1. YAZARLAR

  2. Nazife Şişman

  3. Laiklik evrensel mi?
Nazife Şişman

Nazife Şişman

Yazarın Tüm Yazıları >

Laiklik evrensel mi?

A+A-

Üniversitelerde başörtüsünün serbest olması ile ilgili tartışmalar esnasında içinde ne yazdığı bilinmez bir muskaya işaret edilir gibi işaret edilip geçiliyor laikliğe.

Eline alıp evirip çevirmekten; ya kutsiyet atfettiği için ya da çarpılacağı endişesiyle kaçınıyor çoğu kimse. Bu da oldukça yüzeysel bir söyleme geçit veriyor: Laikliği savunan fanatikler var; bir de bizim dindarlığımız laikliğe engel değil diyenler. Ama laikliğin ne olduğu bir türlü ciddi ve sağlıklı bir zeminde teşrih edilemiyor.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak; Türkiye demokratikleşirken dinin kamusal alanda görünürlüğünün arttığı bir dönemde "ne oluyor?" sorusunu doğru cevaplamamızı sağlayacak tarihi; fikri ve siyasi bir derinlik yok bu konunun ele alınışında. Çünkü bu durumu laiklik karşıtı bir gelişme olarak gören Canan Arıtmanvari kılıç kalkan ekibinin şakırtılı sesleri başka tür bir tartışmaya izin vermiyor. Halbuki Avrupa ve Amerika'nın çağa tanıklık eden sosyal bilimcileri çoktandır klasik sekülerleşme teorilerinin geçerliliğini eleştiriyor. Modernleşmenin mutlaka sekülerleşmeyle sonuçlanacağı ve dinin hem toplumsal hayattan hem de bireyin dünyasından çıkıp gideceği şeklinde bir tanıma yaslanan sekülerleşme anlayışı kabul görmüyor.

Geçen gün internette bir konuyla ilgili araştırma yaparken Georgetown Üniversitesi sosyoloji bölümünden Jose Casanova'nın Yale Üniversitesi'nde verdiği bir derse rastladım. Tam bir yıl önce "Faith and Globalization" seminerleri çerçevesinde yaptığı bir konuşma. Modernleşmenin; hem toplumda hem de bireyin zihninde dinin çöküşü anlamına geldiğini iddia eden sekülerleşme tezinin geçerliliğini sorgulayarak başlıyordu Casanova derse.

Tabii ki Batı Avrupa'da modernlik sekülerlikle birlikte gelişmişti. Ama bugün görüyoruz ki hem Avrupa'da hem de Amerika'da din ortadan kalkmadı; ama modernlik pek çok şey gibi dini de transformasyona uğrattı. Protestanlık, bu transformasyona en belirgin örnek. Ama bütün dinler ve mezhepler aynı tarzda transformasyona uğrayacak diye bir kural yok. Katolikliğin ve İslam'ın küresel dünyada uyum ve uyumsuzluk serüvenleri daha farklı seyirler izliyor.

Modernleşme ve sekülerleşme arasında zorunlu bir ilişki kurulduğu için İslam dünyasındaki dindarlık ve Amerikan dindarlığı; Peter Berger gibi eleştirel sosyal bilimcileri bile "hırslı" dindarlaşma ifadesini kullanmaya sevk etmişti. Bu, genel bir yaklaşım aslında. Dinin modern hayatta hâlâ varoluşu patolojik ve nevzuhur bir durummuş gibi bir çerçeveden soruluyor bu alandaki sorular. Casanova'nın sekülerlik ile dinin nasıl yer değiştirdiğine yaptığı vurgu; Türkiye'deki aktüel durumu da açıklayıcı bir özelliğe sahip.

Mesela şöyle sorular sorulabiliyor Türkiye'de: Eğitim gördüğü halde genç kızlar neden başlarını örtmeye devam ediyorlar? Eğitim modernleştiren/sekülerleştiren bir süreç değil mi? Aslında bu sorular sekülerliğin apaçık bir hakikat; olması gereken bir durum; dindarlığın ise ayrıca ve özellikle açıklanması gereken bir gelişmeymiş gibi algılanmasıyla alakalı. Halbuki dinler binlerce yıldır insanların hayatında var. Sekülerlik ise Batı Avrupa'da din savaşlarını sona erdirmek üzere geliştirilmiş nispeten yeni bir proje. Tabii ki bu proje, modernlikle birlikte küreselleşti. Ve artık bugün küreselleşen dünyada dinlerin birbirleriyle yoğun temas halinde olduğu; kimlik tanımlarında dinin baskın olduğu; bu nedenle de çatışma ve hoşgörü sarkacında ilişkilerin sorunsallaştığı bir dönemi tecrübe ediyoruz.

Dine bakış İslam dünyasında farklı olduğu gibi Amerika'da ve Avrupa'da da çok farklı. Avrupa'da birine "dindar mısınız?" diye sorsanız "God forbid" (Tanrı korusun!) der. Aydınlanmış; ileri görüşlü seküler bir insan olduğunu söyler. Sık sık kiliseye gitse bile. Halbuki Amerika'da birine sorsanız; ibadetlerini düzenli yapmasa bile dindar diye tanımlar kendisini. Çünkü Amerika'da dindarlık Avrupa'da ise inançsız olmak "olması gereken" diye kabul edilmiştir. İşte bu tespitten yola çıkarak Grace Davie ve Peter Berger, birlikte "Religious America; Secular Europe" (Dindar Amerika; Seküler Avrupa) diye bir derleme yayımlamışlardı.

Türkiye'de de halk kendisini dindar diye tanımlıyor. İbadetlerini düzenli yapmasa; "laiklik" kıstası kabul edilen içkiyi içse bile. Ama bizim sosyal bilimcilerimiz bu tespitleri dikkate alan çalışmalar yapmıyorlar. Klişe şeriat/laiklik karşıtlığını tekrarlamak yetiyor onlara. Halbuki mesela Habermas post seküler Avrupa'dan bahsediyor. Yani dinleri yok sayan bir toplumsallığın ve siyasetin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. Habermas, zamanın ruhuna (geist) çok duyarlı bir düşünür olduğundan hem Avrupa'da yaşayan milyonlarca Müslüman'ın kamusal alan taleplerine hem de dindar Hıristiyanların mesela ötenazi konusunda kamuoyu oluşturma haklarına duyarsız kalınamayacağının farkında olarak dikkat çekiyor bu duruma. Casanova da "Kurumsal olarak din ile devleti birbirinden ayırabilirsiniz; fakat din ile siyaset birbirinden ayrılamaz. Çünkü dindar vatandaşı dışlamanız gerekir bu durumda." derken aynı gerçeğe işaret ediyor.

Din sosyolojisi alanında paradigmatik metinler kaleme alan David Martin ise yıllar önce sekülerliğin bir istisna olduğunu söylemişti. Avrupa sekülerliği bir istisnaydı (European exception) ona göre. Sekülerliğin İslam dünyasında gerçekleşemeyeceği gibi düz çizgisel bir çıkarımda bulunmasa da laikliğin/sekülerliğin belli bir bölgeye ait oluşu iddiasında bir haklılık payı görüyor David Martin. Çünkü "seküler" ve "laik" Hıristiyanlığa ait kavramlar. Yani Avrupa'da kilise ile devlet arasındaki ilişkiyi düzenlemek üzere ortaya çıktı sekülerlik. Ama sonradan küreselleşti. Bütün sekülerleştirici süreçlere rağmen dindarlık devam ediyor. D. Martin, bir konuya daha dikkat çekiyor: Teknoloji ve bilim tek başına sekülerleşmeye yol açmaz. Bakın; Pentakostalistler, cenneti uydu çanaklarıyla bu dünyada kurmaya çalışıyorlar.

Sekülerlikten bahsedip de yazdığı her metin paradigmatik özellikler gösteren ve tekrar tekrar yorumlanan Charles Taylor'a değinmeden olmaz. Hatırlayacaksınız "Çokkültürlülük" kitabı onun bir makalesi ve üzerine yazılan yorumlardan oluşuyordu. 2007'de yayımladığı ve sözlük boyutunda kocaman bir kitap (850 küsur sayfa) olan "Secular Age" de aynı şekilde yeni yayınlara temel oldu. 2010'da Seküler Çağ üzerine yazılan makalelerden oluşan derlemede yazan Casanova; Taylor'u sekülerliği anlamamızı sağlayan filozof olarak tanımlıyor (Varieties of Secularism in a Secular Age). Ona göre Taylor; seküler modernliğin son filozofu ve post seküler çağın şafağının öngörülü peygamberi. Çünkü diyor; "Seküler Çağ"ı yazarak bu çağı bizim için anlaşılır kıldı ve böylece bizi kuşatan sekülerlik çemberini sarsmamıza ve üzerinde birtakım çatlaklar açmamıza yardımcı oldu.

Bütün bu literatürden neden bahsediyorum? Birincisi küreselleşen dünyada ortak sorunlara ortak çözümler bulabileceğimiz bir zemin söz konusu. Bu yüzden bu literatürden istifade etmemiz gerek. İkincisi ve daha önemlisi ise bölgesel; yerel; dini; kültürel vb. farklılıklar sorunlarımızı içerden çözmeye zorluyor bizi. Nasıl ki Amerika ve Avrupa sekülerliği birbirinden farklı ise; Fransız laikliği çok daha farklı bir tecrübeye dayanıyorsa; Türkiye'de din ve siyaset ilişkisi; kamusal alanda dinin izharı; sekülerlik; laiklik gibi konuların da kendine özgü tarihsel; siyasal ve kültürel bir arkaplanı var. Kısacası derinlikli bir bakışa; sabırlı analizlere; sancılı fikir teatilerine ihtiyacımız baki.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT