1. YAZARLAR

  2. Mahir Yeşildal

  3. Kürtler ve referandum- Banyolu mu, televizyonlu mu koğuş istersin?
Mahir Yeşildal

Mahir Yeşildal

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtler ve referandum- Banyolu mu, televizyonlu mu koğuş istersin?

A+A-

Tuhaflıkların ve tehlikelerin bitmediği bir ülkede yaşıyoruz. Solun sağla, faşizmin demokrasiyle, Ergenekon'un sosyalizmle, Kemalizm'in çarşafla, Reşadiye'nin Madımak'la karıştığı ve kaynaştığı bir ülkede, hassas olan konularda görüş bildirirken "Kim ne der?" çıkmazına saplanmamak çok zor.

Hele hele arkanda parti, örgüt, gazete, kurum yoksa... Ama 'aydın kimliği' yaşadığın toplum tarafından sana yakıştırılıyorsa gereğini yapmak, durduğun tarafı da netleştirmek elzem oluyor. Kendi görüşlerini, kimseye yaranma çabasına girmeden yazmak bile cesaret olarak addediliyor bu ülkede. Bu temelde 'cesaretimi' toparlayıp 'Kürtler referandumda evet demeli' dedim, 15 Temmuz'da Zaman gazetesinde. Konu Kürtler arasında tartışılmaya devam ediyor ve 12 Eylül sabahına kadar da devam edecek gibi.

12 Eylül askerî darbesi, toplumun tepeden aşağıya yeniden dizayn edilmesiydi. Sadece resmî rakamlara göre darbenin ardından 650 bin kişi gözaltına alındı. Sıkıyönetim mahkemelerinde tam 230 bin insan yargılandı. 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 124 kişi idam edildi. İşkence sonucu 171 kişi hayatını kaybetti, 144 kişinin ölümü ise şüpheli olarak kayıtlara geçti. 16 kişi kaçarken vuruldu. 74 kişi ise 'çatışmada' öldü. 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

Toplum yeniden dizayn edilirken ceberut cuntadan en fazla pay alanlar solcular ve ülkücülerden çok Kürtler oldu. Diyarbakır Cezaevi, 12 Eylül faşizminin Auschwitz'i işlevini görerek Kürtlerde derin yaralar açtı. Tam on yıl boyunca, on bini aşkın insan bu zindandan geçti. Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nde, 1981-1984 yılları arasında 53 tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun da sakat kalmasına ve psikolojik tahribata uğramasına neden olan insanlık dışı uygulamalar, daha sonra birçok kitaba ve yayına konu oldu. Kürt sorununun büyük kırılma noktalarından biri olan ve Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan vahşi uygulamalar, yaşayanların anlatımlarıyla gün yüzüne çıkmıştır.

Bunu yaşayanlardan biri, cezaevine ilk getirilenlerin tâbi tutuldukları uygulamayı şöyle anlatıyor: "'Banyolu mu, televizyonlu mu koğuş istersin?' diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülürdü. Günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi."

İşkenceciler en akıl almaz işkenceleri yaparlarken, başvurdukları bir diğer uygulamayla da, bir tutsağın onurunu bir başkasına çiğnettirerek, aynı zamanda tutsakların birbirlerine olan güven ve dayanışma duygusunu yok etmeyi hedefliyorlardı: "Bişar Akbaş adında bir arkadaş vardı. Gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. Bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. Bişar'ın yanına götürdüler. Onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki: Ağzına işeyeceksin"...

Cezaevindekiler, gardiyanlık yapan tüm sıradan erlere bile "komutanım" şeklinde seslenmek ve tekmil vermek zorundaydılar. Böyle seslenmeyenler büyük zulümlere maruz bırakılırken, amaç, bu askerî cezaevinde tutukluları da kapsayan bir emir komuta zinciri yaratmak, direnen tutsakların verilen tüm direktiflere sorgusuzca itaat etmelerini ve kendilerini inkâr etmelerini sağlamaktı. Oradaki doktorlar işkence etmek için vardı. Hastalansan da, delirsen de işkence devam ediyordu.

Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl yatan ve siyasetle hiç ilgisi bulunmayan Selim Dindar ile yapılan söyleşi, o dönemde yaşananları başka boyutlarıyla da gözler önüne seriyor: "Yaşadıklarımızın gerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, 'Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dâhil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık.''

MODERN CEZAEVİ GEREKTİ, DİYARBAKIR'I KURDUK

İnsanlık dışı uygulamaları kırmak amacıyla Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen ve Mahmut Zengin, 1982 Mayıs'ında kendilerini yaktılar. Onlar, faşist rejimin fiziksel işkence aracılığıyla, kendi bedenlerini kendilerine karşı bir silah olarak kullandığını düşünüyorlardı. Bunu temmuz ayında başlatılan ölüm orucu direnişi izledi. 15 gün devam eden bu eylem sonucunda da dört Kürt tutsak yaşamını yitirecek ve karşı durulamayacağı düşünülen faşist rejimin cezaevi yönetimi, direnişçi tutsaklarla pazarlık yapmak ve kimi hususlarda geri adım atmak zorunda kalacaktı.

Tüm bu anlatılanlar, Diyarbakır Cezaevi'nde 12 Eylül sonrasında yaşananların sayfalara sığmayacak denizinden küçük damlalar işte...

Roza N.Legere'e göre faşizmin işkencedeki amacı, bedeni sonsuzca öldürerek ölmeyen şeyi ele geçirmektir. Deneysel fantezilere meraklı faşizmin, Diyarbakır Cezaevi'nde yaptığı işkenceler de, "birini öldürmeden en fazla kaç kere daha öldürebiliriz"in araştırılmasıydı herhalde.

Diyarbakır Cezaevindeki kan denizini yaratanlar arasında bir isim vardır ki, adı hep Diyarbakır Cezaevi ile birlikte akla gelir: Esat Oktay Yıldıran. Onu ve rejimin ona karşı gösterdiği vefayı özel olarak anmak gerekir. Esat Oktay Yıldıran 12 Eylül karanlığında Diyarbakır Cezaevi iç emniyet komutanıydı. Yüzbaşıydı. 22 Ekim 1988'de Ümraniye'de bindiği otobüsten aşağı indirilip öldürüldüğünde ise binbaşı rütbesine yükseltilmişti. Yıldıran, sadece basit bir sadist değildi şüphesiz. Bunun ötesinde, Kürt halkının belini kırmaya azmetmiş faşizmin, eli kanlı bir neferiydi. Yaptıkları, kocaman bir bütüne hizmet ediyordu. Zaten hizmetlerinin farkında olan rejim tarafından unutulmamış, Aksaray'da anıtı dikilmiş, Etimesgut zırhlı birlikler tümeni içindeki bir caddeye de adı verilerek hatırası rejimin 'yılmaz bekçisi' ordu tarafından yaşatılmıştır.

Kenan Evren "Modern bir cezaevi gerekli oldu, biz de Diyarbakır'ı kurduk." der. Zaten cumhuriyet de eskiden beri hep 'modern' olmaya gayret edecek bir çağdaşlık değil miydi? Ne olduğunu bugüne kadar kimse tam anlamadıysa da, neler olduğunu, 'modernin' ne anlamlara gelebileceğini, başımıza neleri getirdiğini, kısacık tarihimiz içinde defalarca gördük.

Türkiye'nin demokrasi tarihi, bugüne kadar hep kötü 'ressamların' tarihi oldu; sanata düşman, renklere düşman, yaşama düşman, insana düşman tipler. Doğumu bitmeyen bir cumhuriyetin, kendi sanrısal büyüklük imgesine yönelik patolojik saplantısını en iyi bu küçük ressamlar gösterir. Ama patolojiye indirgemeyle bunları aklamayı hiç düşünmüyorum, onlar en baştan beri ne yaptıklarını çok iyi biliyordu. Bir gecede karanlık tüm gündüzlere çöküp hayatın tüm köklerine saldırmaya başladığında, duyulan sesler, Diyarbakır Cezaevi'nden gelen inşaat sesleriydi. 'Modern' bir şeyler oluyordu ülkede; insanların dünyalarına 'evrenin' kara delikleri musallat olmuştu. Ceza, yasa, adalet, beden, ölüm, bok, ruh, kan, kurşun ve diğer her şey birbirine karıştığında bile bu ülkede resim sergileri hiç eksik olmayacaktı: Darbeler ve fırça darbeleri eşzamanlı çalışıyordu.

Dün bugünde, bugün ise yarındaysa ve yarın dünle bugünü; dün ise bugünle yarını içeriyorsa, doğru bir güne ve sağlıklı bir yarına ulaşmanın vazgeçilmez bir yolu, dünü doğru anlamak, bugünde, yarın için dünün muhasebesini yapmak, onunla ödeşmektir. 12 Eylül'le hesaplaşmak ise yeni bir anayasa ile olur. Anayasa değişmeden 12 Eylül'den kurtulmamız mümkün değildir. Evren'in yargılanması sembolik öneme sahiptir ama esas olan anayasanın değiştirilmesidir. 12 Eylül 2010'da bunun en büyük adımı atılacaktır.

Diyarbakır Cezaevi'nden yükselen işkence sesleri, bugün aynı yerden yükselecek 'evet' oylarıyla bir nebze olsun dinecektir.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT