“Kuzey” ve İşkence

02.08.2010 00:40

Cihan Aktaş

İşkence gören insanın yaşadıklarının ifadesinde bir hicap duygusuna sahip olduğuna dair kişisel tecrübeye dayalı tespiti galiba ilk kez Erdal Öz’de okumuştum.  İnsan varlığının işkenceci olacak şekilde alçalmasının yol açtığı büyük umutsuzluk belki o sahnelerden hiç söz etmeyebilerek biraz da olsa baskısını hafifletiyor benliklerde. Diğer taraftan, çekilen işkencenin ifadesinden kaçınmak, işkencenin normalleştiği toplumlar için sıradanlaşıyor olsa gerek.  İşkence görmeyen kişinin hayal edemeyeceği düşünce ve duyguların ötesinde mülahazalar bunlar hoş.

Yaşanılan ağır işkencelerin bakışlara sinmeyebileceğini gösteren insanlar tanımadım değil. Tırnaklar sökülürken, Filistin askısına çekilirken, ayak derileri yüzülürken çekilen acıların bakışları ele geçirmemesinin sebebi olsa olsa bir davaya (ütopyaya)  duyulan inançtır.

Burhan Sönmez’e göre, korkunun aşılabilirliğine karşılılık, varoluşsal kaygının her daim içimizde yer almasıdır bunun sebebi.
Her dava adamı için, uğruna işkence görmeyi göze aldığı davanın bağlılarının gün gelip de işkence yöntemlerine başvurarak iktidarlarını mutlaklaştırmaya çalışması başka türlü bir işkence olmalı.
Tabiat yağmurla karla renk değiştirmeye, çocuklar okul sıralarına oturmaya hazırlanırken bedenin kendi kanınla yıkanıyor, karanlık odalarda. Aynaya bakınca yüz hatlarını yabancıladığın an geliyor derken, son nefesini vermemişsen. Daha kötüsü belki de seni karnında taşıyan, doğurup emziren annenin gözlerine bir yabancı olarak görünmek.

12 Eylül darbesinden sonra Diyarbakır cezaevinde işkence gören tutuklular arasında bulunan hukukçu Hüseyin Yıldırım, gördüğü işkencenin oluşturduğu tahribatı Neşe Düzel’e anlatmış, hayatını sürdürdüğü İsveç’te. Herkes okumalı, özellikle de 12 Eylül Anayasası’nın değişmesinin gereği konusunda şüpheleri olanlar, diye düşünerek okuduğum söyleşide Yıldırım’ın, işkenceyle geçen hapis aylarının ardından annesiyle karşılaşma sahnesini aktarırken sarfettiği şu cümleler özellikle çok etkileyici:  “Önce annemi görmek istedim. Eve gittim. Beni tanımadı. Bana, “Hüseyinimi bırakmışlar, beni Hüseyinimin yanına götür” dedi. Ben de, “O çarşıda, gel seni götüreyim” dedim ve koluna girdim. Ayaklarım yara içinde, yürüyemiyorum, o benden hızlı yürüyor. Bana, “Ne oldu, hasta mısın sen?” dedi. Yürüdük ve çarşıdaki kalabalığın yanına geldik. Annem hâlâ oğlunu arıyor. Kalabalıktan biri, “Hüseyin senin kolunda” deyince, annem uyyyy diye çığlık atıp kendi yüzünü tırmalamaya başladı.”

Anne oğlunu tanımaz oluyor ki oğul da aynaya baktığında kendini tanımakta güçlük çekmişti. Yıldırım yaşadığı işkence günlerini Türkiye daha fazla kan kaybetmesin diye anlatıyor, büyük bir cesaretle.

Tevafuk olmalı; yaz okumaları için ayırdığım Burhan Sönmez’in büyük bir emeğin ve tasarımın eseri olan Kuzey’ini okurken de işkence tasvirleri ve işkence olgusu üzerinden romanın kahramanının kendisini (ya da insan varlığını) kurcaladığı bir bölüme doğru aktı kitap. (İthaki; 2009)  “Kuzey” haddizatında insanın kendini tanıma, zindanlarından kurtularak hikmete ulaşma arayışının romanı. Bu yolda karşılaşılan engeller nereye kadar ufkumuzu kapatabilir… Ütopya (veya mefkûre) yolunda olmanın kendisidir zafer bizatihi, Ali Şeriati böyle söylerdi. İşkencecilerin hiç eksik olmayacağı yoldur o; tarih, dinler tarihi kısıtlı da olsa örneklerini okutuyor. “…işkencenin amacı geriye sırrı kalmamış değil, direnci kalmamış bir insan bırakmaktı”, diye anlatıyor Kuzey’in aslında Mezepotomya iklimini çağrıştıran, hikmet arayışı içindeki bir sultanının himayesinde gerçekleşen gece sohbetlerinden birinin katılımcısı.

”Kuzey” öyleyse, idrak ya da farkındalığın bedeli olarak acıyı yaşamayı göze alacağınız diyar.  Niyete göre, veya romandaki “İşkenceci”nin hayat felsefesi açısından “Kuzey” heva ve hevesin kıblesi de olabilir hoş.

Ağır bir işkenceye maruz kalan Rinda’ya yaralarından daha daha fazla acı veren,  işkencenin çözemediği direnci bazen hayatın çözmesi… “Acı korkunçtur, ama daha korkunç olan çaresizlik değil midir…”

Kuzey’in, yani ütopyanın yokluğu ya da çöküşünün getirdiği boşlukta çoğalan bir çaresizlik (veya buzlanma hissi), sözünü ettiğim. Rinda işkenceye dayanmaya hazırdır, ama Kuzey yolunda ulaşmayı amaçladığı bilginin (veya hikmetin) bir yalan olduğunun, bunca yolu boşuna aştığının kabulüne gücünün yetmeyeceğini hisseder.  İşkenceci ahkâm kesmek üzere orada hazır nazırdır. “Ruhun alçaklara teslimi”nden daha büyük bir işkence var mıdır…”

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim