1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. LİBYA Pratiği ve Gerçekliğimiz!..
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

LİBYA Pratiği ve Gerçekliğimiz!..

A+A-

Gazze’nin özgürlük mücadelesi Ortadoğu halklarının ümidi oldu. Hep birlikte Siyonist saldırılara, cinayetlere karşı direnebiliniyorsa, despot rejimlerin baskı ve işkencelerine karşı da direnebilinirdi. Gazze kuşatması karşısında Ortadoğu halkları çaresizlik travması içindeydi. İşte hak ve özgürlük mücadelesi vermekte olan İslami çalışmalar da en çok Müslüman halkların bastırılmış bu isyan potansiyeliyle buluştu. Gazze intifadası, yeni özgürlük alanları için tüm Ortadoğu’da küreselleşti. İnsani ve İslami duyarlılık meydanlara taştı.

Öfkenin ilkbaharı Tunus’tan, Yemen’e, Bahreyn’e kadar filizlenmişti. Ve sonra Libya intifadası başladı. Muammer Kaddafi, eklektik kimliği ile kapitalist devletler için bazen çılgın, bazen düşman, bazen işbirlikçi idi. O bir tirandı. Komutasındaki “özel birlikler” ise Yezid’in  modernize edilen Zalim Haccac kuvvetleriydi ve mızraklarının ucu küffardan çok adalet arayışını diri tutan Müslüman tebaya yönelikti. 41 yıllık saltanatı içinde İhvan-ı Müslimin, Hizbu’t-Tahrir, Selefi ve İslami Cihad cemaatlerinden binlerce Müslümanı katletmişti.

Ortadoğu intifadasının heyecanı Libya halkında karşılık bulduğunda rahatsızlanan iki “şer” odağı açığa çıktı. Birincisi, Kaddafi rejimiydi. İkincisi, küresel kapitalizm. Ki küresel kapitalizm, denetimi dışında güç kazanan Ortadoğu intifadası konusunda, geç kalmışlık içinde inisiyatif hesapları yapma telaşına düşmüştü.

Kaddafi, daha ilk anlarda iktidarını korumak adına nasıl bir Yezidlik sergileyeceğini ilan etmişti. Sesini yükselttiği “İslami sosyalizm” ve halkçılık edebiyatına rağmen, halkın birikmiş taleplerine kulak vereceğine, Firavuni bir özellikle muhaliflerini “lağım fareleri, başı ezilecek hamam böcekleri” olarak aşağıladı, tehditler savurdu. Sonra emperyalist güçlere şirin görünmek amacıyla yeni bir kurgu üretti. Ona göre muhalifleri sokaklara döken bir avuç Kaide mensubu teröristti.

ABD, İngiltere, Fransa ve diğer koalisyon güçlerinin hesabı ise başkaydı. En başta Tunus-Mısır hattında yayılmaya başlayan “Gazze çizgisindeki intifada zinciri”ni kırmak ya da denetlemek gerekiyordu. Tunus’ta alevlenen silahsız intifadayı Mısır’da, Yemen’de, Bahreyn’de silahla bastırma teklifi ABD ve bazı AB ülkeleri hariciyesinden gelmişti. Ama bu plan Tunus’ta, Mısır’da tutmadı. Demokratik haklar isteyen Bayreyn halkına Suud/BAE askeri müdahalesi, Washington’un çoğu siyasetçisi ve uzmanı tarafından meşrulaştırılıyordu. ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’e, göstericilere karşı şiddet kullanmasını tavsiye ediyordu. Ama Yemen ve Bahreyn’de de Mısır’da ve Tunus’ta olduğu gibi güç dengelerini gözeten bir basiretle yürütülen intifada, silahlı kıyama dönüştürülmedi. Bu tutarlılık ve kararlılıkla sistem zorlanmalı ve çözülmeliydi. Ancak Libya direnişinde bu stratejiyi gerçekleştirmek mümkün olmadı.

Gazze’de İsrail saldırısına maruz kalan Filistinliler gibi, Kaddafi güçlerinin hava, deniz ve kara harekatına maruz kalan Libyalı Müslümanlar kendilerini korumak için silaha sarılmak zorunda kaldılar. İşte emperyalist Batı için istenen an buydu. İç çatışma yaşayan Libya’ya, ABD’nin Irak işgal projesi gibi “demokrasi ve özgürlük” getirmek iddiasıyla insan hakları emperyalizmi yeniden gündemleştirilecekti.

Kaddafi’nin halkını öldürülecek fareler olarak aşağılamasındaki küstahlık, büyük ölçüde Batı’nın Libya’daki petrol kaynaklarının muhalif Müslümanların eline geçmesini istemeyeceği varsayımına dayanıyordu. Bu tahmin doğru olabilirdi. Ama küresel kapitalizm için Ortadoğu’da yaygınlaşan intifadanın domino etkisini kırmak, direnişin özgünlüğünü sulandırmak daha önemliydi. Bu arada Libya’daki çatışmaların ve iç husumetin artmasından yaralanılarak Libya’ya sözde “barış” getirmek adına askeri müdahale ortamının oluşturulması isteniyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy gibi ABD ve tüm küresel kapitalist karteller için Libya konusu, kısa ve uzun vadeli siyasi ve ekonomik emperyal hesaplarla doğrudan alakalıydı.

Kaddafi, muhalif güçleri bombalarken uluslar arası kamuoyunda yaşanan suskunluk nihayet 18 Mart’ta bozuldu. Halkını uçaklarla bombalayan Kaddafi rejimine karşı BM Güvenlik Konseyi, Libya’yı “uçuşa kapalı bölge” ilan etti. BM kararına rağmen Kaddafi güçleri ertesi gün havadan ve karadan Bingazi’ye saldırmaya başladı. Sivil halk panik içinde kaçışıyordu.

Ortadoğu intifadasının Libyalı taşıyıcıları bu ağır ateş menzilinden nasıl kurtulacaktı? İslami cemaatler de, kuruluşlar da, intifadanın diğer birleşenleri de bir çözüm üretemiyorlardı. Güvenlik Konseyi’nden çıkan kararı kim uygulayacaktı? Devreye Fransa’nın öne sıçramasıyla Koalisyon Güçleri girdi. ABD, Fransız, İngiliz uçakları ve savaş gemileri Kaddafi mezalimini engellemek adına sivil-asker ayrımı yapmadan Libya’yı bombalamaya başladı. Kaddafi için yeni bir manevra alanı doğmuştu. Dün kendi ikbali ve Batı’nın çıkarları adına halkına saldırırken, bu sefer halkını haçlı saldırısına karşı direnelim diye yanına çekmeye çalıştı. Libya halkının da küreselleşme karşıtlarının da kafası karışmıştı. İki “şer“ güç arasında kalınmıştı. Sahici hak ve özgürlükler mücadelesinin kazanımları nasıl korunacaktı?

Koalisyon güçlerinin acelesini ABD Senatosu’nun iki numaralı ismi Demokrat Dick Durbin şöyle açıklıyordu: “ABD’nin Libya’ya müdahalesi gelecekte Washington’un yeni Arap liderleriyle kuracağı ilişkiler açısından oldukça önemli.” Yani Koalisyon Güçleri’nin teknolojik gücü ve askeri vuruş üstünlüğü sergilenerek, hem dünya halklarına hem Ortadoğu Müslümanlarına gözdağı veriliyordu. Libya petrolleri konusunda yapılan hesaplar yanında, Kaddafi’nin tasfiyesi ile muhtemelen Batılı güçlerle yaptığı kirli işlerin üstü de örtülmek isteniyordu.

Libya hava sahasının uçuşa kapalı bölge ilan edilmesi, daha az kan dökülmesine yarayacaktı. Belki “murteza” denilen Kaddafi’nin paralı askerlerinin işi daha zorlaşacaktı. Bu süreçte hem muhalefet örgütlenme, ikmal ve diğer dost kuvvetlerle irtibat açısından zaman kazanacaktı; hem Türkiye’nin Kaddafi rejimini zorladığı hukuki bir yönetim sürecinin önü açılacaktı. Ama Koalisyon Güçleri Kaddafi rejimine tanıdığı mühleti, Libya halkının geleceğine ve barışa tanımadı.

AK Parti Hükümeti’nin Kaddafi’nin veya muhaliflerin bölgelerinde bulunan Libya halkına bomba atılmaması, kurşun sıkılmaması yaklaşımı önemliydi. BM’nin hava sahasını uçuşa yasaklanma kararını da NATO ve Arap Birliği ile denetleme teklifi, katliamı durdurmak ve Libya’ya fiili müdahalede bulunmamak konusunda üretilmiş en tutarlı reel politik yaklaşımdı. Ancak Koalisyon Güçleri adı altında harekete geçen Büyük Şeytan, yavrusunu da vurarak Ortadoğu halklarının aydınlık yürüyüşü önünde yeni barikatlar kurmak ve bu yürüyüşün istikametini değiştirmek istiyordu.

Tayyip Erdoğan’ın, küresel güçleri Libya’ya “Petrol gözüyle değil, vicdan gözüyle” bakmaya çağırması Müslüman halklar nezdinde güzel bir söylemdi; ama şer güçleri için doğru bir beklenti değildi. Bu süreçte Türkiye, Libya konusunda BM kararlarını uygulamada Koalisyon Güçlerini komuta makamından uzaklaştırıp, denetimini hissettirdiği NATO gücünü insani yardım ve silah ambargosu konusunda araçsallaştırabilmelidir.

Biz Müslümanlara düşen ise Koalisyon Güçleri’nin Libya’yı bombalamasının önüne dikilebilmektir. Emperyal güçlerin Libya’ya yapacağı bir kara harekatı karşısında ise Müslümanlar ulus-ötesi güçlerini şimdiden tavırlaştırmaya hazırlamalıdır.

Not: Bu makale Özgün Duruş gazetesinin 81. sayısında yayınlanmıştır.

YAZIYA YORUM KAT

11 Yorum