Libya kan gölü... “İçimizdeki Kaddafi’ler”den n’aaber?

24.02.2011 08:05

Hasan Karakaya

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, önceki gün AK Parti Grubu’nda yaptığı konuşmayı televizyonlardan canlı olarak izlerken, onun “Libya’da yaptığı konuşma”yı hatırladım...

Tarih, 27 Mart 2010...

 

Erdoğan’ın, 32. Arap Birliği Zirvesi’ne katılmak için gittiği Sirte’deki salon, tıklım tıklım doluydu... Bütün Arap liderleri oradaydı... Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ve BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un yanı sıra, İtalya Başbakanı Berlusconi de oradaydı...

 

Biz gazeteciler de oradaydık.

 

Erdoğan, hemen hemen bütün liderlerin ve elbette “Dönem Başkanı Kaddafi”nin gözlerinin içine baka baka diyordu ki;

 

“Çatışmalar, afetler, zulümler gizli kalmadığı gibi, insan hakları, evrensel değerler, demokratik haklar da artık gizli kalmıyor, yerele sıkışmıyor.

 

Bize düşen tarihimizden, medeniyetimizden, inançlarımızdan aldığımız ilhamla evrensel insan haklarını herkesten, her ülkeden önce bizim kendimizin hayata geçirmesidir. Bu noktada kendimizi özeleştiriye tabi tutmayı hayati derecede önemli görüyorum. İslam coğrafyasının yoksulluk, terör, ayrımcılık, insan hakları ihlalleriyle anılıyor olması, aynı şekilde inançlarımıza yönelik açık bir haksızlıktır.

 

Bu sorunları gidermek hepimize düşen ahlâki ve siyasî bir görevdir.

 

Bu gerçekleri görüp üzerine cesaretle ve kararlılıkla gitmek zorundayız.

 

Yeryüzündeki her türlü haksızlığa, hukuksuzluğa karşı onurlu bir duruş sergilerken, gerektiğinde kendimizi ve çevremizi sorgulama olgunluğunu göstermek durumundayız.”

 

¥ “İsrail’in kalkıp Kudüs’ü başkent olarak ilan etmesi çılgınlıktır... Bu bizi asla bağlamaz fakat kendilerini yalnızlığa iter.”

 

¥ “Birlikte yaşamanın abide şehri Kudüs yandıkça Filistin; Filistin yandıkça Ortadoğu; Ortadoğu yandıkça dünya huzura kavuşamaz.”

 

Konuşmasında, Arap liderlere de seslenen Erdoğan dedi ki; “Gün tribünlerden seyretme günü değil; acilen barışı tesis etme günüdür... Filistin’in ulusal birliği için; el ele, gönül gönüle, omuz omuza atılacak adımlara bütün kalbimizle destek veririz.”

 

¥ “Geçmişle gurur duymak artık bize yetmiyor. Önyargıları, ön kabulleri ortadan kaldıralım... Gelin bizimle ilgili yanlış imajları ortadan kaldıralım.”

 

KADINLARIN “ZILGIT”LARI

 

Özetini aktardığım bu konuşma, özellikle “Arap kadınlar” tarafından “büyük alkış” aldı... Kadınlar, Erdoğan’ın konuşmasını; hem de “zılgıt”lar eşliğinde dakikalarca ayakta alkışladı... Bu sözleri duymaktan son derece mutlu olmuşlardı...

 

O esnada, El Cezire televizyonu, hem zirvenin yapıldığı salondan “canlı yayın” yapıyormuş, hem de “sokak röportajları”na yer veriyormuş...

 

El Cezire’nin yayınlarını izleyen Hüsnü Mahalli’den öğrendiğime göre; kendilerine mikrofon uzatılan “Arap halkı” demiş ki;

 

“O salonda bulunan bütün Arap liderler, tasını-tarağını toplayıp gitsin!.. Ellerinde bulunan para ve imkânları Erdoğan’a versinler... Filistin dâvâsını da, bölgenin sorunlarını da sadece Erdoğan çözer!.. Orada boş boş konuşacaklarına Tayyip Erdoğan’a bıraksınlar koltuklarını!.. Bizi kurtarırsa, ancak Tayyip Erdoğan kurtarır!”

 

STRES BİRİKİR, DEPREM OLUR!

 

Salondaki “kadın”ların “alkış” ve “zılgıt”larını gördükten, Hüsnü Mahalli’den de “halkın tepkisi”ni öğrendikten sonra, “Tamam” dedim; “Sular ısınmaya ve taşlar yerinden oynamaya başlamış!”

 

Demek ki, “deprem” yakın!..

 

Öyle ya;

 

“Deprem” yaklaştığında, “sular ısınmaya” başlar, “stres yüklü toprak” da, doğuma hazırlanan kadın gibi sarsılır!.

 

Fazla zaman geçmedi.

 

27 Mart 2010’da gerçekleşen “Arap Birliği Zirvesi”nden, “tam bir yıl sonra” yani 19 Aralık’ta Tunus, 25 Ocak’ta Mısır, son olarak da 16 Şubat’ta Libya sarsılmaya başladı!..

 

“Deprem”in geldiğini “önceden gören” Erdoğan’ın, “Mübarek’e yaptığı çağrı” malûm!..

 

Tek cümleyle dedi ki;

 

“Halkın sesini dinle, çekil!”

 

Bu çağrıdan sonradır ki, “halkın isyanı”na 18 gün direnen Mübarek, çekilmek zorunda kaldı!..

 

O günlerde, Erdoğan’ın çağrısını “erken” bulanlar ve hatta, “Mısır’ın iç işlerine müdahale” olarak görenler, “Libya’daki halk isyanı”ndan sonra dediler ki;

 

“Libya’ya niye suskunsun?.. Kaddafi’ye niye çağrıda bulunmuyorsun?.. Yoksa, Libya’dan aldığın İnsan Hakları Ödülü’nün hatırına mı konuşmuyorsun?.. O ödülü niye iade etmiyorsun?”

 

LİBYA’DA 25 BİN TÜRK VAR!

 

Bazı “kalın kafa”ların, bu “çarpıtma”lara girmemesi için, şunu çok iyi bilmesi gerekir:

 

¥ BİR: Erdoğan için, şu anda “öncelikli” konu, “Libya’daki 25 bin Türk’ün sağ-salim tahliyesi”dir... Bu tahliye gerçekleştikten sonra “suskun” kalırsa, o zaman konuşursunuz!..

 

Ama şimdi; Kaddafi gibi “Delidir, ne yapsa yeridir” formatında bir adam var karşımızda... Ne yapacağı hiç belli olmaz!.. Türkiye kendisine müdahale ederse, bütün Türkleri bir araya toplatıp bombalatması işten bile değil!..

 

Erdoğan, evet susuyor;

 

Ama “25 bin Türk” için!..

 

¥ İKİ: Libya’da verilen “İnsan Hakları Ödülü”, Erdoğan’ın Libya’ya katkılarından dolayı verilmedi ki!.. O ödül; “Türkiye’nin Filistin için çırpınışları”ndan dolayı verildi... O ödül, “halk adına” verildi...

 

Ama, ne yazık ki;

 

“Nato mermer, nato kafa”lardan, buradaki inceliği anlamalarını bekleyemezsiniz.

 

YA, BİZDEKİ DESPOTLAR?

 

Bunları böylece ifade ettikten sonra, gelelim; “Tunus, Mısır ve Libya’daki diktatörler”in kendi halklarına karşı giriştikleri “zulüm, kıyım ve katliam”ların “Türkiye” ile ortak noktalarına!..

 

Malûm; Hüsnü Mübarek denilen Firavun, “Tahrir Meydanı”nda toplanan milyonlarca insanın üzerine “develi militan”larını sürmüş ve onlara kılıç ve baltalarla saldırtmıştı!..

 

Muammer Kaddafi de;

 

“Vatan haini” dediği “isyancı”ların üzerine, “kiralık katil”lerini sürmüş, daha da ileri gidip, “savaş uçakları” ile bombalatmıştı!..

 

Çünkü, her iki “despot” da;

 

Kendi insanlarını “vatan haini” olarak görüyor, bir “fare” ve “böcek” gibi ezmeye çalışıyordu...

 

Mübarek kaçtı ama, Kaddafi hâlâ “öldürmeye” devam ediyor... “Hain” diyor kendi insanına, “Böcek” diyor, onları bir “fare” gibi “ezmeye” devam ediyor!..

 

“Müslümanım” diyen biri, elbette böyle bir “vahşet” yapmaz!..

 

Acaba, Kaddafi’nin “sosyalist” damarı mı kabardı?..

 

Zaten bu “kıyım” ve “katliam”larına “Batı’dan destek” bulmak amacıyla; “Libya’da bir İslâm devleti kurmak istiyorlar!.. Libya’yı Afganistan’a çevirecekler” diyor ya!..

 

Peki; Libya, zaten bir “İslâm ülkesi” değil miydi?..

 

Biz öyle bilmiyor muyduk?..

 

Demek ki, yanlış biliyormuşuz!..

 

Libya’nın, “halkı Müslüman bir ülke” olduğu doğru da, demek ki Kaddafi’nin “sosyalist genleri” ağır basıyormuş!.. “Türkiye’de eğitim gördüğüne” göre; kanına, herhalde biraz da “lâiklik” girmiş!..

 

Yoksa, bu kadar “gaddar” olamazdı!.

 

Bu “kıyım”ları, bu “katliam”ları tasvip etmek, elbette mümkün değil!..

 

Yalnız, bir hususu gözden kaçırmamak ve bu “katliam fotoğrafı”na, bir de “Türkiye karesi” eklemek lâzım diye düşünüyorum.

 

Yatıp, kalkıp dua edelim ki;

 

Kaddafi’nin sergilediği bu “vahşet”in bir benzerini, “Türkiye halkı” olarak, biz de yaşayabilirdik!..

 

Aynen Mısır’daki “develi militanlar”ın saldırısı gibi, bizim üzerimize de “tank”lar sürülebilirdi!..

 

Aynen Libya’da olduğu gibi, bizim üzerimize de, “savaş uçakları” tarafından “bomba” yağdırılabilirdi!..

 

BUNLARI YAŞAMADIK MI?

 

“Yok, o kadar da değil” demeyin!..

 

Eğer “Ergenekon” adlı örgüt deşifre edilmeseydi, eğer “Balyoz Darbe Plânı” önceden açığa çıkarılmasaydı, hiç şüpheniz olmasın; “Fatih ve Beyazıt camileri bombalanır” ve bu ülkenin “mukaddesatçı” insanları, “vatan haini” olarak toplanır, “stadyum”lara doldurulur ve sonra da “demir parmaklıklar” ardına atılırdı!..

 

Kimbilir, belki de çoğu “faili meçhul”lere kurban giderdi!..

 

Söyleyin Allah aşkına;

 

Bunların “plân”ları yapılmadı mı?..

 

“Darbeye direnecek irticacı(!) insanlar”, daha baştan fişlenmedi mi?.. Ya, “tutuklanacak gazeteciler”e ne demeli?.. Onların “isim listeleri” yayınlanmadı mı?..

 

Düşünün hele;

 

“Camileri bombalamayı” ve “ezanları susturmayı” düşünecek kadar gözlerini kan bürümüş bir zihniyet, “irticacı”(!)ların gözünün yaşına bakar mı hiç?.. “Onları da ana doğurdu” diye düşünür mü hiç?..

 

Ya; eline “pimi çekilmiş bomba” verirlerdi ya da döşedikleri “mayın”ların üstünde yürütür, öldürürlerdi insanları!..

 

“Bu kadarı da olmaz” diyenlere, Dersim’i hatırlatıp, derim ki;

 

21 Mart 1937’de başlayan “Dersim İsyanı”nda, aralarında “Pilot Sabiha Gökçen”in de bulunduğu pilotları “savaş uçakları”na bindirip, Dersim halkını bombalatmadık mı?..

 

“Halkın isyanı”“kanlı” bir şekilde bastırıp, “binlerce” ve hatta “onbinlerce” insanı katletmedik mi?..

 

Dahası da var;

 

İnsanları yerlerinden, yurtlarından çıkartıp, köylerini boşalttıktan sonra “mağara”lara doldurup, onları da “zehirli gaz”larla öldürmedik mi?..

 

Peki, kim yaptı bu katliamı?..

 

Elbette “Kaddafi kafalı”lar!..

 

Dün “bizimkiler” yapmıştı,

 

Şimdi Kaddafi yapıyor!..

 

Söyleyin Allah aşkına;

 

Bunları yapanların Kaddafi’den farkları ne?..

 

ÇOK UCUZ ATLATTIK, ÇOOK!

 

Ama bunları görmek için “göz” gerek... Amuda kalkıp; olaylara “oturma organları”ndan bakanlar, bunları asla göremez!..

 

Çünkü onlar;

 

Erdoğan’ın dediği gibi, “görüneni değil, gösterileni” ya da “görmek istediklerini” gördüler yollar boyu!..

 

Erdoğan, önceki gün dedi ya;

 

“Kahramanmaraş olaylarına baktılar, orada sadece sinema filmi gördüler.

 

Bunlar Çorum olaylarına baktılar, orada sadece Sünnilik gördüler. Gazi Mahallesi olaylarına baktılar, orada sadece Alevilik gördüler.

 

Taksim’deki kanlı 1 Mayıs olaylarına baktılar, orada sadece izdiham gördüler.

 

Bunlar Abdi İpekçi cinayetine; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Muammer Aksoy suikastlarına baktılar, orada sadece dış mihrak gördüler.

 

Bunlar Danıştay saldırısına baktılar türban gördüler.

 

Başörtüsüne baktılar, gerici gördüler.

 

Milletin inançlarına baktılar, irtica gördüler.

 

Kürt meselesine baktılar, silah gördüler.

 

Doğu, Güneydoğu meselesine baktılar, Et-Balık gördüler.

 

Bunlar faili meçhullere baktılar, hiçbir şey göremediler.

 

Bunlar halka baktıklarında bidon kafa gördüler, göbeğini kaşıyan adam gördüler; yüzde 60 aptal gördüler.

 

İşte şimdi de Sivas’a baktılar, göre göre Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı’yı gördüler.

 

Hata bizde ki ellerine adres tutuşturduk. Oy vereceği sandığı bulamayanlar bizim verdiğimiz adresleri, Taksim’i, Sivas’ı, Dersim’i nereden bulacaklar?..

 

Zaten, on yıllardır, bunlar; görmeleri gerekeni görselerdi, Türkiye, inanın bugün çok farklı yerlerde olurdu... O deliller karartılmasaydı; o suikastların, faili meçhullerin, provokasyonların üzerine cesaretle gidilseydi; millete farklı adresler, farklı odaklar, mihraklar gösterilmeseydi, Türkiye’nin yakın tarihinde böyle karanlık delikler, böyle kara lekeler olmazdı.

 

Ama bugün Türkiye bunları tartışıyor, Türkiye gerekeni yapıyor. Türkiye geçmişi aydınlatmak, gelecekte böyle kirli tahriklere mahal vermemek için çetelerin üzerine cesaretle gidiyor... Mücadele ediyor.”

 

“Terör örgütleri”nin, “çete”lerin, “mafya”nın ve “cuntacı yapılanmalar”ın üzerine cesaretle gidilip de, “darbe plânları” önceden “deşifre” edilmeseydi, acaba ne olurdu hâlimiz?..

 

İnanın “Mısır ve Libya halkı”ndan bin beter olurduk... Bugün Kaddafi; “uçaklarıyla Trablus’u bombalatıyor” ya; bizim “despot”lar da, “Diyarbakır’ı bombalayıp, şehri yerle bir etmeyi” düşünüyorlardı iyi mi?!?..

 

Çok dua edelim, çook...

 

Yatıp-kalkıp dua edelim ki;

 

“İçimizdeki Kaddafi’ler” önceden yakalandı da, iğrenç amaçlarına ulaşamadılar!..

 

Yoksa;

 

“Katliam”da birbirlerini aratmazlardı!..

 

Şükür ki, ucuz atlattık!.

 

 

 

Nesrin Baytok’un suçu ne?

 

Prof. Orhan Çeker Hoca’nın konuşmasını “eksik” yayınlayıp, o konuşmayı sadece “dekolte”ye indirgerseniz, elbette “linç” için bir sürü kılıf bulursunuz!..

 

Ama, Orhan Hoca, sadece “dekolte” demiyor ki!..

 

Kadının “cilve”lerinin, “davetkâr bakışları”nın da “tacize davetiye” olduğunu söylüyor!..

 

Malûm, atasözlerimiz arasında; “Dişi köpek kuyruk sallamadıkça, erkek köpek peşine düşmez” diye bir söz vardır...

 

Tamam, “dişi”nin “kuyruk sallama”sı elbette, “harama uçkur çözülmesini” gerektirmez...

 

Ama, herkes “nefsine gem” vurup, “cinsel arzu”larını engelleyemez ki!.. İnsan bu; nefsine “yenik” düşebilir!..

 

Meselâ; “Deniz Baykal-Nesrin Baytok ilişkisi”ni ele alalım...

 

Burada; “haram”a soyunup, “zina” yapan, sadece Baykal mıdır, Baytok mu?..

 

Yoksa, “her ikisi” de mi?.. Nesrin Baytok’un “cilve”leri olmasaydı, Baykal yoldan çıkar mıydı?.. Ya da, Baykal “arzularına hakim” olabilseydi, Nesrin Baytok, onu yoldan çıkarabilir miydi?..

 

Ortada bir “günah” var ve bu günah her ikisine ait!.. Peki, Nesrin Baytok, CHP’liler tarafından “günah keçisi” ilan edilip; “milletvekilliği aday listesi”ne konulmak istenmezken, Deniz Baykal’ın “Antalya’dan liste başı” yapılacağının duyurulması, bir “ayrımcılık” değil midir?..

 

“Günahı ortak işlediklerine” göre; “Nesrin Baytok’un suçu ne?!?”

 

YENİ AKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim