Kutsal olanı ciddiye almak

30.09.2009 04:11

M. Naci Bostancı

Ramazan ayını ve bayramı geride bıraktık. Medya bu dönemde, diğer zamanlara nispetle dinî konulara daha fazla ilgi gösterdi. Hemen hemen her kanalın, her gazetenin dinî alana ilişkin soru ve sorunlara değinen yazarları, programcıları oldu.

İftar ve sahur saatlerinde "Kutsal Ramazan ayının bereketi" kimi televizyon kanallarının ana yayıncılık konusu haline gelirken, kimileri kenarından köşesinden de olsa bu kolektif şuurun temel belirleyenlerini dile getirdi, yaşananları ekranlarına taşıdı. Acaba dünya daha dindar mı oluyor, her yerde dine güçlü bir yöneliş mi var, soruları yeniden tartışıldı. Görüşler ne olursa olsun ortak ilginin "yükseliş" olması dikkat çekiciydi.

Din, hemen hemen her toplumsal düzenin temel direklerinden birisi olarak tarihin tüm dönemlerinde karşımıza çıkar. İlkel, avcılık ve toplayıcılık dönemindeki kabilelerin olduğu kadar modern metropollerin dünyasıyla barışık bir şekilde yaşayan insanların hayatında da din önemli bir yer işgal eder. Tarih içinde farklı dinlere şahit olduğumuz gibi, aynı dinin tarihe tabi yanları itibarıyla da farklılıklar taşıdığını biliyoruz. Ama çok önemli bir husus, insanın bu dünya ile ilişkisinde kutsalın mutlaka önemli bir yer işgal etmiş olmasıdır. Hatta tek tanrılı dinlere inanmayıp kendisini agnostik ya da inançsız olarak tanımlayan çevrelerin dahi dünyayı sadece maddi ve fizik bir dünya olarak algılamadıklarını görürüz. Bazen dinin yerine bir başka mistisizm, metafizik anlayış ya da kutsallık ikame edilmeye çalışılır. Radikal inançsızlığın dahi bir bakıma negatif bir kutsallık olarak ortaya çıkması ilginç ve şaşırtıcı bir durum değildir. Keza kimi insanlar iman boyutundan soyutlanmış bir dinî anlayışa hayatlarında yer verirler, kendilerini imani olmasa da kültürel aidiyet çerçevesinde görürler. Türkiye'de bunun karşılığı "kültürel Müslümanlık"tır.

CİDDİYE ALINMAK İÇİN SAYGI DUYMAK

Marks, herkesin bildiği "Din halkların afyonudur" sözünden önce aşağı yukarı şunları söylemiştir: "Din ezilenlerin çığlığı, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhudur." Bu görüş yeni değildir. Marks'ın üstadı Hegel ondan çok daha önce Hıristiyanlığın kaynağı olarak Roma'nın zalimane baskısını göstermiştir. Ona göre bu dünyada çok katı ve acımasız şartlar içinde yaşayan kitleler bir teselli olarak Hıristiyanlığın öteki dünyadaki cennetine iman etmişlerdir. Bu dünyada elde edemediklerini hayali bir dünyaya atfetmişlerdir. Bu anlayışa göre Hıristiyanlığın vaadi, kalpsiz bir dünyaya karşı kalbi bir teselli soluğudur. Ancak her iki anlayış dine bir yanılsama rolü biçse de adeta gizliden onu insaniliğin, merhametin, soy değerlerin temsilcisi olarak görmekte değil midirler? Öte yandan Marks'ın takipçileri dini bir kenara bırakıyor gibi görünürlerken gerçekte onun bir dublikasyonunu bu dünyaya taşıma azmi içindedirler. Komünizm, tarihî materyalist düşüncenin ruhani çocuğudur. Dinin yanılsama olmaktan çıkartılması, gerçek bir vücuda büründürülmesidir. "İnsanlar arasındaki ilişkilerde çıplak çıkardan başka hiçbir değer bırakmayan kapitalizm"e karşı mukabil değerlerin iddiasıdır. "Lenin ortaçağda yaşasaydı bir aziz olurdu" diyen düşünür yanılmaktadır; çünkü o zaten fikirleri ve eylemleriyle komünizmin bir azizi olarak ortaya çıkmış, hayatını da birçok bakımlardan Cenevre'de din devleti kurmuş Calven'e benzer şekilde yaşamıştır.

Comte, kendi çağında insanlığın yeni ve rasyonel bir aşamaya geldiğine inanır. Ona göre teolojik ve metafizik evrelerden geçen insanoğlu artık pozitif aşamaya gelmiştir. Bilim her türlü soruya cevap verecek, karanlıkla hiçbir istifham bırakmayacak, böylelikle bu dünyanın bilinmeyen yanlarına ilişkin cevaplarıyla hayatımıza girmiş olan din, ebediyen burayı terk edecektir. Bu pozitivist değerlendirmenin gerçek olmadığını, aslında itiraz ettiği kategoride bir "iman" olduğunu gördük. Comte'un kendisi de mukabil bir din kurmaya girişti. Bilim, var oluşuna atfedilen "tüm soruları cevaplayacak" rolünü yerine getiremediği gibi yeni kara deliklerin müsebbibi oldu. Bilime "iman etmiş" 19. yüzyıl insanı yerini şüpheler içindeki 20. yüzyıl insanına bıraktı.

İnsanları bu kadar derinden etkileyen, tarihin her dönemine damgasını vurmuş olan "dinler" karşısında, kişisel yorumumuz ve inanç durumumuz ne olursa olsun saygı ve ciddiyetle davranmak, bu konulara ilişkin görüşlerimizi "sıradan konuların" hafifliği içinde teati etmemek çok önemli. Bu sadece inanç sahibi insanlara karşı saygının bir gereği değil, aynı zamanda insanların kendilerini ciddiye almalarının da zorunlu bir tutumu.

KARMAŞAYI AZALTMAK İÇİN SOSYOLOJİ

Yahudilik en eski tek tanrılı din. Hıristiyanlık yeryüzüne geleli iki bin yıl olmuş. Müslümanlık ise bin dört yüz yılı aşkın bir süredir hayatımızın içinde. İnsanoğlu bilimde, teknikte, toplumsal örgütlenmede mukayese kabul etmez değişiklikler yaşamış olmasına ve bütün bunların nice yerleşik alışkanlığı, güçlü gelenekleri ortadan kaldırmış bulunmasına rağmen bu dinlerin yaşama ve var olma güçleri muhteşem. Bunu anlamak herhalde herkes için hayati konulardan birisi. Danimarkalı varoluşçu felsefeci Sören Kierkegaard, en önemli mesele inanmak ya da inanmamak, ama insanlar sanki her ikisi de aynı anlama geliyormuş gibi davranıyorlar, mealinde temel tespitlerden birisini yapmıştı. Ürpertici bir değerlendirme. Ancak bu tersi için de doğru.

Daha geçen hafta Ramazan ayındaydık. Peşinden bayram geldi. Ramazan'da oruç tutanlar ve tutmayanlar birlikte bayram yaptılar. "Demokratik açılım" tartışmalarında farklı uçlarda yer alanlar aynı bayram safında buluşarak aşkın ortak değerlerimizin altını çizdiler. Herhalde ibadetlerini yerine getirenler "Niçin oruç tutmayanlar bayram yapıyor?" yerine "İyi ki bayramlarda dinin ortak mecrasında buluşuyoruz" diye düşünmüşlerdir. Keza oruç tutmayanlar, tutamayanlar, hatta oruca basit bir "ritüel, açların halini anlama aracı, maddi arınma dönemi, bir tür diyet" diyenler bayram için aynı tür açıklamalara ihtiyaç hissetmemişler, belki de çocukluklarının ruhani havasına gönderme yapan kimi anların gülümsemesiyle davranmışlardır. Biliriz ki sevinçler, kucaklaşmalar anlamını eylemde bulur, insanı muhasebeye çağıran ibadetler ise fikir planında soruları ve cevapları çağrıştırır. Oruç tutmayanların ona dair açıklamaya girişme zahmetleri dahi bir muhasebenin varlığına ve hepimizin altında soluklandığımız bir kutsal iklime işaret eder. Gerçek inançsızlık tam bir yabancılıktır ki esasen böylesi bir "aldırmazlıkla" karşılaşmanın ne kadar güç olduğu herkesin malumudur.

"Dini ciddiye almak" talebinin muhatabı elbette sadece dinle ilişkisini kesmiş çevreler değil. Belki daha fazla dinle bağlantılı, hatta dindar kesimler. Çünkü bazen içinde olduğumuz, böylelikle kendimizi korunaklı hissettiğimiz bir alanda, tefekkürün yerini alışkanlıklar alabilir. Bu da incelikten yoksun bir dindarlık biçimi olarak din ile onun sosyolojisini birbirinden ayırma zahmetine girmeyenler nezdinde itirazların ve reddiyelerin vesilesine dönüşebilir. Tarihe ve gelişmişliğe tabi dinî görünümler "özsel" değerlendirmeler şeklinde ele alınabilir. Görüldüğü gibi konu hayli karmaşık. Bu konularda teolojik tartışmalardan çok işin sosyolojisine bakmak karmaşıklığı bir ölçüde azaltabilir. Bu da galiba ülkemizde en az yapılan iş. Ümit ederiz ki gelecek yıllarda bu bahisler kategoriler karıştırılmadan konuşulur, ortak entelektüel bağlam güçlenir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim