanunlar yapabilirler.

Laiklik ise, insanı ve hevayı ilah edinmek, insanın hayatına yön verecek kural ve kanunları yine insanın yapmasını ve Allah'ın dünya  hayatına karışmaması gerektiğini esas almak demektir. Bu bakımdan bütün beşeri sistemler mutlaka laik sistemlerdir. Hepsinin ortak paydası laiklik, yani insanı hayatı düzenlemede ilah kabul etmektir. Demokraside (en azından teoride) halk çoğunluğu ilahtır. Halk çoğunluğunun ya da temsilcilerinin çoğunluk kararı kesindir, mutlaktır, onun üzerinde ilahi otorite dahil başka bir otoriteye yer yoktur. Demokrasilerde Allah'ın hükümleri geçersizdir. Yani demokrasi, insan iradesini ilah edinmek bakımından, mutlaka laik bir sistemdir. Oligarşide ise bir grup insanın iradesi mutlak egemendir, yani ilahtır. Bu sebeple bu sistem de laiktir. Monarşide de bir tek insanın iradesi  ilahtır. Onun dediği kanundur. Üzerinde başka bir otorite kabul edilmez. Tüm bu sistemlerde, hatta batının geliştirdiği kendilerince en iyi sistem olan demokrasilerde bile, insanın hak ve yükümlülüklerini, uyması gereken kuralları yine bir başka  insanların belirlemesi ve insanı yaratan, başı boş bırakmayıp ne yapıp yapmaması gerektiğinin, hak ve ödevlerinin ne olduğunun hükümlerini de vaz eden Allah'ın hayata müdahalesinin engellenmesi söz konusu olduğundan, zulüm, haksızlık ve adaletsizlik kaçınılmaz bir sonuç olmuştur. Teokraside ise, yine insan olan ruhbanın iradesi, Allah'ın adı da istismar edilerek,  Allah adına mutlak egemen kılınır. Bu bakımdan bu sistem dahi insan iradesini nihai otorite kabul etmek bakımından laikliktir yani ilahi olandan soyutlanmıştır. Bu sistemde dahi ilahi irade mutlak egemen olmayıp, din adamlarının, ruhbanın arzu ve tercihleri, heva ve zannı egemendir. Rabbimiz bu konumu Kur'an'da tespit ve ilan etmektedir: "Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar da, tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar."  (Tevbe 31).

[8] Ahzab 36

[9] Prof. Hasan Hanefi, İslamiyat Dergisi'nde "Soruşturmasına Verdiği Cevap", İslamiyat Dergisi, Ekim-Aralık 1998, clt 1, Sayı 4, s. 285, 286.

[10] Dr. Adil Çiftçi, "Fazlur Rahman'ın Dinamik Şeriat Anlayışı", İslamiyat Dergisi, "Şeriat Dosyası", Sayı 4, Ekim-Aralık 1998, s. 176 – 184.

[11] Â'râf, 7/203.

[12] Yûnus, 10/15.

[13] Yûnus, 10/15.

[14] Bakara-187

[15] Tevbe-112

[16] Nisa-13

[17] Fethi Kılınç, "Kur'an'ı Çok Anlamlı Okuma Sorunu ya da Hakikatin Tekliğinden Korkup, Çokluğun Batıllığına Sığınmak", Haksöz Dergisi, Aralık 1998, Sayı 93.

[18] Roger Garaudy, Entegrizm, Pınar yayınları, İstanbul-1993, S. 12

[19] Roger Garaudy, Entegrizm, S. 11

[20] Dr. Şevket Kotan Kur'an ve Tarihselcilik Beyan Yayınları Sayfa 240

***

Birinci bölüme yönelik saldırı ve hakaret sebebiyle bazı hatırlatmalar:

Fikirleri Eleştirmek Yerine, Hakaret Üslubuyla Şahsiyetleri Hedef Almak, Fikri Acziyetin, Ahlaki Çürümenin ve Seviyesizliğin İşaretidir

Allah'ın yasak ettiği hak-bâtıl sentezine sürüklenmiş kesimleri vahiyle uyarmak önemli bir sorumluluktur. Bu bağlamda, İslami kimliklerini sağcı kapitalist kimlikle sentez ederek kirletenleri vahyin ölçüleriyle ıslah etme mücadelesi uzun yıllardır sürmekteyken, son zamanlarda bir de "İslami sol" adı altında İslami kimlikle sosyalist düşünceyi sentez eden ve vahyin belirlediği hudutlara sığmayan kişiler türedi. İşte bunlardan vahyin belirlediği İslami ahlakı içselleştirememiş ve hatta insanı kendine ve Rabbine yabancılaştıran seküler ideolojilerin tesiri altında insani fıtri erdemlerini bile yitirmiş bir kibirle azmış ve sol jargonlarla konuşmayı maharet sayan, kul hakkı, ahiret ve hesap bilincinden yoksun biçimde azgınca davranmayı kolay becerir hale gelmiş birileri, daha önce yayınlanan eleştirilerimiz üzerine fikre fikirle karşılık verme hususunda acze düşünce, şahsiyetleri hedef alıp, büyük bir kin ve düşmanlıkla saldırıya geçtiler.

Başlığına "adil" kavramını yazdıkları internet sitelerinde, aynı sitede yazan üstadlarının da gözü önünde ve dolaylı da olsa rızasını almış olarak (ki hiç değilse genel olarak uyarma gereği duymuş olmamız da bundan dolayıdır, en azından bu kişiye yakışmamıştır, yoksa tetikçinin tutumu uyarıya bile değmezdi) husumet, haset, nefret, kibir, hakaret, iftira, zulüm gibi bütün olumsuz kavramları kendinde toplayan bir üslup ve içerikle kin ve düşmanlıklarını kustular. Aslında böylece bizim de dikkat çekmek istediğimiz "seküler adalet"in ne olduğunu bizzat kendileri ortaya koymuş oldular. İşte vahiyden, tevhidden soyutlanmış, laiklikle, sekülerlikle sentez edilmiş adalet anlayışının nasıl bir sonuca yol açtığını anlamak için bu tür bir "adalet"i ikame etmek amacıyla yayın yapan bu siteyi ve yazılarını takip etmek yeterli olacaktır. Özellikle bizim fikri eleştirilerimize hakaretle, zulümle, haksızlıkla karşılık vererek, bir tek yazıda onlarca iftira, hakaret ve zulmü işlemenin, bu kadar çok hukuk ihlalini bir yazıda gerçekleştirmenin nasıl becerilebildiğinin ve tüm bunları yaparken Allah'ın azabı ve hesabıyla ilgili hiçbir kaygı taşımadan tüm bunların nasıl kolayca gerçekleştirilebildiğinin çok çarpıcı örneğini görmek mümkün olacaktır.

Sonuçta bir daha anlaşılacaktır ki, vahiyden, tevhidden, ahiret ve hesap bilincinden soyutlanmış olan hak-bâtıl karışımı seküler davranışlar adalet değil zulüm üretmektedir. İşte bundan dolayı, inandıkları hak-bâtıl karışımı fikirlerini vahyi ölçüleri hatırlatarak eleştiren düşüncelerimiz sebebiyle, hiçbir fikir kırıntısı taşımayan, kendinden başkasının konuşma hakkı bile olmadığına inanan gerçek anlamda faşist bir üslupla yazılan ve çelişkilerle dolu bir küfürnameyle hem de "adil" sıfatını verdikleri bir sitede ortaya çıktılar. Bir internet sitesindeki küçük iktidar alanlarında bile kendileri gibi düşünmeyen ve ürettikleri tezlere eleştiri getiren Müslümanlara yönelik nasıl bir seküler "adalet"(!) uygulaması yaptıklarına bakılarak, Allah muhafaza etsin ya bir de ülkede iktidar olurlarsa, "komünist demir perde" sistemi faşizmini aratacak zulümlerle nice masum kitlelere kan kusturabileceklerini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Rabbimiz bize Müslüman adını verdiği halde, modern paradigmanın seküler ürünleri karşısında düştükleri iflah olmaz gibi görünen bir psikolojik kompleksle kendilerini "solcu Müslüman" olarak tanımlayan bu kişiler, bu yanlış konumun doğal bir sonucu olarak, kendileri gibi solcu eklektik anlayışa itibar etmeyen ve Kur'an ve sünnete bağlı kalıp sadece Müslüman olmakla yetinenleri "sağcı-kapitalist-faşist", "dinci faşist" olarak damgalayıp kolayca saldırıya geçebilmektedirler. Tamamen materyalist düşünce ürünü bir yaklaşımı İslam'ın içine taşıma gayreti içine girince, yani din algı ve anlayışlarının merkezine akideyi değil de, üretim araçları mülkiyetini yerleştirince, [1] bu sentezci yaklaşımla İslam'ı sosyalist ideolojinin hizmetinde kullanılan bir araç haline dönüştürme konumuna sürüklenmekten kurtulamamış görünüyorlar. Sonuçta, akidevi konuların ihmaliyle, hatta küçümsenmesiyle sentez eğilimlerinin önü iyice açılıyor ve artık sol jargonlarla konuşabilen, kendini böyle tanımlayan eklektik bir kafa yapısı oluşuyor.

Böylece öncelikle akidevi netlikten yana olup taviz vermeyen Müslümanlara karşı "dinci-faşist" karalaması kolayca yapılırken, "solcu"lar ve "anarşist"lerle birliktelik arayışları ve bu amaçla da daha fazla taviz kaçınılmaz hale geliyor. Bu sebeple abdestli bile olduğu tartışmalı "İslami sol" sentezine müptela olanlar, kendileri gibi düşünmeyenleri "ötekileştirip", "abdestli kapitalist" nitelemesiyle mahkûm etmeye, susturmaya çalışmaktadırlar. Tıpkı modern paradigmanın diğer ideolojileri ve düşünce sistemleri gibi, kendilerini kendi özgün değerleriyle tanımlayıp ayakta tutmakta acze düşünce, bir düşman "öteki" icad edip ona karşıtlık üzerinden kendilerini tanımlayıp var kılmaya çalışmaktadırlar. [2] Bu sebeple son derece seviyesiz, agresif, saldırgan, hazımsız, fikre fikirle karşılık vermekten aciz, hasım olarak gördükleri muhataplarına tercih etmediği şeyleri ve hatta açıkça reddedip eleştirdikleri tutum ve fikirleri dahi iftira ederek yamamaya kalkacak kadar ne yaptığını bilmeyen, aslında başkasına konuşma hakkı bile tanımayacak kadar gerçek anlamda "faşist" bir konumu içselleştirmiş görünüyorlar. Bu sebeple bu kesime, arka planda duranlarıyla, hakaret için öne sürülenleriyle beraber şifa dileyip, muhatap bile almamak en doğru davranış olacaktır. Ancak iflah olmaz bir solcu bağnazlıkla muhataplarına hakaret ve saldırıyı tercih edenlere fikri açıklamalar yapmak fayda vermese de, onları takip eden iyi niyetli insanlara yönelik "emri bil maruf" mükellefiyetimiz bakımından genel bazı açıklamalar yapmak da sorumluluğumuzdur.

Bu sebeple söz konusu kişileri, eklektik fikirlerin yol açtığı kafa karışıklığıyla kaleme alınmış, seküler-sol jargonların sık kullanıldığı, yazı bile denemeyecek, kibir, kin, husumet, haset, hakaret karışımı mide bulantısı ürünleriyle baş başa bırakıp ve kendilerine acil şifalar dileyerek, Kur'an ve sünnet okumalarımızdan çıkardığımız ve vahyi doğrulara dayandırdığımız kanaatlerimizi, insani fıtri değerlerini koruyan tüm erdemli insanlarla ve Müslüman kardeşlerimizle paylaşmaya devam edeceğiz inşaallah. Yüce Allah düşünce ve tespitlerimizde isabet kaydetmeyi ve rızasını kazandıracak iman, söz ve amellerle dolu bir hayatı yaşayarak yüz akıyla huzuruna dönmeyi hepimize nasip etsin. Bu tür bunalımlara sürüklenmiş, kendilerinden olmayana hakaret ve zulüm yaparak "adalet" sağlayacaklarını zannedenlere de Rabbimiz hidayetini nasip etsin, hepimiz için hidayetini daim kılsın ve hepimizi tevhid bayrağı altında ortak akide ve vahyî muhkem değerler ortak paydasında kardeşleştirip vahdete ulaştırsın inşaallah. Bu hakaret, haksızlık ve zulmü yapanlara, yaptıklarından pişmanlık duyup tevbe etmeleri ve bir daha hiçbir Müslümana bu tarz insani erdemlerle ve İslam ahlakıyla bağdaşmayan haksızlık ve iftiralarda bulunmamaları halinde ve bu kayıtla hakkımı helal edeceğimi şimdiden ifade ediyorum.

Her zaman ısrarla hatırlattığımız temel prensibin altını bir daha çizelim. Bizler elhamdülillah sadece Müslümanız ve bütün inanç, düşünce ve hayatımızı vahye dayandırmakla, yaratılış gayemiz ve imtihan sorumluluğumuz gereği yalnız Allah'a ibadet edip, yalnız O'ndan yardım dilemek ve hayatımızı ibadet kılmakla mükellefiz. Bu sebeple, kitaba imanımızın temel gereği olarak, Kur'an'ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla "hakkıyla" okumak, aklımızı, imanımızı, şahsiyetimizi, düşüncelerimizi ve hayatımızı vahiyle arındırmak, Kur'an ve sünnet ölçüleriyle inşa etmekle mükellefiz. Bu büyük sorumluluğumuz gereğince, Kur'an ve sünnetten akide ve amellerimizle ilgili tespit ve çıkarımlarda bulunur ve hayatımıza bu ilke ve ölçülerle yön vermeye çalışırız. Dinimizin, akidemizin de içinde yer aldığı muhkemleri, sabiteleri, mü'minler arasında ortak paydayı oluşturan, hepimizi bağlayan ve bizi kardeş yapan değişmezleri olduğu gibi, farklılıklarımızı hoş görmemiz gereken yoruma, ictihada ve değişime açık bölümü de bulunmaktadır. Ortak paydamız olan, homojen olmamız gereken akidevi konularda, sabite ve muhkem ayetler alanında da, insan olmamızdan kaynaklanan zaaflarımızla hataya ve yanlışa sürüklenebilir, yanlış çıkarımlar yapabilir, hatalı ameller sergileyebiliriz. Bu sebeple de Rabbimiz "emri bil maruf ve nehyi anil münker" sorumluluğunu çok önemli bir mükellefiyet olarak omuzlarımıza yüklemiş bulunmaktadır.

İşte bu sorumluluk gereğince, birbirimizin fikir, düşünce ve amellerindeki yanlışlarını, tevhidden ve vahyin ölçülerinden sapma teşkil eden hatalı çıkarımlara dayalı söylem ve eylemlerimizi, Allah rızası için vahyin ölçüleriyle uyarmak, ıslah etme çabası göstermek mecburiyetindeyiz. Tabii ki, hakaret etmeden, zulmetmeden, iftira etmeden, şahsiyetleri hedef almadan, sadece üretilmiş fikir, düşünce ve projelerdeki sapma ve yanlışları vahyin ölçüleriyle delillendirerek eleştirilerimizi özgürce ifade etmeliyiz, hiç kimse de bundan gocunmamalı, kendini eleştiriden müstağni addetmemelidir. Bu sorumluluk, hem kardeşlerimizin kendi ahiretlerine zarar vermelerini engellemek bakımından kardeşlik hukukunun gereğidir, hem de hepimizin müntesibi olduğumuz Allah'ın diniyle ilgili algı ve anlayışlarda bir bozulmanın, tahrifatın ortaya çıkmasına fırsat vermemek bakımından temel mükellefiyetimizdir.

Tabii ki bu bağlamda bizim de gerek kendi düşüncelerimizi oluştururken, gerekse bu tür bir uyarı sorumluluğunu yerine getirirken yanlışa düşmemiz, hatalı çıkarım ve tespitler yapmamız, eleştirilerde isabet kaydetmeme ihtimalimiz, insan olmamızın doğal bir sonucu olarak mümkündür. Böyle bir durumda yapılması gereken, şahsiyetleri hedef alan hakaret ve aşağılamalarda bulunmak, iftira ederek söylemediklerimizi, tercih etmediklerimizi bize yamamaya kalkışmak değil, bizim de yaptığımız gibi fikir, düşünce ve eleştirilerimizdeki vahye aykırılıkları delilini de göstererek düzeltme ve bizi yanlışlarımızı düzeltmemiz için uyarma çabası göstermektir. Üstelik bu tür eleştiri, uyarı ve düzeltme sorumluluğu, her birimizin birbirimiz üzerindeki hakkımızdır. Şahsen diğer mü'minlerin, hepimizin dini olan İslam'ın hayata geçirilmesi sadedinde ürettikleri düşünce ve projelerdeki yanlışlıkları, hataları tespit edip eleştirme ve düzeltme (ki eleştiri yazılarımda ve bu soruşturmada ilk bölümde kendimize yönelik öz eleştirilere de yer veriyorum) çabası göstermekle, hem İslami sorumluluğumu yerine getirmeye, hem de o kardeşlerimizin üzerimdeki haklarını vermeye çalışıyorum. Tabii ki, doğal olarak tüm Müslümanlar üzerindeki, onlar tarafından eleştirilme, düzeltilme hakkımı da talep ediyorum.

Evet, tespit, düşünce ve eleştirilerimizde isabetsizlik, vahye aykırılık söz konusuysa, bunları tespit eden fakat bizi uyarmayan kardeşlerimiz, hakkımızı vermeyerek bize haksızlık yapmış olurlar. Kardeşlik hukukunun ve İslami sorumluluklarının gereğini yapmayarak, emri bil maruf mükellefiyetlerini yerine getirmeyerek, hem kendi nefislerine, hem bize, hem de İslam'ın yanlış anlaşılmasına yol açma ihtimali gördükleri hatamızı düzeltmeyerek Allah'ın dinine zulmetmiş olurlar. Bu sebeple hepimiz bu sorumluluğun bilinciyle hem eleştirme görevimizi hakkıyla yerine getirmeli hem de eleştirilmeye hazır ve tahammüllü olmalıyız. Ancak bu sorumluluğu yerine getirirken, sadece fikir, düşünce ve projelere yönelik fikri alanda kalmak ve en önemlisi de duygusal tepkiler vermek yerine delilini göstererek ilmi eleştirilerde bulunmak, şahsiyetlere yönelik yalan, iftira ve hakaretlerden, hukuk ihlali yapmaktan ise ahiret ve hesap bilinciyle kaçınmak, ahlaklı ve erdemli davranmaktan hiçbir sebeple vazgeçmemek gerekir.

[1] "Müslüman solcu"ların üstadlarının kendi sitelerinde yayınladıkları; Kur'an'ın toplumu "alttakiler" ve "üsttekiler" diye sınıflara ayırdığını iddia eden yazısında toplumdaki bu sınıfsal ayrımda temel saikin ise akide değil mülk ile ilişki olduğu iddia edilmiştir. "… ayrımda temel saik dil, din, ırk, itikat, renk, bölge, cinsiyet vs. değil; mülk (servet ve iktidar) ile ilişkidir". İnsanları temelde akidevi ayrıma tabi tutan, ekonomik durumuna bakmadan tüm mü'minlerin akidede kardeş olduğunu ilan eden, köle Bilal ile bilahare onu parasıyla özgürleştirecek olan Ebubekir'i kardeşleştiren ve toplumsal ilişkilerin merkezine akideyi oturtan tevhid dininin, tamamen materyalist bir yaklaşımla insanlar arasındaki ayrımın merkezine mülkle ilişkiyi koyduğunu, insanları temelde mülkle ilişkisine göre sınıflandırdığını iddia etmek, kendi ürettiği sentezci projesini meşrulaştırmak için Kur'an'ı tahrif etmekten başka bir anlam taşıyabilir mi?

[2] İslam ise, herhangi bir düşman "öteki"ye ihtiyaç duymadan var olabilen, kendini kendi özgün değerleriyle tanımlayıp her şartta ve zamanda hududullah içinde kalarak yeniden üretebilen bir dünya görüşü, hayat nizamı, düşünce sistemi ve dindir. Çünkü İslam ilktir, asıldır. İlk insan bir Peygamber, ilk din İslam, ilk insanlar tek bir ümmet, ilk ümmet İslam ümmetidir. İşte bu tevhid ümmeti içinden birileri dinde ayrılığa düşüp cahiliyeyi üretince diğer yeryüzü dinleri, batıl dinler ortaya çıkmaya ve tek tevhid ümmeti parçalanıp bölünmeye başladı. Ve cahiliyeye yönelenler sürekli İslam karşıtı olarak kendilerini tanımlayıp hevalarına tabi olarak bâtıl hayat tarzlarını ve ideolojileri ürettiler.  Bâtıl olanlar, asılsız, dayanaksız ve yok olmaya mahkûmdur. Bu zayıflık ve çürüme tohumunu sürekli içinde taşıdıkları için de, ayakta kalabilmek, taraftarlarını motive edip bağlılıklarını sürekli kılabilmek için hep bir düşman "öteki"ye ihtiyaç duyarlar, işte bu "düşman"a karşı mücadele sürecinde kendilerini yeniden üretmeye çalışırlar.

  • Yorumlar 9
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim