1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Kutub ‘Cahili Toplum’ İle Tekfiri Amaçlamadı
Kutub ‘Cahili Toplum’ İle Tekfiri Amaçlamadı

Kutub ‘Cahili Toplum’ İle Tekfiri Amaçlamadı

Şehadetinin 46. yılında şehit Seyyid Kutub röportajlarına devam eden Islah Haber, Hamza Türkmen'le konuştu.

A+A-

Islah-Haber'de Seyyid Kutub söyleşilerinin üçüncü konuğu Haksöz dergisi yazarı Hamza Türkmen oldu. İşte o röportaj:

KUTUB’UN ESERLERİ TÜRKİYE’DE YASAK, BOYKOT VE İFTİRALARA MARUZ KALDI

Islah-Haber: Türkiyeli Müslümanların Seyyid Kutub’un çizgisiyle tanışma süreci ile ilgili genel olarak neler söylemek istersiniz?

Hamza Tükmen: 1960’lı yıllarda kuşatan ve dayatan Türkiye sınırları içindeki Müslümanlar, Kemalist-laik-Türkçü rejimin acımasız baskıları, yasakları ve infazlarıyla sindirilmişti. Bu sindirilmişlik hali babalarımızın, dedelerimizin Müslüman kimliğine taklitçi-batini zaaflar yanında sağcı, devletçi, milliyetçi/ulusalcı kirlerin sıçramasına da neden olmuştu.

Ancak tüm ezilmişliğimize ve sindirilmişliğimize rağmen resmi ideoloji, dede ve babalarımızın, annelerimizin fıtrat dini olan İslam’a olan ilgisini yok edememişti. Dayatılan zulümlere ve yabancılaşma süreçlerine rağmen, tüm zaaflarla beraber kıbleye yönelip alnını secdeye koyanlarımız, hep İslami duyarlılıklarını farklı biçimlerle de olsa yaşattı ve İslami şeriatın adalet özlemini taşıdı.

İşte İslami özü arayan Türkiye’deki bu kimliksel yetimliğimiz aradığı ana şefkatini, Ortadoğu’da boy veren ıslah çalışmalarının ortaya koyduğu hareket heyecanında ve Kur’ani esaslara yönelen ve Türkçeye çevrilmeye başlayan telif eserlerde bulmaya başladı. Bu konuda Hilal Yayınları ve dergisi en önemli araçlardan birisiydi.

1960’lı yıllarda dindar insanlarımız için “tevhid”, ancak “marifetullah”a ve “hakikat”a ulaşan “veliler”in işiydi. Oysa Kur’an’ın muhatabı tüm insanlardı; Kur’an, insanları karanlıktan nura ulaştırmak için gelmişti ve tüm inananlarına bu doğrultuda sorumluluk yükleyen bir kitaptı; ama bu gerçeğin bile üzeri gerek kolonyalist-ulusal modernist iktidarlar tarafından, gerek taklitçiliğini ammilik derekesine indirgemiş gelenekçilerimiz tarafından örtülüyordu.

İşte bizler 1960’lı yılların ortalarında kısmen, 1970’li yılların ortalarından itibaren de daha bütünlükçü bir çerçevede İslam’ın ana kaynağıyla, tevhid’in herkesi kuşatan mesajıyla, İslam’ı yaşama ve uygulama örnekliği ile ifade edilmeye başlayan Muhammedi Sünnet ile yeni yeni tanışmaya başlamıştık. Bu uyanışımıza vesile olup dini “veliler”in keşfinden değil, Kur’an’dan ve Muhammedi Sünnet’ten öğrenilmesini işleyen Mevdudi, Hamidullah, Kutup, Nebi ve İbn Teymiye gibi ıslah çabası içindeki müelliflerimizin kitapları yeniden uyanışın, İslami direnişin de imkânlarını ifade ediyorlardı. Ama bu imkânlar ya komünist yayılmaya karşı sağcı ideoloji tarafından kullanılmak istendi;  ya da dini vahyi delilleriyle öğrenme, tahkik ve içtihad gibi kavramlara tavır alan gelenekçi dindar mukallitlerimiz tarafından iftira ve yasaklamalara neden oldu.

Örneğin Seyyid Kutub’un “İslam’da Sosyal Adalet” kitabı komünist gelişmeye karşı Türkçü Cağaloğlu Yayınları tarafından piyasaya sürülürken, 29 Ağustos 1966’daki şehadetinden hemen 3 ay sonra Abdülkadir Şener tarafından çevrilip Hilal Yayınları tarafından basılan “Mealim fit Tarik/Yoldaki İşaretler” hemen 163. Madde’ye göre toplatıldı ve yayıncıları cezalandırıldı.  1960’lı yılların ikinci yarısında İslami kitapların çarşısı olan İstanbul-Beyazıt’taki Beyaz Saray’da usulü tartışılabilir olsa da dini öğrenmede ve akidevi arınmada Kur’an ve Sünnet yolunu gösteren İbn Teymiyye’nin Türkçeye çevrilen kitapları bu çarşıda kitapevi raflarına konamadı ve dükkânlara sızdığı kabul edilen bu tür kitaplar toplanıp Beyaz Saray kapısında yakıldı.

Başka bir örnek, daha inciticidir.

Kutub’un şehadetinden daha bir ay geçmeden Cağaloğlu’ndaki MTTB binasının salonunda Şehidimiz için anma toplantısı yapıldı. Konuşmacılar Sezai Karakoç ve Necip Fazıl Kısakürek’ti. Karakoç da Kısakürek de Kutub’un şehadetini kutlamışlar ve Firavun Nasır’a lanet okumuşlardı. Necip Fazıl Kısakürek, Kutub’u kendinden daha yiğit, “saf ayar dava adamı” olarak tanıtmıştı. Ama daha sonra Kutub’un İslam’ı Kur’an eksenli algılama çabalarından, daha sonra yayınlananYoldaki İşaretler’deki ve Fi Zilal’deki mezhepçiliği, Bâtıniliği ve milli/ulusal dindarlığı eleştiren yaklaşımlarından istifade edeceklerine, bu iki zat da gelenekçiliğe ve Osmanlı asabiyesine dayanan milli dindarlığa tutunan bir refleksle Şehidimizin ismini unutturmaya veya “Din Tahrifçileri”kitabında olduğu gibi karalamaya çalıştılar.

 Gerek resmi ideolojinin dindar kesimde servis yapıp yaygınlaştırdığı “kökü dışarıda” söylemi; gerekse zaaflarını aşmama konusunda direnç gösteren gelenekçi din anlayışının bu öze dönüş, ıslah, direniş ve yeniden inşa çabasını karalamak için “mezhepsiz, Vahhabi, reformist, sünnetsiz”kelimeleriyle ürettiği karalama kampanyası, maalesef Seyyid Kutub’un da diğer ıslah çizgisindeki müelliflerimizin de mesajının önüne perdeler oluşturdular. Seyyid Kutub’un 1969’dan itibaren cüz cüz yayınlanan ve abone  tarzında dağıtılan Fi Zilal’in, tefsir olmasının getirdiği kısmi dokunulmazlık dışında Kur’ani mesajın anlaşılması ve yaşanması konusunda ön açan diğer çeviri-telif kitaplarının çok az insanın belleğinde bıraktığı iz dışında üzerlerini kapatan örtüleri ancak 1970’li yılların ikinci yarısında sıyırabilmeye başladık.

Ama 1970’lerin sonundan itibaren, ayrıca Türkiye ve belki toplam Osmanlı tarihi boyunca bu topraklar üzerinde İslami duyarlılığın ve onu sahih ölçülerle talim cehdinin en yüksek olduğu 1985-1995 yılları arasında Seyyid Kutub’un kitapları oldukça çok sattı ve okundu. Ama hangi kitabının önce hangisini sonra veya hangi kitabının onun kimliksel gelişim safhalarında yazıldığı gibi bir merak ve tahkikle maalesef ki okunamadı. Çünkü Türkiyeli Müslümanların İslami duyarlılığı henüz tertil fıkhından güç alan bir talim tecrübesi ve donanımına ulaşmamıştı. Bu nedenle Seyyid Kutub’un 35 yaşına kadar süren Mısır milliyetçisi ve sosyalist kimliğinin cahilliği esnasında yazdığı“Dikenler” adlı bir “doğulu” aşk kitabı da İslami kaygıyla çevrilmiş ve piyasaya sunulmuştu.

SEYYİD KUTUB ISLAH ZİNCİRİNİN BİR HALKASIDIR

Usuli’d-din alanında Kutub’un önemli katkıları olduğu kabul ediliyor. Siz aynı etki ve katkıların yöntemsel alanda da geçerli olduğunu düşünüyor musunuz?

Kutub’un en önemli katkısı dinimizin ana Kitabı’nı akaidden amele, yöntem arayışlarına kadar temel kaynak edinmemiz konusundaki vurgularıdır. Rad Sûresi girişinde, tefsirinin temel amacının insanları Allah’ın Kitabı ile tanıştırmak ve bu kitabı doğrudan okuyarak-fıkhederek-tedebbür ederek Rabbani mesajı kavramaları ve tanıklaştırmaları olduğunu yazmıştır. Eğer tefsiri ile insanları bu amaca ulaştırıp insanları kesin ilim ifade eden temel kaynakları olan Kur’an’la buluşturduysa artık aracı olarak kendi tefsirine de ihtiyaçlarının olmadığını belirtmiştir. Bu haliyle Kutub, tüm ıslah çabalarında olduğu gibi Kur’an’ı önceleyen bir dirayet ve metin tenkidi algısını ön plana çıkartmıştır. Kutub ıslah zincirinin bir halkasıdır.

SEYYİD KUTUB “CAHİLÎ TOPLUM” TERKİBİYLE TEKFİRİ AMAÇLAMADI

Onun son döneminde büyük bir zihnî ve metodolojik yenilenme ile gaybi-akidevi konularda da Kur’ani ölçüleri sabite edindiğini buluyoruz. Onun yakinî ilmin elzem olduğu itikad alanını zanni-ahad rivayetlerden arındırma çabaları içinde olduğunu biliyoruz. Bu bilginin altını çizen İhvan mürşidlerinden Muhammed Berekat, rahmetli Kutub’un bu tercihine eleştirel yaklaşırken; onun Türkçe çevirmeni Prof. Bekir Karlığa (Akif Nuri) ise onun ulaştığı bu yakinî ölçüye övgü ve sitayişle yaklaşmaktadır.

Türkçe okuyanlar ve yazanlar arasında onun bu dikkat çeken ve oldukça ileri ve Kur’an’a, Muhammedi Sünnet’e uygun algısı yeterince gündemleştirilmemiştir. Yöntemsel katkısının zemini ise işaret ettiği Müslümanların tarihindeki zaafları ve kuşatıldıkları ulusal sistemler içinde cahilî toplumlara tutsak oldukları hakkındadır. O, “cahilî toplum” yaklaşımı ile insanları -bazılarının yüzeysel algıları gibi- tekfir etmiyordu; içinde yaşadıkları ve vahye göre biçimlenmeyen seküler ulus toplumunun tüzel kişiliğini ortaya koyuyor ve bu cahilî sisteme ve topluma tutsak olan Müslümanları vahiyle ıslah olarak-ederek Kur’an ümmetini yeniden diriltmek için kimliksel bir kopuşa davet ediyordu.

Seyyid Kutub’u kimliğindeki ve düşüncelerindeki değişim safhalarının farkında olamayan birikim ve sahih istidlal zayıflığını aşamayan İslami çevrelerin, cemaatlerin ve kanaat önderlerinin onun usuli yenilenmesini yeteri kadar fıkhedemedikleri gibi, merhaleci yöntem, ıslah ve inşa kaygılarını da yeteri kadar algılayıp geliştirdiler diyemeyiz. Bu konuda dar ve sınırlı kalan açılımlar olabilir; ama Müslüman kamuoyuna yansıyan yeterli bir çalışma ve telif eserlerden bahsetmek de adeta mümkün olamamıştır. Belki son Ortadoğu İntifadaları içindeki Tunuslu, Mısırlı ve Yemenli Müslüman bileşenler arasında, önceden dar ve sınırlı kalan bu algı-potansiyel daha ön plana çıkmıştır. Ayrıca Türkiyeli Müslümanlar arasında yakalanan bu ileri idrakin kazanımları önemlidir; ama bu kazanım henüz yeterli ekolleşmeye ve nitelikli bir modelleşmeye ulaşamamıştır.

KUR’AN NESLİ HEDEFİ, TUTARLI BİR GELECEK TASAVVURUDUR

Gerek yazdığınız kitaplarda gerekse de makalelerinizde İslami harekette mektep-hareket birlikteliği konusunda Türkiye Müslümanlarının önemli eksikliklerinin bulunduğunu tespit ediyorsunuz. Seyyid Kutub okurlarındaki bu mektep-hareket birlikteliğindeki aksaklıkları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kutub’un düşünce dünyasında bu kopukluğu meşru kılacak bir unsur var mı?

Seyyid Kutub’un “Yeniden Kur’an Neslini İnşa Etme” tespit ve hedefi İhvan-ı Müslimin, Cemaat-ı İslami, Hizbu’t-Tahrir ve Selefi eğimli akımlar hatta Usulî Şia başta olmak üzere Müslüman idrakine toplum ve tarih değerlendirmesi; fikrî ve toplumsal ıslah görevi açısından bir uyarı ve özeleştiridir. Kur’an Nesli hedefi, vahyi talim, tertil fıkhı ve şahitlik/şehitlik bağlamında tüm Rasullerin hayatını ve Sünnetini yeniden yaşamlaştırmak isteyen büyük bir inkılâp/dönüşüm ve ıslah hedefidir. Sünnetullah istikametindeki bu merhaleci/tedrici hedefin Türkiyeli Müslümanlar arasında yeteri kadar anlaşıldığından, tartışıldığından ve açılımlar sağlandığından henüz bahsedemeyiz. Hayat suyuna ulaşan kovaya bağlı ipin ucunu tutanlar vardır; ama şimdi ipi dolaştırmadan çekmek ve ulaşılan suyu tevzi etmek gerekmektedir.

Kutub’un “Kur’an Nesli” hedefi bir durum tespitine ve Kur’ani mesajı hayata nasıl uygulayacağımızla ilgili soruya Sünnetullah dairesinde ve tüm Rasullerin hayatını örnek alarak verilmiş bir cevap ve ortaya konulmuş bir tahlilî hedeftir. Kur’an Nesli hedefi tutarlı bir gelecek tasavvurudur.

KUTUB’UN MERHALECİ MÜCADELE AÇILIMI ORTADOĞU İNTİFADASINDAKİ İSLAMİ BİLEŞENLERDE İFADESİNİ BULUYOR

Ancak bu tasavvuru hayata nasıl geçireceğimizle ilgili Rasulullah’ın (s) örnekliğinde kalkarak yapacağımız çözümlemeler, doğru ana tespitler kadar, mücadelenin içinde test ederek üreteceğimiz pratiklerle de örneklendirilebilirdi. Seyyid Kutup bu idealini pratiğin içinde tertilî bir okumayla gerçekleştirebilecek bir imkân bulamadı. Bu tespitlerini yayınladıktan bir sene sonra bu çok anlamlı tespitleri nedeniyle idam edildi. Eğer yaşasaydı İslami mücadelenin önünü açmak konusunda çok önemli bir modelin oluşmasına öncülük de yapabilirdi; veya vakıayı yeteri kadar tanıyamadığı ve nitelikli bir istişare zeminine sahip olamadığı için yanlışlar da yapabilirdi. Ama bu tespitlerini pratize edemedi.

Örneğin yaşasaydı, hapishanede iken yaptığı Kur’an Neslini inşa hesaplarında “ilk elde” cahilî toplumun ve kuşatıldığımız küresel sistemin dışında fizikî bir alan bulamayacağımızı kavrar ve vakıa konusunda bu hayali kopukluğunu giderebilme imkânı bulabilirdi diyebiliriz. Zira onun merhaleci mücadele kavrayışı, tutsağı olduğumuz küresel ve ulusal sistemin içinde kendimize alan aça aça bir ümmeti gereğince yine vahiyle inzar edip diriltebileceğimizi, gücümüz yettiğince hakka ve hakikate şahitlik yapabileceğimizi kavramaya müsaitti. Zaten bu yönelimi büyük ölçüde Ortadoğu İntifadalarının en büyük bileşeni İslami hareketlerin; maceracı, darbeci, mehdici, acilci, illegalite anlayışlarından arındırdıkları metod kavrayışlarında yaşatmaya başladıklarını görüyoruz.

FİZİKÎ ÖLÇEKTE SİSTEMİ AŞMAMIZ, REEL ÖLÇEKTEKİ SAFHALI MÜCADELEMİZİN GETİRECEĞİ KAZANIMLARA BAĞLIDIR

Özellikle de sosyal, siyasal, ekonomik vb. alanlarda “sistem dışılık” adı altında bir pasifizmin olduğu görülmekte. Ve bu yaklaşım sahipleri yer yer kendilerini Seyyid Kutub’a da refere edebilmektedirler. Kutub’un düşünce dünyasından bu yaklaşımı haklı çıkaracak unsurlar var mı?

Önceki soruda Seyyid Kutub’un sistem dışılık anlayışını fiziki-coğrafi planda ele almasının mahkûmu olduğu hapishane şartlarının imkânsızlığı ve nitelikli istişare fırsatı bulamamışlığı ile ilgili bir zaaf olabileceğini belirtmiştim. Oysa ciddi bir tedebbür, Müzemmil Sûresi’nde ilk olarak geçen “hicret” kavramının mekânsal değil, zihinsel-kimliksel bir hicret olduğunu ortaya koymaktadır.“Elbiseni /kimliğini temizle, ruczdan/her türlü kirlilikten hicret et.”

Biz hepimiz yerel veya küresel kapitalist cahilî bir sistem içinde yaşıyoruz. Kapitalist küreselleşme Çin’den-Rusya’dan İran’a, ABD’den-AB’den Türkiye’ye kadar şu anda bütün insanlığı kuşatıyor.  Biz onların bu cahiliyesinden yani kapitalist yaşam telakkisinden, liberal, sosyalist, milliyetçi, ilerlemeci cahilî pisliklerinden zihnimizi ve kimliğimizi nasıl arındırırız ve sistem dışı bir tavırla Müslümanlığımızı nasıl kuşanır ve tanıklaştırırız önceliğini önemsememiz gerekir.

Sistemin fizikî olarak dışına çıkmak ise, bu sistemin içinde kimliğimizi örtmeden, Rabbimizin ayetlerinin üzerini örtmeden ve fasıklara müdahane etmeden safha safha kazanacağımız merhaleci bir mücadeleyle yakalanacak bir devrim/köklü değişimin sonucu olabilir. Onların yaşam tarzına, ekonomik üretim-tüketim örfüne, baskın kültürel-medeniyet dayatmalarına ise, ancak bir Şüheda Nesli öncülüğünde yeniden dirilteceğimiz bir Kur’an ümmetine, vahyin şekillendirdiği büyük inanç toplumuna dayanarak cevap verebiliriz. Ümmeti böyle diri ve bilinçli bir inanç toplumuna dönüştürebildiğimizde, işte o zaman bu Kur’an ümmetine dayanarak alternatif İslami yönetim biçiminden veya biçimlerinden, ekonomik alanda İslami bir üretim-tüketim modelinden ve “tahsiniyyat” bağlamında bir Müslüman medeniyetinden bahsedebiliriz. Çünkü o zaman bu açılımların, imtihanların veya mücadelenin arkasında duracak birbirine kenetlenmiş ve saf bağlamış bir ümmet olacak ve bu ümmet de ortak emeklerinden sonda tevekkül içinde yardımı Rabbimizden bekleyecektir.

KUR’AN NESLİNİN İNŞASI BAĞLAMINDA DAHA YOLUN BAŞINDAYIZ

Seyyid Kutub’un temel açılımı olan Kur’an Nesli vurgusuyla ilgili olarak neler söylemek istersiniz? Bu temel vurgunun Kutub okurları nezdinde yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Öncelikle Kur’an Neslini “Biz Kur’an nesliyiz!” diye sloganlaştırmaktan uzak durmalıyız.  Bu hali takdir edecek olan Rabbimizin gaybi yardımına müstahak olup olmadığımızdır. Kur’an Nesli, öncelikle Rasûl ve Rasûl’le birlik olup gecenin belirli vakitlerinde tertil üzere Kur’an’ı  talim etmeye ve Rasûl ve Rasûl’le birlik olanların basiret üzere insanları Hakka davet konusunda şahitlik göstermeye, nitelikli istişare düzeyini oluşturmaya bağlı bir keyfiyettir.

Aslında Kur’an Nesli terkibi, “Aranızda emr-i bil maruf’u, nehy-i anil münker’i yerine getirecek bir ümmet olsun…” ayetinin bir tefsir kalıbıdır. Bu sorunuzu şu soruyla cevaplandırmaya çalışayım: “Gerçekten içinde yaşadığımız cahilî toplumun kuşattığı insanları ve Müslümanları gereğince vahiyle uyarmakta olan; zulüm, şirk ve haksızlıklara karşı ‘La!’ şiarını toplumsal gündemin merkezine ulaştırabilen;  İslami yaşama ve dayanışma formunu kendi içinde adil ve katılımcı bir şekilde tanıklaştırabilen; bütün bu keyfiyetler için nitelikli bir istişare paylaşımını gerçekleştirebilen yeterliliğe ulaşmış bir Şüheda modelini inşa edebildik mi?”

Rabbimize şükürler olsun ki bu temel ibadi yükümlülüğümüzü artık Türkiye sınırları içinde de bütünlük içinde yeteri kadar kavrayan ehil insanlarımız ve onların çabaları var. Ama tüm idraksizliklere, asabiye eğilimlerine ve çözülmelere karşı pratikte biricik ümidimiz olan bu salih ve onurlu insanlar henüz işin başındalar. Duamız; bilinçlenme ve öncü nesli inşa etme aşamasını tamamlamadan, insanın aceleci özelliğini oluşturan elbiseyle dolaşma kompleksine kapılınmamasıdır.

SEYYİD KUTUB’UN TARİH DEĞERLENDİRMESİ İKTİDAR ODAKLI DEĞİLDİR

Bugün Seyyid Kutub mirasından beslenmiş olanlar ile Seyyid Kutub arasında tarih, toplum ve sistem değerlendirmesi alanlarında ne tür farklılıklardan söz edilebilir?

Seyyid Kutup’un yaklaşımları öncelikle İslam tarihine iktidar tarihi olarak değil, ümmet tarihi olarak bakmayı telkin etmektedir. Müslümanların tarihine ümmet eksenli olarak baktığımızda ise bir toplum değerlendirmesi olarak Kutub’un da belirttiği gibi tüzel kişilik olarak Tevhid Ümmetinin zail olduğunu görürüz. Bu tespit İslami değerleri, mücadeleyi veya olumlu anlamda kullanılan “İslamcılığı” tezyif edenlere ve ulusalcı, ilerlemeci veya sol öykünmecilik içinde olanlara mazeret ve malzeme olamamalıdır.  Kendini İslam ümmetine nisbet eden kardeşlerimizi ve fıtri arayışı körelmemiş insanları tekrar vahyi ve fıtri ölçülerle buluşturarak yeniden bir Kur’an toplumuna ulaştırmak asıldır ve gereklidir. Bu gerekliliğin ise bugün için kâmil bir Müslümanlık için yaşama amacımız olduğunu, dareyni ancak bu istikamet üzerinde kazanabileceğimizi bolca hatırlatmak ve gündemleştirmek gerekmektedir. Bu çerçeveyi müzakere ettikçe Seyyid Kutub’un çabasının ve özlemlerinin daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

SEYYİD KUTUB AYRIŞARAK DEĞİL, İHVAN’IN İÇİNDE KALARAK İSLAMİ HAREKET ÖZELEŞTİRİSİ YAPTI

Seyyid Kutub düşünce ve açılımlarını Ortadoğu ölçeğinde yapmış bir önder. Bugünün Ortadoğu’sunda Kutub dönemine oranla farklılıklardan bahsedilebilir mi? Sizce Seyyid Kutub’un düşünce dünyasında Ortadoğu’da yaşanmakta olan intifadalara olumsuz yaklaşanları haklı kılacak unsurlar mevcut mu?

Seyyid Kutub’un kimliksel değişimini tetikleyen şok etki, değer ve insanlık erozyonu yaşayan ABD’de görevlendirildiği yıllarda oluştu. O, hem kapitalizmin küresel ifsad edici cahiliyesini, hem Türkiye’den Mısır’a Suriye’ye İran’a kadar kolonyalist diktatörlük rejimlerinin uluslaştırılıp Batılılaştırılmaya çalıştıkları dünün mukallitleşmiş mirasına sahip Müslümanların içine düştükleri cahiliyelerini gördü ve kavradı. Dolayısıyla onun olgunluk dönemine adım attığında serdettiği düşünceleri sadece Mısır ve Ortadoğu toplumlarına ait değil, onlarla birlikte zaafa düşmüş tüm ümmetin ahvali ve küresel kuşatma ile ilgiliydi. Onun için Seyyid Kutup Fas’ta da, Türkiye’de de, İran’da da, Endonezya’da da vakıa gerçekliğinden kalkan tutarlı bir ufuktu.

Bugünün Ortadoğu’sunda değişen idari formlar dışında kolonyalist işbirlikçi diktatoryal yapı birbirine nispetle bazı nüanslarla aynen devam ediyordu. Müslümanlar bu cahilî yapılar karşısında her dönemde mücadelenin farklı yöntemsel boyutlarını da deneyerek hep tevhid, adalet ve özgürlük mücadelesini devam ettirdiler. Urvetu’l Vuska’dan, Menar Ekolü’nden ve İhvan’ın kuruluşundan bu yana gelen 120 yıllık mücadele deneyiminde en fazla dikkat çeken Seyyid Kutub’un Kur’an neslini inşa ederek yükseltilecek merhaleci mücadele teklifinin formu olmuştur. Seyyid Kutup bu formu Meallim fit Tarik’te (Yoldaki İşaretler) ortaya koyduğu için iki arkadaşı ile idam edilmişti. Bu idam sürecine hangi tespitin neden olduğuna en iyi şekilde tanıklık eden bugünün Mısır İhvan-ı Müslimin Mürşidi Muhammed Bedi de o dönemde 9 yıl hapse mahkûm olmuştu.

Kutup ortaya koyduğu tespitlerle daha sonra El Tekfir ve’l Hicre, Cemaat-i İslamiyye veya Askeri Akademi ekibi ve Cihad yapılanması gibi acilci ve tedriciliği fıkhedemeyen kardeşleri gibi yapıdan ayrılmamış; İhvan’ın içinde kalarak harekete ufuk olmaya çalışmıştır. Onun olgunluk döneminde yakaladığı toplumsal, tarihî ve metodik analizleri uzun dönem karşılık bulmamış ve yapı içinde gündemleştirilmemişti. Ama Sünnetullaha uygun olan yaklaşımlar tüm Müslümanlar ve güçlü idrak sahipleri için etki ve tesir gücü oluştururlar. İşte Seyyid Kutup’un açtığı vahiy ile yaşadığımız sorunları okuma biçimi; yani tertil fıkhı keyfiyeti, süreç içinde gelişerek Ortadoğu İntifadası içinde özellikle Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de ve Fas’ta ete kemiğe büründü. Kutup ve benzerlerinin birikimi ile Rasullerin Sünnetini iyi değerlendiren ve ortaya çıkan merhaleci mücadele anlayışı, küresel ve ulusal kuşatma altındaki gerçekliğimizden çıkarak üç aşama hedefinin anlaşılmasına büyük örneklik oluşturdu:

Önce fiilî zulümlere tavır alınması, tebliğimizi ve insanlığımızı gerçekleştirmek için uygun ortam sağlanması; bunun için de diktatörlüklerin  ve tuğyanın geriletilmesi, gücümüz yettiğinde de yıkılması.

İkinci merhale ise şehidlerimizin mirasını çaldırtmayacak ve kazanımlarımızdan geri adım atılmayacak adil ve özgürlükçü bir geçiş sürecinin yaşanması ve bu süreç keyfiyetinin doğru idrak edilmesidir. Ki bu süreçte hem kazanımlarımızı korumamız, geliştirmemiz gereklidir, hem de içinde yaşanılan toplumun vahiyle gereğince uyarılması; yönetsel, ekonomik ve medeniyetsel/kültürel sorunların İslami ölçülerle üstesinden gelecek nitelikli bir Şûra ve Ûlu’l Emirler düzeyi üretilebilmelidir. Pratikle de doğrudan alakalı olan bu konunun halledilmesi hususunun zamanlamasına da, yitirdiğimiz ümmetsel diriliğimizin zamanlamasıyla orantılayarak yaklaşılmalı; ama acelecilikten kaçınıldığı gibi tembelleştiren ve yavaşlatan bürokratikleşmeden de uzak duracak bir takva ölçülülüğü öne çıkartılmalıdır.

Üçüncü merhale ise gereği gibi dönüşüme aday ve Rabbimizin gaybi yardımına müstahak olan bir inanç toplumu oluşturup oluşturamadığımız gerçeği ile ilgilidir. Eğer yeterli bir alt yapı ve gerek yönetsel, gerek ekonomik, gerek medeniyet inşası atılımı için zemin olan bir inanç toplumu veya Kur’an ümmeti olabildiysek tabii ki nizamlaşma ve tüm dünya insanlığı için yaşam konusunda alternatifleşme merhalesine ulaşılacaktır. Gerisi takva ve ölçüler doğrultusunda bir denetim ve değişen şartlar karşısında vahyî tefekkür, şûra ve içtihad imkânlarını yaşatabilmektir.

ALLAH’I GEREĞİNCE KAVRAMANIN LİBYALIYA, FRANSIZA, ARJANTİNLİYE GÖRE DEĞİŞEN ULUSAL KRİTERLERİ Mİ VARDIR?

Türkiye’de İslamcılık tartışmaları yine gündemde. Gündemin kadim değişmeyenlerin ve e “kökü dışarıdalık” tezidir. Doğal olarak Seyyid kutub da burada “dışarı”da kılınanlardan olmaktadır. “İçerilik” ve “dışarıdalık” tanımlamaları yapanlar ne tür ölçüleri veri almaktadırlar? Seyyid Kutub “dışımızda” mı olmalıdır?

“İslamcılık” ifadesi “İslami Hareket” terkibi gibi sosyolojik bir kavram… Bazen olumlu bir tanım bazen bir itham… İslam, bilinç ve şahitlik boyutuyla yaşam alanında zayıflayınca, tekrar bilinç ve toplumsal yaşam boyutuyla Rasulullah’ın (s) arkadaşlarıyla örnekliğini sergilediği vahiy temelli İslam toplumunu yaşatma ve ahkâmı hâkim kılma çabalarına şahit olduk. Veya tahrif olan iktidar yapısına karşı muslih olanların itikadi ve amelî olarak vahyi ölçülerle fikrî ve toplumsal inşa ibadeti İslam’ın yaşayan gücünü ifade etmeye başladı. Bu ibadete ister Müslümanlık, ister uyarıcı anlamda İslamcılık denilsin, çabalarımızda Kur’ani olarak takip edeceğimiz iki hattımız vardır. Birincisi vahyî sabitelerimiz. İkincisi vahye dayanan içtihadi değişkenlerimiz.

Ümmetin en büyük zafiyeti, gaybi-akidevi konularda, Hz. Muhammed’in vasıflarını ve örnekliğini kavrama konusunda; ahkâmı uygulama ölçüleri ve ıslah görevi hakkında; sünnetullah dairesinde metodik çözümlemelerimizde Kur’ani bütünlüğü ve nassları (yani sabitelerimizi) büyük ölçüde “mahcur” (terk edilmiş) olarak bırakmamızdadır. Ve maalesef ki bu terk edilmişlikten doğan boşlukta ise insanların ürettiği değerler ölçü veya cetvel haline gelmiştir. Oysa insanların kelamla, hadis kültürüyle, fıkhi çözümleme ile ilgili veya metodik olarak ürettikleri görüşleri, “değişkenler”i yani yorumları ifade eder. Onlar cetvel değil, cetvelin ölçtüğü sonuçtur. Doğru olabilir, yanlış olabilir.

Yorumlar veya içtihadi değişkenler önemlidir; ama zaman ve mekânla veya coğrafi birikimler ve dönemlerle alakalıdır. Sabitelerimizle karşılaştırdığımızda doğru bulabiliriz, yanlış bulabiliriz. Ya da doğru gördüğümüz yorumların geçerliliği kendi zamanı veya coğrafi özelliği ile irtibatlı olabilir. 

Oysa sabiteler Kur’an’ın delaleti açık nassları ve aslı Kur’an’da olan Rasulullah’ın Mütevatir Sünnet uygulamalarıdır. Seyyid Kutub’un dinin asıllarını kavramak konusunda vahyî sabitelerin kavranmasına hizmet eden görüşlerinin ABD’de veya Çin’de yazılmasının bir sakıncası mı vardır ki kökü içeride-dışarıda tartışması gündeme getirilir. Allah’ı gereğince kavramanın Libyalıya, Fransıza, Arjantinliye göre değişen ulusal kriterleri mi vardır? Gaybi konularda Kur’ani ölçüleri öğrenmenin; yaratılış hikmetini Kur’an’dan talim etme keyfiyetinin; insan fıtratını ve bilme fıkhını Rabbimizin delaleti açık nasslarını taşıyan korunmuş olan Kitab’ından öğrenmenin içi, dışı mı olurmuş; Türkiyeliliği mi, Mısırlılığı mı, Kürdistanlılığı mı olurmuş?

Bu tarz yaklaşımlar tamamen yerellik veya ulusalcılık ya da tarihselcilik hastalığına yakalanan modern zihinlerin sorunudur. Tabii ki hiç birimiz çevre şartlarından layüsel değiliz. Ama önemli olan ön yargılardan arınan ve elbisesini temizleyen bir bilinç ile Kur’an’a yaklaşabilmektir. Bu yaklaşımın Sünnetullah boyutu ise “kendini Kur’an’a açanlara Rabbimizin de Kitab’ını açacağı”bildirimidir.

Vahyin sabiteleri içtihadî değil telfikîdir ve evrenseldir. Her insan ve Müslüman için genel geçer doğrulardır; öğrenilmeli ve öğretilmelidir. Değişkenler ise telfikî olan nasslardan kalkarak gücümüz ve vusatımız doğrultusunda tertil fıkhı ölçüleriyle oluşturduğumuz kimliksel ve yöntemsel doğru olduğuna itminan getirdiğimiz yorumlarımızdır.

Tabii ki sabitelerimiz değişmezlerimiz, yorumlarımız ise şartlara göre değişkenlerimizdir, zaman ve mekân şartlarıyla sınırlıdır, bazıları da coğrafi farklılıklar gösterir. Örneğin Kur’an’da ve Mütevatir Sünnette sabit olan tesettür hükmünün uygulanması konusunda kutuplarda ve ekvatordaki içtihadi değişkenler farklılaşacaktır. Tabii ki Seyyid Kutub’un kendi zamanı ve görgüsü içinde yaptığı içtihadları da zaman ve mekânıyla sınırlıdır; onlar bizim için de o zaman ve çevrenin anlaşılmasına yardım eder.

Diyar-ı Bekir’in mahalli ve örfi şartları ile Muğla’nın sahil bölgelerinin ve İstanbul’daki varoşların özellikleri aynı değildir. Tabii ki buralarda kendi şartlarına göre oluşturulacak içtihadi yorumlar her zaman aynı olmayabilir. Ama her içtihadi çözümleme İslami sabitelerden bağımsız olmadığı gibi, Müslümanların yerel ve küresel tutsaklık halini de gözetmeden yapılamaz.

Seyyid Kutub’un bu bağlamdaki çağrısı evrenseldir ve ümmete fikrî ve siyasi bir özgürleşme çağrısıdır.

Bize ayırdığınız zaman ve röportaj için çok teşekkür ederiz.

HAŞİM AY / ISLAH HABER

 

HABERE YORUM KAT

4 Yorum