1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Laikliğin cehaleti
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Yazarın Tüm Yazıları >

Laikliğin cehaleti

A+A-

Cehalet daha bilgisiz olduğumuz zamanlarda 'bilgisizlik' anlamına gelmezdi. Hayatın anlamını kavramamış olmayı ima ederdi. Derken modern zamanlarla tanıştık ve bilginin enformasyon anlamında kullanılmasına paralel olarak, 'cehalet' kavramı da yüzeyselleşti.

Artık modern hayatın inceliklerini bilemeyenlere, o hayatın adabına uygun görülmeyenlere 'cahil' denmeye başlandı. Nitekim modern devletler de esas olarak bu cehalet türünü ortadan kaldırmayı, diğer bir deyişle cahilleri eğiterek ehlileştirmeyi hedeflediler. Zaten eğitimli olanlar ise bir anda kendilerini 'cahil olmayanlar' olarak algıladılar. Onlar nasıl oturulup kalkılacağını, nasıl konuşulacağını, nasıl giyinileceğini bilenlerdi. Hayatın anlamını bilmek ise tedavülden neredeyse kalkmıştı ki magazin imdada yetişti. Ne de olsa hayatın anlamını bilmemeyi kabullenmek zordu... Ama en derin felsefi konuların bile magazinleştirilerek metalaştırılması modern dünyanın iyi becerdiği konulardan biriydi. Böylece aslında sadece modernliğe uyum sağlamayı öğrenmiş olan, ama onun derinine giden hiçbir alanda gerçek bir düşünmüşlüğü olmayan bir kitle doğdu.

Her modern devlet bu kitleye muhtaçtı ve o ülkenin kendine has koşullarından hareketle de onu üretti. Türkiye'de bu kitlenin üretim kanalı laiklik oldu... Laikliğin cehaletten kurtulma olarak sunulması zaten işin doğasında vardı. Çünkü bu kavram ilk ortaya çıktığında özgür düşünceyi, zihnin hurafelerden temizlenmesini ifade etmekteydi. O yüzyıllarda hurafeler ise esas olarak dinseldi ve dolayısıyla laiklik kurumsal dinle çatışmayı, felsefi düzlemde ise dinsel dogmaların çürütülmesini gerektirdi. Böylece insanın onu kuşatan sahte bilgilerden kurtulduğu varsayıldı, ki o dönemi veri aldığımızda çok da haksız bir değerlendirme değildi.

Ne var ki cehaletten kurtulma anlamında alınacak ise, laikliğin zihni baskı altına alan, onu kalıplaştıran her türlü dogmadan kurtulma şeklinde anlaşılması gerekmekteydi. Bu anlayış Avrupa'nın batı yakasındaki ülkelerde daha fazla revaç gördü. Aydınlanma geleneğini relativizm üzerinden okuyan bu kültürlerde, bireyin her türlü ideolojik öğretiye mesafe alması özgürlüğün önkoşulu olarak algılandı ve modern devletler de eğitim faaliyetlerini bu hassasiyeti dikkate alarak kotardılar. Buna karşılık modernliğe sonradan ve bir devlet politikası olarak intisap eden Türkiye benzeri ülkelerde, devlet doğrunun ne olduğunu da bildiğine hükmetti. İşin ilginç yanı bu bakışın da Aydınlanma geleneğinde kökleri vardı ve bu sayede bu tür ülkeler 'modern' olma halini ihlal etmediler. Doğruyu bilmenin meşruiyeti ise devletin 'zihin berraklığında' arandı ve laikliğin bunu sağladığına inanıldı.

LAİK KESİM KENDİSİNİ CAHİL BIRAKANLARI SORGULAMALI

Böylece laiklik bireyin zihninden devletin zihnine doğru bir kayma yaşadı. Bireylerin artık kendi cehaletleriyle uğraşmaları gerekmiyordu, bilgi devlet tarafından sunulmaktaydı ve yapılacak şey söz konusu bilginin edinilip sahiplenilmesiydi. Devletin zihinsel tutumu doğal olarak bir resmi öğretiye dönüştürüldü ve örneğin Türkiye'de Kemalizm adı altında bir rehber ideoloji olarak kalıplaştırıldı. Bu ideolojinin karşısında ise Osmanlı döneminin mirası olarak dinsel bir hayat ve varlık anlamlandırması bulunmaktaydı. Üstelik geçmişte din hukuk yoluyla toplumsal düzenlemenin de temelini oluşturmuş, hatta siyasetin kanallarını ve normlarını etkilemişti. Bunun anlamı dinin etkili olduğu bir Türkiye'de siyaset erbabının da toplumsal damarlardan üreyeceğiydi. Oysa Cumhuriyet bir aydın iradesi ile kurulmuş, kadrolar çoğunlukla Anadolu dışında yetişmiş devlet memurlarından oluşmuştu. Dolayısıyla Türkiye'de laiklik sadece bireylerin devleti kerteriz alarak vatandaş haline getirilmesini değil, aynı zamanda devletin kimin elinde olacağını da belirledi.

Bilimsellik kisvesi altında toplumun karşısına çıkarılan laiklik sayesinde, toplumun kendisi bir anda siyasetin dışına itildi. Çünkü toplum cahildi... Doğruları bilmiyordu... Doğruları bilmeyen bir toplumun siyasetinden bir hayır çıkmayacağı aşikârdı. Siyaset laik kesimin uhdesinde kalacak ve toplum da laikleştikçe siyasete dahil olacaktı. Bunun son derece teşvik edici bir politika olduğu su götürmez. Nitekim yoğun bir laikleşme arzusu yarattı. Laik olmanın yarattığı imtiyazları paylaşma, dar yönetim kadrosunun parçası olma herhalde bir çekiciliğe sahipti. Ama Türkiye'deki laikliği açıklamak için bunlar yetmez... Burada laiklik gerçekten de bir üstünlük, bir 'adam olma' önkoşulu olarak görüldü. Ne var ki benimsenen otoriter zihniyet içinde şekillenmiş bir laiklikti. Yani doğruları söyleyen, düşünmeyi değil, 'yanlışı' reddetmeyi ima eden bir laiklik. Mesele düşünme olmadan yanlışın nasıl tespit edileceğiydi, ama o noktada da devlet imdada yetişiyordu. Devlet 'şeriat' ve 'irtica' kavramlarını sıcak tutarak ve içlerini doldurarak, hem laik kesimin uzak durması gereken bir toplum zeminine işaret ediyor, hem de bu sayede laik kesimi yeniden üretiyordu. Çünkü laik olmak, modern olmak kadar cahil olmamayı da ifade etmekte; birincisi kendi cemaatini tanımlarken, ikincisi 'ötekine' mesafe almayı salık vermekteydi.

Sonuçta cehaleti yok etmek misyonuna sahip olan laiklik Türkiye'de iki önemli bilgisizlik hali yaratmış oldu. Birincisi hayatın yüzeyselleşmesi, düşünme yeteneğinin güdükleşmesi, anlama çabasının anlamsız kılınmasıdır. İkincisi ise birlikte yaşamakta olunan, aynı toplumun parçası olan insanları tanımama, bilmeme ve onlara yabancılaşmadır. Vurgulamak gerek ki buradaki sorun laiklikten kaynaklanmıyor... Laikliğin otoriter zihniyet eliyle güdükleştirilmesinden kaynaklanıyor. Hurafelerden arınmış bir zihin yaratmak üzere yola çıkıp, bunun bazı yeni dogmalara esir düşerek becerilebileceğinin sanılmasından kaynaklanıyor.

Söz konusu bilgisizlik hali, gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalınmadığı sürece pek de rahatsız edici olmuyor. Hatta çoğu insan durumun farkına bile varmıyor... Ancak bazen gerçeklik göz ardı edilemeyecek şekilde kendisini ortaya koyuyor ve onunla baş edilememesi havsalaya sığmayan bir yenilgi olarak yaşanıyor. AKP iktidarlarının süreklilik arz etme ihtimali ve daha da 'korkuncu' bu iktidarların AB yanlısı ve reformist nitelikli olmaları, laik kesimde bu tür bir yenilgi duygusu yaratmış durumda. Bu onlara verilen öğretinin ışığında 'imkansız' bir durum...

Her şeyden önce bu bir yenilgi, çünkü Türkiye'de laik olmayanlar, yani 'cahiller' çoğunlukta ve demokrasi var oldukça onların iktidarını engellemek olanaksız. Bu durum demokrasinin askıya alınmasına destek vermeyi teşvik ediyor. Çünkü Cumhuriyet'in 'doğası' zaten bu... Laiklik sayesinde toplumun büyük kısmını siyaset dışı kılmış bir tek parti anlayışından söz ediyoruz. O halde bugün de laikliğin aynı şekilde inanç hassasiyetine sahip kişileri siyaset dışına itmesinden daha doğal ne olabilir? Dolayısıyla laik kesim için demokrasi hiçbir zaman bir ilkesel değer taşımadı ve bugün de taşımıyor. Darbe eğer laiklik adına ise doğru bir 'siyaset' olarak gözüküyor. Böylece niçin laik kesimde bunca insanın açıkça veya zımnen Ergenekon'cu olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda Ergenekon'culuğun Cumhuriyet'e ters değil, aksine bu tür bir cumhuriyet anlayışına fazlasıyla oturduğunu da idrak ediyoruz.

Ancak laik kesimi asıl çaresiz bırakan dindarların önlenemez yükselişi değil, o dindarların yaptıklarıdır. Çünkü 'laik kimlik' açısından, kuramsal olarak bu dindarların böyle davranmaları, AB vatandaşlığını istemeleri, Kürt meselesini çözmeye, Ermenistan sınırını açmaya kalkmaları anlaşılır bir durum değildir. O nedenle de bu iktidarın mantığa sığmayan bir biçimde sürekli 'takiye' yapıyor olması gerekmektedir. Laik dil içinde 'takiye' sözcüğü 'kendi doğasına aykırı' olmayı ima ediyor. Dindarlar 'böyle' davranıyor gözükseler de aslında 'böyle' davranıyor olamazlar, çünkü onlar dindar denmiş oluyor.

Sonuçta laik kesim gözünün önünde duran gerçekliği görmektense, kendisine uygun gelen hurafelerin peşinden gitmeyi tercih edebiliyor. Cehaleti yenmek üzere yola çıkmış olanların geldikleri cahilane nokta ibret verici... Cehaletin bilgisizlik olmayıp, bilmediğin halde kendini biliyor sanmak olduğunu laik kesim de öğrenecek. Ve belki de o zaman kendisini cahil 'bıraktıranın' ne olduğunu, cahil 'bırakanların' da kim olduğunu sorgulayacak.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT