Liderlere ve sınırlara tapmak;Ortadoğu’nun kaderi olmamalı!

17.09.2009 17:22

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

35 senedir doğduğu topraklardan uzaklarda yaşayan ve kürd müziğinin günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden sayılan Şiwan Perwer’le Paris'teki Kürd Enstitüsü'nde yapılan ve 14 Eylûl 09 tarihli Taraf’ta yayınlanan röportajını okudunuz mu?

Şiwan’ın söylediklerinden, dikkatle imbiklenmesi gereken noktalar bulunuyor.

Bir zamanlar, neredeyse ‘ateizm’e varan şarkılar-türküler söyleyen Şiwan’ın, özellikle de PKK’ya bey’at etmeyip, müstakil / bağımsız kalmasından ve hattâ hain diye suçlanmasından sonra, çok daha olumlu bir çizgiye geldiğini ve daha sonra  da ‘Allah’u Ekber’li  parçalar okuduğunu söyleyen (kürd) arkadaşlar vardı ve bunu sevinçle bildirmişlerdi.. Bu sevinç, bir insanın kendisini bataklıktan kenara çekmek için çırpınması olarak algılanmasındandı..  

Şiwan çok güzel türkçe konuştuğu halde, yıllardır, ısrarla kürdçe okumuş, türkçe okumamış birisi... Bunu, kendisine san’atını anadiliyle icra etme fırsatını vermeyen ve dolaylı olarak kendisini ve etnik mensubiyetini alçaltmaya çalışan kişi, toplum veya bir sisteme karşı bir tepki olarak sergilediği için, onu anlamaya çalışıyor ve anlayışla karşılıyordum..

Nitekim, Şiwan,Kürdler devlet tarafından hep horlanmış ve küçük görülmüş, terörist ve bölücü olarak algılanmış..’ diye dile getirirken, üzüntüsünü; bu rejimin yönlendirmesine mâruz kalan ve meslekdaşı olan kimselerin de, kendisine ve kendisi gibi kürd kavminden olan diğer insanlara genelde, TC devleti gibi baktığını ifade etmekten kendisini alamıyordu..

Sanki, kürd kavminden olmayan TC vatandaşlarından küçümsenmiyecek bir bölümü de, ‘kemalist-laik+türkçü’ çizgiye uygun bir tavır takınmıyor mu, bu konuda?

Bu durum, son zamanlarda Batı dünyasında İslam denilince, neredeyse her müslümanın potansiyel olarak bir terörist gibi algılanmasına benzeyen bir facialı durum ortaya çıkarıyor..

Ama, Şiwan sadece kürd olmayanların kürdlere tavrını eleştirmiyor, kürdler adına hareket edenlerin temel yanlışlarına da değiniyor ve şöyle diyor:
‘-Kürd politikasında da bazı yanlışlar, hatalar, çatışmalar var. 35-36 yıllık süreçte ben bunların hepsini yaşadım. (...) PKK'da öyle bir olay var yani.. Zordur. Ama onlarda da bir açılım var şimdi. ‘Birbirimize karşı hiddetten ve şiddetten vazgeçmeliyiz. Toleranslı davranmalıyız. Biz Kürdler de birbirimizi çok incittik’  diyorlar. Onlar da yumuşamaya başladılar artık..’

Bu otokritik üzerinde durulmalıdır.. Keşke, ellerin tetikte olduğu, zihinlerin ve duyguların nefrete indekslendiği bir sosyal gerilim ânında, herkes de kendisini bir süzgeçten geçirebilse.. Şiwan’ın önemli bulduğum bir cümlesi de şu:

‘-Biz Ortadoğu toplumuyuz. Ortadoğu toplumlarının eleştiriye tahammülü yoktur. Arab prensleri, şeyhleri, liderleri kendilerini eleştirdi diye bir şairi, yazarı sanatçıyı öldürebiliyorlardı. Suriye'de Hâfız Esad'ı, Irak'ta Saddam'ı eleştiren yok ediliyordu. Kürd toplumunda da tabular var. (TC’de de) Atatürk için bir şey söylendiği zaman toplum onu cezalandırıyor. (...)’

Bu beyana karşı söylenecek karşı söz belki, diktatörlere eleştiri veya protestolar yapılmasını toplumun değil, onların kurdukları baskı rejimlerinin cezalandırdığı hususudur..

*

Bu vesileyle,  zaman tünelinde kısa bir yolculuk yapmakta fayda olabilir..

Stalin, 1917’de komunist ihtilalin devirdiği Çarlık sistemine benzer bir diktatörlük yönetimi kurduğu ve kendisinin de bir Çar gibi diktatörce hükûmet ettiği  iddialarına karşı, ‘halkın tapınacağı bir Çar’a daima ihtiyacı vardır..’ demişti..

Mao da, ‘tanrılaştırıldığımı biliyorum, ama, halkın kontrol altında tutulması için, buna ihtiyaç vardır; yoksa, 1 milyardan fazla bir topluluğu kontrol altında nasıl tutarım..’ itirafında bulunmuştu..

Son İran Şahı M. Rıza Pehlevî de, altın ve zümrüt taçları, altın işlemeli üniformaları ve altından yapılma saray süslemeleriyle doyurulmuş şatafatlı hayatına yönelik olarak dış dünyada yazılıp çizilenler karşısında , ‘halk böyle istiyor ve böyle altın ve zümrütler içinde olmasam, halkın bana itibarı olmaz..’  diyordu.. Halbuki, kendisinin saltanatına son veren (merhûm) İmam Khomeynî, hiç de altın vs. maddî güce dayanmaksızın, sırf kalbleri fethederek milyonları harekete geçirmiş ve Şah’ı, o altınları, zümrüt tacları, orduları kurtaramamıştı..

Komünist /bolşevik ihtilalin en önde gelen isimlerinden Troçki içe, milyonlar halinde insanın ölümüyle sonuçlanacak olan nice ‘temizlik’ hareketlerini gözünü kırpmadan uygulamaya koymuşken, Stalin’le girdiği iktidar savaşı sonunda, İstanbul’a sürgüne gönderilmişti. O, Büyükadada’da bir köşkte yaşarken, vernikle yeni boyanmış bir parmaklığı farkında olmadan tutup, elini kıpkırmızı görünce bir gizli Sovyet ajanın saldırısına uğradığını zannedip,  ‘du sang, du sang../ Kan.. kan..’ diye dışarıya kaçışıyla meşhurdur..

B. Amerika Başkanı Truman da, Hiroşima’da ilk Atom Bombası’nı attırdığı ve patlamanın başarılı şekilde gerçekleştiği  haberi ulaştığı zaman şezlongunda güneşlediği savaş gemisinin güvertesinde, yüzbinlerce masûm, sivil insan kavrulurken, sevincinden havaya fırlamıştı.. ama, o sırada, 

Hitler de, yüzbinleri-milyonları eriten bir savaşın içinde, en acımasız kararları alırken, acımasızdı.. Ama, yakın çevresine karşı son derece sevecen..

*

Bütün zorbalar, bütün diktatörler böyledirler..

Kendilerini vazgeçilmez ve halkın da kendileri olmazsa, başsız kalacağının kaygularını taşırlar.. Böyle bir yalana kendilerini inandırmışlardır, yine de az çok ahlâklı olanları.. Ahlâksız olanlarının böyle bir kayguları da yoktur.. Onlar, sadece tahakküm etmek, başkalarına zulmetmekten zevk alan sadist ruhlu insanlardır..

Haa, ‘sadist’lerin önünde eğilmekten zevk alan mazohist, ruh hastası ferd ve toplumlar da vardır ve o durumu artık o kadar kanıksamışlardır ki, ‘sadist’  tipleri saygıyla, hattâ ululaştırarak, yücelterek, pereştiş ederek kabullenirler..

Ve bu yaptıklarının komikliğini hatırlamak istemezler..

Ve insan’ı en özgür duruma getiren İslam gibi bir hazineye sahib olan müslüman halklar, bugün, yazık ki, hâlâ da, çok büyük çapta, zorbaların, diktatörlerin pençesinde veya kendilerine tapılırcasına bağlanılan liderlerin ismi, resmi ve heykellerinin gölgesi altındadır.

*

Müslüman coğrafyalarındaki sınırlar tamamen kalkmalı!

Bir diğer konuya da kısaca değinmekte fayda var:

En az 400 yıl birlikte yaşadığımız müslüman toplumlarıyla, emperyalist güç odaklarının tezgahladığı resmî siyasetlerin, müslüman toplumları bile birbirine ne kadar düşman ve uzak bir duruma düşürdüğünü ve müslüman halkların bile, kendilerine düşman oldukları bildikleri rejimlerin siyasetlerine paralel hareket ettiklerinin en çarpıcı örneği, Suriye ile olan (resmî soğukluğun da ötesinde) halk bazındaki münasebetlerimizdir..

Bu ülke henüz çok uzak bir zaman diliminde değil, İttihadçıların ünlü üç paşasından bisi olan Cemal Paşa’nın Suriye Valisi olarak, hâlâ da Saffâk (kaniçici) diye anıldığı dönemin üzerinden henüz 100 yıl geçmedi.. (O dönem o kadar yakın ki bize, işbu Cemal Paşa, Milliyet yazarı Hasan Cemal’in dedesidir..)

Osmanlı’nın dağıtılmasından sonra, emperyalist odaklar, her bir parçanın başına bir kukla dikip, her bir parçayı diğerinin en amansız düşmanı halinde tutmak sûretiyle, müslüman halkların birliği düşüncesini daha bir tahrib etmek istemişlerdi..

Bunun içindir ki, asırlarda birlikte, içiçe yaşamış olan dost-kardeş halklar arasında da duygu uçurumları açılmıştı.. Hattâ, onların felaketlerine gülmüş, sevinçlerinden me’yus olmuş; ve bir ara neredeyse, savaşın eşiğine bile gelinmişti..

Burada her iki tarafın da, düşmanlıktan beslenen resmî siyasetlerinin etkisi açıktı..

Ne kadar ilginçtir ki, şimdi son 7 yılda takib olunan siyaset, o soğuk ilişkileri eritti, karşılıklı güven bağları beklenenden de hızlı şekilde kuruldu.. Bu da, siyasetçilerin feraseti kadar, halkların kalblerindeki inanç ve duygu bağının etkisiyle olmuştur, muhakkak ki..

Bugün Tayyîb Erdoğan, Suriye’nin müslüman halkının kalbinde çok ayrı bir yerde ise, müslüman halklarla ve bütün komşularıyla ‘sıfır problem’i hedefleyen, iyiniyete, samimiyete dayalı bir siyaset takib etmek istediğine inandırmış olmasındandır da..

Bunun meyvaları da devşirilecekti, elbette..

Nitekim, (babasından çok farklı bir profil oluşturan) Suriye Devlet Beşşar Esed’in, 16 Eylûl 09 akşamı, Erdoğan’ın iftar davetine icabet etmek için İstanbul’a gelip gittiği bir günlük gezi bile müthiş bir meyva verdi..

Çünkü, Suriye ile Türkiye arasındaki vize uygulaması karşılıklı olarak kalktı..

Şimdiye kadar sadece İran ile Türkiye arasında var olan bu vizesizlik durumu, şimdi Suriye’yi de içine almış bulunmakta.. Artık, her bir TC vatandaşı, eline pasaportu alınca, kara, hava veya deniz kapılarından, giriş yerlerinden Suriye’ye elini kolunu sallaya sallaya gidecek ve üç ay kadar orada kalabilecek.. Ve hakezâ, Şam’daki, Haleb’deki bir müslüman da, aynı şekilde, Türkiye’nin her bir tarafına..

Bu o kadar müthiş bir gelişmedir ki, 10 yıl öncelerde hayali bile hayal ötesi idi..

Elbette güvenlik ve polisiye tedbirler açısından, ortaya çıkabilecek  bazı olumsuzluklar daima olabilir.. Ama, bu gibi olumsuzluklar var diye, onmilyonlarca insanı sınırların içinde hapsetmek ve birbirinden koparmak ve kalblerini ve duygularını birbirine yabancı halde tutmanın mantıklı bir izahı var mıdır?

40 sene öncelerde, AB çerçevesinde, sınırlar kalkacak, gümrüklere kalkacak denildiğinde, bunun nasıl olabileceğine bile akıl erdiremezdik.. Ama, bugün Lizbon’dan arabasına binen bir kişi, oradan Amsterdam ve Varşova’ya, Varşova’dan Berlin, Viyana, Bükreş, Sofya ve Atina’ya, oradan da Roma ve Madrid’e ve tekrar Lizbon’a, bir ülke içinde dolaşır gibi, vizesizce ve tek bir para birimi ile dolaşabilmektedir..

Bu globalleşme çağında, müslüman halklar da, odaha bir parçalanma ylerine, kendi mahallî ve coğrafî veya etnik özelliklerini bir zenginlik anlayışı içinde koruyarak, aynı kültürün ve inancın insanları olarak, daha bir bütünleşmenin yollarını aramalı, bugünkü durumu daha bir geliştirmek yolunda, atılan adımları daha bir cesaretlendirmelidirler..

Ümid ve temenni edelim ki, Suriye ile gelinen bu olumlu nokta, burada kalmasın, müslüman halklar, en azından müslüman coğrafyaları arasındaki öteki engellerin de kaldırılması taleblerini güçlendirsinler, zencirlerin kırsınlar..

Ve müslüman coğrafyalarında nasıl oluşturulacağı pek bilinemiyen bir bütünleşme idealinin gerçekleştirilmesinde bu gelişme, hayırlı bir adım olsun..

Bu hayırlı gelişmeler karşısında, ‘İllâ da üniter devlet!’ diye tutturan etnik reflekslere kapılmamalı.. Nice ülkeler kendi içlerinde bile federal yapılara sahib iken; müslüman coğrafyalarındaki bugünkü zâlim taksimatı bertaraf etmek kolay olmasa bile, bu yapılara rağmen, federasyon veya konfederasyon tarzı yapılanmalarla, bu bütünlük yolunda daha ileri adımlar atılabilir..

Yeter ki, sadece tek bir ülkenin üniter yapısının gereklerini ve menfaatlerini gözetmek gibi bir bencillik terkedilsin, müslüman halklar arasındaki imanî ve kültüren bağlar bu bütünleşmenin hiç de zor olmadığını daha bir kolayca ortaya koyacaktır.. Yeter ki, ‘biz size hükmetmiştik, siz bize zulmetmiştiniz..’  tümseğine takılmayalım ve ‘biz asırlarca beraberdik, kendi cehlimiz ve iç zaaflarımız ve de emperyalistlerin entrikalarıyla ayrı düştük; ama, aynı potada yeniden birleşebiliriz..’ diyebilelim, samimîyetle; ayrılıkların acısını da derinden hissederek..

  • Yorumlar 7
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim