Lübnan krizi

20.05.2008 04:22

Nuray Mert

Bugün, yine büyük bir çekinceyle, Lübnan üzerine yazmaya karar verdim. Çekincemin nedeni belli, konu Lübnan olunca yazının okunma oranının hızla düşeceğini biliyorum, zira Lübnan konusunun Türkiye’de hâlâ hemen hiç önemsenmediğini görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde, Lübnan krizi iç savaşa yaklaşan bir tırmanma gösterdi ama ancak kısa haberlere konu olabildi, olay üzerine çok az yorum çıktı. Bu arada, Radikal’in dış basından çevirilerinden oluşan sayfasındaki sıkı takip çok dikkatimi çekti, sayfayı düzenleyenleri tebrik etmek isterim.

Aslında Türkiye basınında sorun Lübnan ile sınırlı değil, dünya çapında siyasi çekişmelerin odağı Ortadoğu olan bir dönemde, biz hâlâ Ortadoğu siyasetini izleme ve yorumlama konusunda son derece isteksiz ve meraksız tavrımızı sürdürüyoruz. Lübnan, bu çerçevede iyice teferruat gibi algılanıyor, oysa, Lübnan’da olanlar Ortadoğu çekişmesinin aynası mahiyetinde.

Lübnan’daki çekişmelerin şüphesiz iç siyasi dengelerle açıklanabilecek yönleri var, ancak bu ülkedeki iç dengeler tarihin her döneminde fazlasıyla bölge dengeleri çerçevesinde belirleniyor. Mevcut durumda, çatışmanın taraflarından biri olan hükümet çevresi ABD/Batı yanlısı ve bölgedeki müttefik güçler olan Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün tarafından destekleniyor. Önderliğini Hizbullah’ın yaptığı muhalefet cephesi ise Suriye ve İran ekseni ile ittifak halinde. ABD/Batı ittifakı ülkede Hizbullah’ın gücünün kırılmasını, sadece İsrail’in güvenlik sorununun ötesinde veya aynı za-manda İran’ın bölgedeki nüfuzunu ve anti-Amerikan cepheyi kırma meselesi olarak görüyor. Ancak Hizbullah’ın bileğini bükmek son derece zor, zira, Hizbullah gücünü sadece silahları veya Suriye-İran desteğinden değil, ‘direniş’ örgütü olma iddiasından alıyor. Özellikle iki yıl önce yaşanan İsrail savaşında gösterdiği başarı, sadece Lübnan değil, tüm Arap kamuoyunda muazzam bir destek buldu.

Bu koşullar altında, beş sene önce Birleşmiş Milletler’den çıkarılan ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören 1559 nolu karar bir türlü hayata geçirilemiyor. Bu kararın çıkmasından kısa zaman sonra gerçekleşen Hariri suikastına tepki, bu yönde bir gelişmenin önünü açar gibi oldu. Suikasta karşı tepki etrafında örgütlenen ve renkli sivil devrimler zincirinin bir halkası gibi gözüken ‘Sedir Devrimi’ Suriye askerlerinin çekilmesi sonucunu verdi ancak Hizbullah’a dokunamadı. İsrail savaşı ise tam ters sonuç verdi,

o kadar ki, savaş sonrası ateşkesle çıkan 1701 nolu Birleşmiş Milletler kararı, Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusuna ancak dolaylı yoldan değinmek durumunda kaldı.

Sonuçta, Hizbullah’ın gücünü kırmanın yolunun öncelikle meşruiyetini zedelemek olduğu görüldü. Geçtiğimiz şubat ayında, Hizbullah’ın en güçlü ikinci ismi olarak bilinen Mugniye, Şam’da suikasta uğradı, bu çok ciddi bir kışkırtma olarak görüldü, ancak Hizbullah bu kışkırtmaya cevap vermedi.

İki hafta önce, Lübnan hükümetinin Hizbullah’ın haberleşme ağını kesme ve havaalanında güvenlik sorumlusu Şii generali görevinden alma kararını, bu kışkırtma siyasetinin bir parçası olarak görenlere katılmamak mümkün değil. Nitekim, bu olay üzerine Hizbullah ilk kez silahlı gücünü ‘dış düşman’dan içe çevirdi, Beyrut’u abluka altına aldı. Bunun üzerine, hükümet çevresi, ‘Bakın, kendini ülkeyi dış düşmana karşı savunan güç olarak takdim eden Hizbullah, aslında iç savaş çıkarıyor’ deme fırsatı buldu. Oysa, hükümet dahil herkes, iç savaş ihtimalinin olmadığını, çünkü aslında Hizbullah ile boy ölçüşecek bir güç olmadığını biliyor. Sonuçta, Hizbullah bu tuzağa düşmek yerine, gövde gösterisi yaptıktan sonra hızla sahneden çekildi ve işi Lübnan ordusuna devretti.

Yine de, bir hamle yapılmış oldu ve bu noktada, Ortadoğu politik sahnesinde arabulucu, denge unsuru şeklinde rol almak yönünde gayret gösteren Katar’da tarafları bir araya getiren bir toplantı düzenlendi. Bu toplantının sonuçları henüz belli değil. Ne sonuç çıkarsa çıksın, Lübnan’da kalıcı bir barış veya düzenleme imkânı hemen hiç yok. Toplantının sonuçları, daha ziyade bölgedeki çekişmelerde kimin ne mesafe kazandığını ve ileriki hamlelerin istikâmetini belirleyecek.

Bu istikâmet, birinci derecede, İran üzerinde yoğunlaşan çekişmeye ilişkin olacak. Bu nedenle, Lübnan’da olanlara ilgisiz kalmak, Ortadoğu takibimiz açısından büyük eksiklik olur.

Bu arada, siyasi gelişmelerden alabildiğine uzak bir Lübnan filmi ‘Karamel’ vizyonda. Mete Çubukçu, Radikal İki’de çıkan Lübnan yazısına bu filmle başlamış. ‘Kadın filmi’ denilen tarzın bazı tipik zaaflarını taşımasına rağmen, çok sevimli bir film, izlemediyseniz mutlaka görün, Lübnan’la ilgilenmek açısından iyi bir başlangıç olabilir.

Radikal gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim