'Kurumlar arası çatışma' ve erken seçim

08.01.2010 17:13

Hasan Celal Güzel

Ana Muhalefet Partisi Lideri Baykal, kurumlar arası çatışmadan ve TSK’ya Hükûmet’in saldırısından dem vurarak Türkiye’nin yönetilebilir olmaktan çıktığını ve erken seçim icap ettiğini söylüyor. Bu arada AK Parti oylarının yüzde 20’lere düştüğünü iddia etmekten de geri kalmıyor.

Öyle ya... ‘Kurumlar arası çatışma’ uydurmasına sığınıp buradan da Hükûmet’in TSK’ya saldırıda bulunduğunu fiştekleyeceksin ve her zaman olduğu gibi TSK’yı tahrik ederek kendine pay çıkarmaya çalışacaksın. Hükûmet’in her türlü riski göze alarak yürütmeye gayret ettiği ‘demokratik açılım’ projesini AK Parti oy kaybetsin diye baltalayacaksın. Sonra da iktidarın kayıplarını hesaplayarak ‘erken seçim’ isteyeceksin. Oh ne âlâ memleket...

İktidara gelseniz bile hangi ilerlemeyi kaydedeceksiniz?

Bütün sosyal demokratlar demokrasiyi savunurlar, siz militarizme teslim olacak ve mevcut antidemokratik darbe anayasasını muhafaza edeceksiniz. Demokratik açılımı noktalayacak, gene iktidarınız müddetince şehit tabutlarına seyirci kalacaksınız. Piyasa ekonomisinin işleyişine sekte vurup demode devletçi zihniyetinizle sistemi dumura uğratacaksınız. Dış politikada kendinizi sınırların içine hapsederek ‘mîsâk-millî’ nutukları atacaksınız.

Bu millet sizi çok yakından tanıyor...

***

Yorumcuların dilinden düşürmediği bu ‘kurumlar arası çatışma’dan kastedilen nedir? Eğer, asker, polis, jandarma ve adliye arasındaki bazı çekişmeler ve rekabet kastediliyorsa, dünyanın her yerinde bu nevi çekişmeler ve kurumlar arasında rekabet görülebilir. Ancak işleyen bir devlet nizamında aslâ kurumlar arasında ‘çatışma’dan bahsedilemez. Türkiye’de kurumlar arasında bir çatışma yoktur. Lâkin, ne yazık ki, bazen kurum yöneticilerinin indî görüşleri uygulamalara yansıtılabilmektedir. Yürütme erki içerisinde hiyerarşi vardır ve bu tip çekişmeler ast-üst ilişkileri çerçevesinde halledilebilir. Ancak bu çekişme ve rekabet ‘çatışma’ şeklinde gösterilemez.

Kim ne derse desin, Türkiye’de devletin güçleri işletilmekte ve devlet çarkı döndürülmektedir.

Türkiye’de esas mesele, yasama ve yürütme ile yargı arasında, yani devleti meydana getiren erkler/güçler arasındaki âhenksizliktir.

Bunun da asıl kaynağı ‘darbe anayasaları’dır.

Bu anayasalarda yasama ve yürütme kasıtlı olarak güçsüz hâle getirilmiştir.

Diğer önemli mesele ise, TSK’nın ‘devlet içinde devlet’ şeklindeki durumudur. Devlet âdeta ‘sivil’ ve ‘asker’ olarak ikiye ayrılmıştır.

Her iki tarafın da bağımsız başbakanları vardır.

27 Mayıs 1960’da başlayan ‘Darbeler Dönemi’nde, sivil başbakan asker başbakanın (Genelkurmay Başkanı) işine karışmamış; buna mukabil asker başbakan sivil başbakanlar üzerinde sık sık ahkâm kesmiştir. Bu yarı militer ‘askerî demokrasi’ye Demirel başbakan ve cumhurbaşkanı olarak en iyi ayak uyduran kişi olmuştur.

Bu garip sistem, 12 Eylül sonrası Özal döneminde de tavsayarak devam etmiş, ancak bu dönemde militer emrivâkilere karşı ‘sivil darbe’ bile yapılabilmiştir.

Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde artık yarım asırlık darbe sürecinin sonuna gelinmiştir. Özkök Paşa gibi demokrat bir Genelkurmay Başkanı’nın da katkısıyla, 2004’den sonra 28 Şubat kalıntısı cunta odaklarının darbe teşebbüsleri önlenmiş ve 27 Nisan 2007 Muhtırası’na Hükûmet olarak karşı çıkılabilmiştir. İki yıldır devam eden Ergenekon Soruşturması ise darbeci odakların faaliyetlerini durdurmuştur.

Son 50 yıllık darbe döneminde ilk olarak erklerin yerine oturmaya başladığı, yargının cesaretlendiği, yürütmenin etkinliğini arttırdığı görülmektedir. Taşların yerine oturmaya başladığı ve militarizmden demokrasiye geçişin başladığı bu dönemden, iktidar ümidini askere bağlamış olan CHP liderinin memnuniyetsizliği normal karşılanmalıdır.

***

‘Erken seçim’ denilince aklımıza 1987 ve 2002 genel seçimleri geliyor. 1987’de SHP/CHP erken seçim diyerek ortalığı velveleye verdikten sonra, Özal ‘Buyurun seçime!’ deyince kaçacak delik aramış, hattâ erken seçimin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne gitmişti. 2002’deki erken genel seçimin sonuçlarını da herkes hatırlayacaktır.

Gündemde erken seçim yoktur. Lâkin, bir an için Erdoğan’ın erken seçime gideceği varsayılsa dahi, en aleyhteki kamuoyu araştırmalarında bile AK Parti’nin oyları yüzde 32’nin altında gözükmemektedir. 2002 Genel Seçimlerinde AK Parti’nin yüzde 34’lük oyla 360 milletvekili çıkararak neredeyse üçte iki çoğunlukla tek başına iktidara geldiği düşünülürse, AK Parti’nin muhtemel bir erken seçimde alacağı asgarî yüzde 32’lik bir oy oranı, onu rahatlıkla tek başına iktidara getirmeye yetecektir.

Kaldı ki, iktidarın en fazla aleyhine olan mevcut konjonktürde yapılacak bir erken seçimde bile AK Parti oylarının yüzde 35’in altına düşmesi mümkün görünmemektedir. 2011’de yapılacak bir genel seçimde ise bu oranın çok daha fazla artması ihtimali de söz konusudur.

***

Elbette mahkeme kadıya mülk değildir.

AK Parti de zamanı gelince yıpranacak ve iktidardan gidecektir. Ancak, biz henüz bu vaktin geldiğini düşünmüyoruz.

Hele, normal genel seçimlerin yapılacağı 2011 Temmuz’unda, büyüme hızı yüzde 7’yi bulmuş olacak, enflâsyon oranı yüzde 5’in altına düşecek, ihracat 130 milyar doları geçecek, terör sonlandırılacak ve dış politikada itibarımız daha da artacaktır. Böyle bir tablo ile iktidarın ulaşacağı siyasî netice çok farklı olabilecektir.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim