Laik düzende hakim ya da avukat olmak

26.06.2015 10:13

Faruk Beşer

Kuranı Kerim'de Allah'ın hükmü dışında bir kanunla hüküm vermek ya da Allah'ın kanunlarını bırakıp başka kanunlarla mahkemeleşmeyi istemek imana ilişkin bir tavır olarak zikredilir. Mesela:

“Görüyorsun değil mi, sana indirilene de senden önce indirilenlere de inandıklarını sananlar gidip tağutta yargılanmak istiyorlar. Oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları sonuna kadar saptırmak istiyor” (4/60).

Müfessirler ayetin geliş sebebi konusunda şu olayı zikrederler: Aralarındaki bir anlaşmazlığı halletmesi için Hz. Peygamber'e gidip muhakeme olmak isteyenlerden biri, onun yerine bir kâhine ya da Yahudi Kâb bin Eşref'e gitmekte ısrar edince bu ayet indi.

Bu durumda tağût'un, hükümde Allah'a tercih edilen otorite olduğu anlaşılır. Bu durum aynı zamanda Allah'ın Şeriatı yerine başka bir hükmü istemenin Allah'ı inkâr etme demek olduğunu da gösterir. Ayetten anlaşıldığına göre işin içinde bir de şeytanî güçler vardır. Müşrikler, putlarda, cinlerde ve şeytanda böyle ilahi güçler vehmediyorlardı. Kuranı Kerim bunlardan da Cibt diye sözeder. 'Cibte ve Tağuta inanıyorlar' der. Yani Allah'ın hükmünü değil, kendi ulularının ya da hayali güçlerin hükmünü uyguluyorlar demektir.

Allah dışında O'nun sıfatlarının kendinde bulunduğuna inanılan hayali güçler Cibttir.

Tâğût; azgınlık, sapkınlık anlamındaki tuğyan kökünden gelir. Zorba anlamı da içerir. Kısaca Allah'a yapılması gereken dua, saygı, hükmünü kanun olarak bilme ve ibadet, O'nun dışında bir şeye yapılırsa o şey, ya da kimse cibt veya tağût olmuş olur. Bu şey; cin, şeytan, put, kâhin ya da sihirbaz cinsinden hayali bir güç ise cibt, zorba bir yönetim, ya da böyle bir yönetici ise tağuttur.

Bunların yanında Kuranı Kerim ayrıca, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin “kâfir, zalim ve fasık” olacaklarını söyler (5/44, 45, 47). Bu vasıfların peş peşe zikredildiği üç ayetin de Ehlikitap'tan, yani Yahudi ve Hıristiyanlardan söz ettiğine bakılırsa, kâfir, zalim ya da fasık olanların, Allah'ın hükmüne yani İslam'a inanmayanlar olduğu anlaşılır ve bu insanlar uygulamalarına göre ya kâfir, ya zalim, ya da fasık olurlar. Veya üzerlerinde üç sıfatı birden taşırlar. Ayrıca Allah (cc): “Biz sana Kitabı hakikat olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği ile hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma” (4/105) der. Anlaşılacağı üzere, bu ayeti kerime hem Hz. Peygamber'in sünnetinin Allah'ın vahyine dayalı olduğunu gösterir, hem de haksız olduğu belli olan birisinin savunulmasını, ondan yana olunmasını ve avukatlığının yapılmasını yasaklar. Ayrıca buyurur ki, “Küçük bir meyille de olsa zalimlerden yana olmayın, yoksa sizi ateş çarpar. Sizin Allah'ın dışında hiçbir dostunuz yoktur. Sonra kimseden yardım da göremezsiniz” (11/113).

İşte inançlı hâkim, savcı ve avukatları korkutan ve tereddüde sevkeden durum budur. Bize zaman zaman soranlar olur; böyle bir düzende mesleğimizi icra etmemiz bizi böyle bir iman sorunuyla karşı karşıya getirir mi?

Allah'u alem, şöyle diyebiliriz: Küfrü, zulmü, ya da fıskı gerektiren şey, Allah'ın indirdiklerine inanmamak ve onları uygulama imkânı olduğu halde başka kanunları onlara tercih etmektir. Haksız ve zalim olduğunu bile bile birisini ya da birilerini savunmak, avukatlığını yapmak ve onu haklı çıkarmaya çalışmaktır.

Bu konuda İslam'ın hükmünü onun şu genel kaideleriyle düşünmeliyiz:

İki kötünün ehven olanı tercih edilir.

Büyük zarar küçük zararla def edilir.

Zararı defetmek, yararı elde etmekten önceliklidir.

Bir de genel hayat kuralı vardır: Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, tamamı da terkedilmez.

Bu açılardan baktığımızda günümüz şartlarında hukuk mesleği icra eden inançlı insanların şöyle düşünmeleri mümkündür:

Biz mesleğimizi icra ederken Şeriatı ya da bir başka hukuku tercih hakkına sahip değiliz. Yaptığımız şey mevcut kanunlarla ve imkânlarımız ölçüsünde adaleti azami derecede sağlamak, haksızlığı da asgariye indirmektir. Bunu yapmamamızın alternatifi daha çok haksızlıktır. O halde biz haksızlığı giderebildiğimiz ölçüde giderir, hakkı yapabildiğimiz ölçüde ayakta tutarız.

Kuranı Kerim'in, Allah'ın indirdiği ile hüküm vermeyenleri kötülerken, bununla hüküm verme imkânı bulunduğu halde başkasını tercih edenleri kastettiği açıktır. “Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez”. O'nun indirdiği ile hükmetmeye gücümüz yetmiyorsa, gücümüzün yettiği zulmü azaltma, adaleti çoğaltma işini yaparız.

Ama tercih imkânına sahip olduğu halde Allah'ın hükmünden başkasını tercih edenler işte o ayetlerin muhatabı olmuş olurlar.

Evet, aklın da İslam'ın ruhunun da, tecrübelerin de söylediği budur. Hatta, niyet zulmü azaltma olursa bu niyetle bu mesleği icra edenler ilave sevap bile kazanırlar, diye düşünüyoruz.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim