1. YAZARLAR

  2. BAHADIR KURBANOĞLU

  3. “Kurucu Kültü”nden Kurtulursak Barış ve Kardeşlik Yolu da Kavileşir!
BAHADIR KURBANOĞLU

BAHADIR KURBANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

“Kurucu Kültü”nden Kurtulursak Barış ve Kardeşlik Yolu da Kavileşir!

A+A-

Kemalizmin bir din olduğuna ilişkin şüphe götürmez veriler, icraatlar, felsefi söylemler yeterince mevcut. Tartışma daha çok nasıl bir din olduğu ve hangi araçlarla kendisini yenileyebildiğine ilişkin. Bu dinin oluşum, gelişim ve olgunlaşma safhalarında varolan ayrıntılar silsilesi, işe geldiği ölçüde gizlenen ya da öne çıkartılan boyutlarıyla resmi ideolojinin de döneme göre şekillenmesine sebebiyet vermiş hiç şüphesiz. İslami literatürle ifade edersek hem ilahı, hem elçisi, hem ilhamı/vahyi/metafiziği, hem de akidesi olan bir dinden söz ediyoruz. Eğer bir “Kuruculuk”tan bahsedilecekse, o kuruculuk asıl bu dinin sacayaklarının oluşturulması sürecine dair konuşulmalı:

“Kurucu miti” nasıl ve neden oluşturuldu? Buna niçin ihtiyaç duyuldu? Ve bu “inşa” yerine getirilirken hangi icraatlara girişilip, kimlere hangi bedeller ödetildi; hangi evrensel hukuk ve insanlık normları ayaklar altına alındı?

Tabii bu sorular başlangıç için. Devamı da var: Yaklaşık doksan yıldır bu dini paradigma bir misyonerlik faaliyeti gibi, bir propaganda ağı oluşturulup devletin tüm askeri, siyasi, kanuni olanaklarına dayanarak önce zora dayalı yöntemlerle kanıksatılmaya çalışıldı. Ardından “zorunlu inkılap tarihi” eğitimi yoluyla akidevi olarak kitlelere benimsetilmeye gayret sarfedilirken, nesiller bu dini saiklere göre endoktrinasyona tabi tutuldu. Dünyanın değişen şartları uyarınca ve imkanlar el verdiği ölçüde sorgulanmaya çalışılsa da; bu dinin ruhbanları ve koruyucu asker-sivil bürokratik sınıfı eliyle halen akidevi bir zorunluluk olarak nesillere şiringaya edilmeye devam edilmektedir. Bütün bir toplumsal yapıya, daha çok küçük yaşlardan itibaren zorunlu olarak dayatılmasına karşı gerçekleştirilen haklı tepkilerin susturulmaya, kanun maddeleriyle engellenmeye çalışılmasının da aslında bu dinin oluşum sürecindeki reflekslerinden ve layusel tutumundan kaynaklandığı da görülebilmelidir. 

Kemalizmin inşai rolünü yerine getiren “ruhban/din adamları sınıfı”nın 1908’ler nesli olduğunu biliyoruz. Bu asker ve ideolog güruhun zihin dünyalarını oluşturan pozitivizm, sosyal-darwinizm ve materyalizmin ne idüğü konusu da yüz yıldan fazladır tartışılmakta. “Din avamın/halk tabakalarının ilmi, Bilim havassın/seçkinlerin dini” söylemi yüzyılın başında tüm dinler gibi İslam’ın da sonunun geldiğini ve seçkinlerin İslam ya da başkaca herhangi bir dine değil ilme (bilimciliğe) muhtaç olduğunu vurgulamak için üretilmiş bir retoriktir. Tıpkı “din terakkiye/ilerlemeye manidir” söyleminde olduğu gibi. İslam tüm öğretileri, metafiziği, tarih ve kurumlarıyla ve pek tabii bunları yaşatan kanaat önderleri ve halkıyla kökü kazınması gereken bir gerilik umdesidir. Yerine konacak olan ise kaynakları Batılı bilimci-laik-pozitivist referanslara dayanmakla birlikte, yeni bir tarih, yeni bir dil, yeni bir kültür ve yepyeni bir zihniyet ile yeniden üretilecek olan yepyeni bir “beşeri din”dir. Yeni bir hayat formu(ulusçuluk), yeni bir akide(Batılı değerler ve inkılap tarihi ile harmanlanmış), ibadet ve ritüeller(Ulusal bayramlar, törenler, resmi geçitler, saygı duruşları), kutsallar(marş, bayrak, vatan, ant, hitabe), ilah(Ulus/Şef), ilahi kaynak(Nutuk), ruhban sınıfı(Tarih, dil ve kültür araştırmacıları) ve elbette dini ayakta tutacak, yaşatacak ve nesillere aktarımını kolaylaştıracak inananlar topluluğudur(7’den 70’e Kemalist nesiller). Yenilik formda ya da tarihi icraatlarda değil içerikte olacaktır. Yoksa kutsallar üretmede ve bunları insanlara dayatmada insanlık tarihinde kaim olanlardan farklı bir durum söz konusu değildir. Hatta bunu yaparken din/inanç, akıl, nesil, can, mal emniyeti gibi Hz. Adem’den bu yana Allah’ın korunmasını emrettiği temel hakların çiğnenmesinde bir sakınca görülmez. Aksine milyonları hedef alan icraatlar, ibadi bir bilinçle, kitlelerin “tedip edilip medenileştirilmesi” yolunda ahlaki bir ödev olarak telakki edilir.

“O Zaman Öyle Gerekiyordu”

Dönemsel icraatları meşrulaştırmak için bu sözü söyleyenler aslında “Hiç bitmemeli” niyazında bulunanlardır. Aynı zamanda da “Halk cahil olduğuna göre onun aydınlanması için çaba gösterenlerin her türlü icraatları meşrudur!” demeye getirmekteler. Kastettikleri cehalet “okuma yazma bilmemek” değil, çağdaş kutsallardan habersizlik ya da onlara direnmedir.

“O zaman öyle gerekiyordu” dediğinizde bu, bugün çok daha farklı düşündüğünüzü ima gibi algılanması gerekir ama öyle değil. Aynı sözü 27 Mayıs’ta da, 12 Eylül’de de, 28 Şubatlar’da da, hatta darbe denemeleri başarılı olsaydı eğer 2000’li yıllarda da duyabilirdik.

O yüzden, “İslami değerler kimseye zorla benimsetilemez; çünkü dinde zorlama yoktur” diyenler, bir aksi seda olarak bu güruhtan benzer bir nitelemeyi duyma imkanına sahip olamazlar. Çünkü bu din zaten “zor/cebir” üzere inşa edilmiş olup, bir sınıfsal üstünlük tezine dayanmaktadır: “Türkseniz üstünsünüz”

Ayet seviyesine çıkartılan bu sözün farkındalığı Mustafa Sabri Efendi gibi bazı İslam mütefekkirlerine “Türklükten istifa ediyorum” dedirtmiştir. Çünkü burada etnik köken hissiyatından ya da kavmi aidiyetten değil, İslam karşısında yeni bir dinden söz edilmektedir. Bu bağlamda “Siyasal Türklük”, bu coğrafyada birileri Laz, Çerkes, Pomak, Boşnak, Kürt olduğu için ve onlara karşıtlık makamında değil; Lazı, Türkü, Çerkesi, Pomakı, Kürdü İslam olduğu için üretilmiştir. “Türk bilimcidir”; “Türk pozitivisttir”; “Türk laiktir”; “Türk’ün zihni Arap geleneklerinden kurtarılmalıdır.(kastedilen İslam’dır) ama “Türk Batıcı olabilir”. Olmalıdır da. Çünkü üretilen kutsalların adresi orasıdır. “İlerleme”, “Çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma hatta onu aşma!” Bu inşanın başat unsurları yine Batılı araştırmalara dayanan antropoloji, romantizm, tarihselciliktir.

İşte Yakup Kadri’nin Atatürk’ü “Türk milletinin maneviyatından risalet alan” diye nitelemesi de bu dini jargonun ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Risalet üst bir kurumdan alınır. Risaleti alan Atatürk’tür ama inzal buyuran “soyut Ulus”tur. Ulus’un tanrılaştırıldığı bu form kimseyi yanıltmamalı. Onu “Tanrıtürk” olarak niteleyenler de Şef’lik teorisine Ulus=Atatürk formuyla  katkıda bulunmuşlardır. Onun Ulus’un maneviyatına yaslatılması meşruiyetinin ve uluhiyetinin itiraz edilemez kılınması amacıyladır. İşte bu yüzden Batı’dan tercüme ya da taklid etme yoluyla devşirilen devrimler Millileşebilmiştir! Çünkü Atatürk yapmışsa millidir, ulusun faydasınadır, doğrudur, iyidir, kutsaldır, tartışılamaz, sorgulanamaz!

Kutsallaştırma literatürünün İslam’la benzerliği de doğaldır. 1908 nesli bu coğrafyada, İslam’la yoğrulmuş bir halkın can damarı olan konulara da vakıftır. Bugünkü haleflerinin aksine! Tüm “bilimcilik”in kutsanması iddialarına rağmen, üretilmiş olan bu metafizik retoriğe kimse itiraz etmemiş, aksine olabildiğince katkı sağlayıp, uluhiyetin tek elde toplanmasına gayret sarfedilmiştir. Burada da siyasi ilham kaynağı dönemin Faşist ideolojileridir. Eğer hedefler gerçekleştirilmek isteniyorsa güçlü olunmak zorundadır; hatta biricik. Muhalefetsiz, itirazsız. Bu da 1930’lu yıllarda Almanya ve İtalya örnekleri üzerinden taklid edilen “Şef”lik teorisinin siyasi literatüre kazandırılması ve okul kitaplarına girip eğitim yoluyla yukarıdan aşağıya zerkedilmesiyle mümkün kılınmıştır.

“Dayatma Olmadıkça Her Düşünceye Saygı Duyulmalıdır” Sözüne Kemalizm de Dahil Edilebilir mi?

Kendisinin tartışılmasını ve sorgulanmasını kabul etmeyen bir dine saygı duyulması mümkün müdür? Hele ki zora dayalı yöntemlerle bütün bir coğrafyayı kendisi gibi kılmak isteyen bir projeye! Hele hele, hala iktidar imkanlarını elinde bulunduruyorsa. Bunun basit bir göstergesi Milli Eğitim politikalarıdır. “İnkılap tarihi dini”nin zorla çocuklara öğretildiği bir coğrafyada hoşgörüden, saygıdan bahsedilebilir mi? Bizlere Allah’ın emaneti olan çocuklarımızı (ki sadece kendi çocuklarımızı kastetmiyoruz) bu dinden korumak istediğimizde aynı saygı ve hoşgörü ile karşılanıyor muyuz? “Zorunlu din dersleri olamaz” diyen güruhların “zorunlu inkılap tarihi” derslerini içlerine sindirebildikleri bir toplumsal şuuraltı ile muhatabız. Devleti ele geçirdiği iddia edilen AK Parti’nin hükümet ettiği süreçte bile, bırakın felsefesini, daha bu dinin basit ritüellerinden dahi (ant, hitabe, tören, milli bayramlar) çocuklarımızı koruma haklarına sahip değiliz.

Aslında “zorunlu inkılap tarihi”nin içeriğinin çeşitli sivil kuruluşlar ya da bazı akademik çevrelerde sorgulanıyor olmasının yetersizliği de bu Milli Eğitim müfredatlarının devamlılığı ve kapsayıcılığı ile ilgili bir husus. Bizler kendi imkanlarımızla çocuklarımızı sınırlı ölçeklerde korumaya çalışırken, her dönem, her yaştan çocuk yeniden ve yeniden mezkur endoktrinasyona tabi tutulmakta; bu dinin tebliği, propagandası ve etki alanı gücünü devlet eliyle sürekli pekiştirmektedir. Burada çok açıktır ki, eşitsiz bir yarış hüküm sürmektedir. Ulus devletlerin bu önemli açmazına yönelik kurtuluş çareleri üretme gücünden ise mevcut durumda mahrumuz. Ancak bu bizi sistem içi taleplerimizi kavileştirme ve örgütlü çabalarla bu durumu geriletme gayretlerimizden alıkoymamalı.

Unutulmamalı ki, yalanlar, mitleştirmeler, kutsallar üzerine inşa edilmiş basit bir tarih kurgusundan bahsetmiyoruz. Bahsettiğimiz bir din tarihi. Kilisesi, akidesi, dini metinler manzumesi, ruhban sınıfı, kitleleri dönüştürme gücü olan bir dinden söz ediyoruz. Önden, arkadan, sağdan ve soldan yaklaşarak nesilleri ifsad eden bu çağdaş mitoloji sadece eşitsiz imkanlara dayalı fikir tartışmalarıyla geriletilemez. Sadece entelektüel faaliyetlerin sınırlı çevrelerde yaptığı akislerle milyonlarca gencin zihin ve akide dünyası korunamaz. Daha fazla gayrete, çabaya, organizasyona, halka ve gençliğe inmeye ihtiyaç vardır. Bugün, ülkenin en önemli gündemi olan barış ve kardeşlik sürecinin başarıya ulaşması istikameti bile aslında tartıştığımız konunun temellerinde yatmakta.

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum