Laikler, Türkiye'nin köktencileri

29.09.2010 08:51

R. Scott Appleby

Bugün dini güçler gibi laiklerin de köktenci bir kesimi barındırdığı gözardı ediliyor. Türkiye'de de karşımıza çıkan bu kişiler, hakikatin tek savunucularıymış gibi davranan, kaynaklarını kimseye koklatmayan dogmatikler. Batı, AKP devriminin itici gücü olan Gülen hareketiyle temas kurmalı

Chigaco Uluslararası İlişkiler Konseyi’nin ‘Dışardaki Dini Cemaatlerle Temas: ABD Dış Politikası İçin Yeni Bir Zorunluluk’ adlı raporu, ‘yönetimin bütün kademelerinin din üzerine daha fazla mesai harcaması’ ve sivil toplum kuruluşları, yüksek eğitim kurumları, iş dünyası ve belirli dini cemaatlerle bu konuda daha fazla etkileşim çağrısında bulunuyor. Soru şu: ABD ne tür dini cemaatlerle temas kurmalı? Ve bunu hangi hedeflerle yapmalı?

Birçok Amerikalı ve Avrupalı, ortak ilgi alanlarında dini gruplarla işbirliği yapmanın birçok ülkede demokrasiyi ve refahı ilerletmenin zaruri unsuru olduğuna dair teşhimizden şaşkınlık duyuyor. Cevap bekliyorlar: Din, bilhassa kamusal yetkilerle donatıldığında, mutlakçılığın, hoşgörüsüzlüğün ve baskının diyarı değil mi? Cevap karmaşık. Dinin büyük oranda es geçilen hikâyesi, adaletsizliklere karşı çıkmak, şiddeti azaltmak, arabuluculuk yapmak, dışlanmışlara hizmet götürmek, pişmanlığı ve affediciliği teşvik etmek ve evet, iş dünyasında iyi yönetimi özendirmek konularında sergilediği güçtür. Bazı durumlarda aşırılıkçılar dinin ilkelerine ihanet ediyor ve adaletsizliğe tepki olarak şiddete öncelik tanıyor.

Laiklik de bir din gibi

Fakat aynısı laiklik amentüsünü tekrarlayan, sanki hakikatin tek savunucularıymış gibi davranan dogmatikler için de geçerli. Ve laik köktenciler muazzam kaynaklarını kimseye koklatmıyor. Laik köktenciler mi? Fakat bu kavramsal bir çelişki! Eğer ‘din’i, teolog Paul Tillich’in tanımındaki gibi ‘en yüksek düzeyde ilgi gösterilen her şey’ olarak algılarsanız çelişki yok. Laik köktencilerin nihai derdi, büyük oranda materyalist dünya görüşlerinin zaferi ve dini muhalefetin ezilmesi.

Bugün, laik ve dini güçler arasında rekabete tanık oluyoruz; her iki tarafta da köktenciler var. Türkiye’nin durumu da bu. Yeni yüzyılda hiçbir toplum bu kadar hızlı modernleşmedi ve imajını bu kadar hızlı güçlendirmedi. Türkiye en güçlü ve etkili Müslüman çoğunluklu demokrasi; diğer İslamileşen ve demokratikleşen toplumlar için model olmanın eşiğinde. Bu arada ülkede tanık olunmamış bir inanç özgürlüğü de söz konusu.

AKP, seleflerinin çuvalladığı

yerde başarı kaydediyor. Şeffaf, etkin ve dürüst bir yönetimle kayırmacılığın, yetersizliğin ve yolsuzluğun devlet gücünün kaçınılmaz sonucu olmadığını gösteriyor. İhtiyaçlara cevap veren bir hükümet görüntüsü sergiliyor. Türkler birçoklarının ‘derin devlet’ dediği yapının, yani büyük oranda orduda yuvalanmış, acımasızlık raddesinde laik milliyetçi seçkinlerin gölge hükümetinin manipülasyonlarından bıktı. Türkiye’deki köktenciler laikler olarak karşımıza çıkarken, Tayyip Erdoğan’ın şahsında cisimleşen anaakım İslamcılar, en azından bugüne dek, hoşgörü ve açıklığın savunucuları.

Şu an Erdoğan ve müttefiklerinin önünde, generallerle mücadeleyi kazanma fırsatı var.  Açık çoğunlukla kabul edilen anayasal değişiklikler ülkedeki sistemi daha açık hale getirecek ve seçilmemiş seçkinlerin gücünü daha da kıracak. Kısacası yumuşak güce dayalı bir devrimin gerçekleşmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bütün halk devrimlerinde olduğu gibi, itici gücünü fikirler oluşturuyor; kültürün içinde derin kökleri olan ve kültür üzerinden yayılan fikirler bunlar. Ve Türkiye’yi dönüştüren kültürel devrim açısından, Fethullah Gülen’in ilerici, liberalleştirici öğretileri hayati önemde. Gülen, küresel bir okul, hastane, medya kuruluşu ve sivil örgüt ağı için ilham kaynağı. Bu ağ kendi başına bir sivil toplum teşkil ediyor ve Gülen’in hoşgörü, kültürler arası diyalog ve yoksulluğu ortadan kaldırmak yönündeki felsefesini ilerletmeye çalışıyor.

Gülen’i eleştirenler yok değil. Kuvvetli dini çoğulculuğu desteklemesi, İslamiyet’e açıkça davete gönülsüz olması ve yandaşlarının camiler değil okullar yapması konusundaki ısrarı, bazı İslamcıların onun ‘İslamsız bir İslam’ peşinde olduğu sonucunu çıkarmasına yol açıyor. Türkiye’nin laik çekirdeğinden olanlar da İslam’ın böylesine açık fikirli birini üretebileceğine inanamıyor ve Gülen’le yandaşlarının iki taraflı bir oyun oynadığından kuşku duyuyor. Bu karşıt kesim, Gülen hareketinin tüm İslamcılar gibi, nihayetinde şeriatı dayatmaya ve bir teokrasi kurmaya çalıştığını iddia ediyor.

Bir hareket hakkında sadece aşırılıkçılarının davranışıyla hüküm verilmemeli; laik köktenciler İslamcı hareketler hakkında alelacele böyle hükümler veriyor. Fakat bugüne dek Gülen cemaatinin bu suçlamaları hak ettiğini gösteren bir kanıt yok. Laik ve dini uçlardan eleştiri yapanların beklentilerine rağmen, Türk Müslümanlar büyük oranda modern kültürü ve liberal siyasi değerleri kucaklıyor, inançlarını hayata geçirmek konusunda giderek rahat hissediyor. Gülen hareketinin popülerliği Türkiye’deki ‘kamusal İslam’ın’ vitrini olarak ele alınırsa, eleştirenler polemiklerini sürdürmekte zorlanacaktır.

Post-köktenciler farklı düşünüyor

Gerçekten de bu hareket, aynı derecede post-seküler ve post-köktenci olan genç yetişkinler dalgasından enerji devşiren toplumlarda bir dini varlık olarak cisimleşiyor. Bu genç profesyoneller geleneksel dini pratikleri benimserken, bir yandan da ifade çeşitliliğini kucaklamakta herhangi bir çelişki görmüyor. Bu kitle 10 yıl içinde, İran, Türkiye, Çin ve Brezilya’da, dini olarak uzlaşmaz, kayıtsız veya aşırılıkçı atalarının gömleğini miras alacak ve yaşlılardan çok daha farklı düşünecek.

Ve buradan başa dönüyorum. ABD üniversiteleri, kurumları ve iş dünyası kiminle temas kurmalı? Bunu hangi hedeflerle yapmalı? Gülen hareketinin açık ve sık dile getirilen diyalog önerisine yapıcı karşılık vermek niye kötü olsun? Gerçekten ılımlı ve ilerici bir İslam mümkün ve popüler midir? Demokrasi, kalkınma, Batı yanlısı politikalar, kapsayıcı bir İslam anlayışı dahilinde galebe çalamaz mı?

Fakat bu ortaklıklar, Türkiye’deki İslam’la ciddi ve yapıcı temas kurulmadıkça kalıcı olmaz. Özellikle de dine kaygıyla yaklaşan Avrupa’da, dini cemaatlerle açık fikirli temas kural değil istisna. Laikler azalan halk katılımını canlandırma peşindeki kiliselerin yeni açıklığı lehlerine kullanacağını ve saldırgan misyonerliklerin dizginlerinden boşanacağını varsayıyor.

AB kalın kafalı davranıyor

Fakat diğer kültürlerle ve dini temelleriyle akılcı temasın olası sonuçlarını görmezden gelmek, kendi kendini mağlup eden bir politika. Avrupa (‘İslami’) Türkiye’nin AB üyeliği çıtasını adaletsizce yükselterek hata yapıyor. Kalın kafalı bir kültürel şovenizm sergileyen Avrupalı laik siyasetçiler, avro bölgesini bir Hıristiyan uygarlığı diye nitelemek konusunda aniden faydalı hale gelen Hıristiyan yurttaşlarıyla ortak bir dava yürüttü. İslami ve (post) Hıristiyan toplumlar arasında aşılamayacak bir uçurum açmak, (yeniden) yükselen büyük bir gücü, İran ve Avrupa’nın çıkarlarının diğer düşmanlarıyla daha yakın ilişkilere sevk ediyor.

Dünyanın her köşesindeki dinlerle ‘temas edememek’ laik köktencileri ve geri kalan hepimizi, dışardan bakanlar durumunda bırakacaktır. (Avrupa merkezli internet sitesi, Notre Dame Üniversitesi’nin Uluslararası Barış Çalışmaları Enstitüsü’nün direktörü, tarih profesörü, 27 Eylül 2010)

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim