1. YAZARLAR

  2. Vahap Coşkun

  3. Kürtçeyi tanımak devlete zor geliyor
Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtçeyi tanımak devlete zor geliyor

A+A-

Halen resmi bir belgeye Kürtçenin girmesinden özenle sakınılıyor ve "anlaşılmayan bir dil" olarak nitelendirilebiliyor. Kürtçeyi kabullenmek, onu tanımak devlete zor geliyor. Anlaşılan o ki, devletin hücrelerine işlemiş farklılık karşıtı zihniyetten arındırılması ve bütün vatandaşlarına eşit saygı gösterir bir olgunluğa erişmesi için, yapılacak yığınla iş var. Vahap Çoşkun’un yorumu:

Türkiye, devletin birbiriyle çelişen birçok uygulamanın altına aynı anda imza attığını görmenin mümkün olabildiği ilginç bir ülke. Öyle ki, bu ilginç ülkede devletin "ak" dediğine zaman geçirmeden "kara" demesi veya bir konuda bir yandan yapıcı bir rol üstlenirken diğer yandan eş zamanlı olarak yıkım müteahhitliğine soyunması artık pek çok kimseye şaşırtıcı gelmiyor.

Mesela alın devletin Kürtçeye yönelik izlediği politikayı. Bugünlerde devleti, Kürtçenin resmî düzeyde tanınmasını sağlayacak hummalı bir hazırlığın içinde görüyoruz. Devlet hem TRT'de 24 saat Kürtçe yayın yapacak bir televizyon kanalını Ocak ayına yetiştirmeye çalışıyor, hem de Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde bir Kürdoloji bölümü açmanın zeminini oluşturuyor. Bu hazırlıkların içinde yer alan bürokratlar ve siyasiler de Kürtçeye dönük sıcak mesajlar veriyorlar kamuoyuna. Örneğin, İstanbul'da Kürt aydınlarla buluşan TRT Genel Müdürü, Kürtçe-TV'de "resmi ideolojinin taşıyıcılığının yapılmayacağını" belirtiyor; Artuklu Üniversitesi Rektörü Kürdoloji bölümünün açılmasını "Geç kalmış bir çalışma" olarak tanımlıyor; Kürtçe TV'ye "Heşt" (Sekiz) yerine "Yekbun" (Birlik) ismini öneren AKP milletvekillerinde ise birden geç kalmış bir Ciwan Haco fanatikliği beliriyor.

Şimdi, bu tür hazırlıklar içine giren devletten ne beklenir? Kürtçe üzerindeki arkaik -ve çoğu da yasal bir dayanağı olmayan fiili- baskıları kaldırması, değil mi? Ama heyhat, böyle olmuyor. Dedik ya burası ilginç bir ülke ve bu ilginç ülkenin devleti, bir taraftan resmi düzeyde tanımaya başladığı Kürtçeyi diğer taraftan yasaklamak için elinden geleni ardına koymuyor. Birkaç örnek vererek bu yasağın ne denli pervasızca uygulandığını delillendirelim:

KÜRTÇE’NİN KAMUSALLAŞMASI ZOR

Hakkâri-Yüksekova'nın DTP'li Belediye Başkanı Salih Yıldız, Ramazan Bayramı vesilesiyle ilçe merkezine bir pankart astırır. "Cejna Remezané lı we piroz be" (Ramazan Bayramınız kutlu olsun) yazılı pankart, İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince, bir gece yarısı indirilir. Pankartın üzerinde herhangi sakıncalı (!) bir ibare yoktur, dolayısıyla ortada bir suçtan bahsedilmesi de imkân dâhilinde değildir ama daha önemli bir şey vardır: Yüksekova'nın emniyetçileri Kürtçeye tahammül edememişlerdir ve bu tahammülsüzlük, pankartın alelacele indirilmesi için yeterlidir. (Radikal, 02.10.2008)

Kürtçe oyunlar sergileyen Tiyatro Avesta, 1992'de Diyarbakır'da sokak ortasında infaz edilen Apé Musa'nın (Musa Anter'in) hayatından kesitler içeren "Araf/İki Ülke Arasında" isimli bir oyunu İzmir'de sahnelemek ister. Gerekli girişimler yapılır, görünürde herhangi bir sorun yoktur. Fakat son anda İzmir Valiliği, hiçbir gerekçe göstermeden oyunun sahnelenmesini yasaklar. Böylece Kürtçe özgürlüklere yelken açamaz ve "arafta kalır." (Taraf, 18.10.2008)

Siirt E Tipi Cezaevi'nde yatmakta olan Zeki Kayar'ın, Dilé Xembar (Üzgün Yürek) isimli Kürtçe şiir kitabı Ocak 2007'de Tevn Yayınları tarafından basılır. Yayınevi, Kayar'a kendi kitabından bir koli gönderir. Ancak o sırada Gaziantep H Tipi Cezaevi'nde bulunan Kayar kitabına kavuşamaz. Çünkü cezaevi yönetimi, Kürtçe yazıldığı için kitabı Kayar'a vermez. Bunun üzerine Kayar mahkemeye başvurur, ne var ki mahkeme de Kayar'ın talebini reddeder. Gerekçe tanıdıktır: Kürtçe "anlaşılmaz bir dildir", bu dilde yazılan kitap tercüme edilmediği için kamu güvenliğini tehlikeye düşürebilir. Kitap hakkında hâlihazırda bir toplatma kararı mevcut değildir ve kitap her yerde serbestçe satılmaktadır. Dolayısıyla Kayar'ın kitabının kendisine verilmesinde hukuki bir engelden söz edilemez. Ama bu ülkenin insanları, bu ülkede "her şey, hukuktan ibaret olmadığını" bilebilecek bir deneyime sahiptir. (Taraf, 03.11.2008)

YASAKÇI ÖRNEKLER ÇOK

17. Fotoğraf adlı bir grup Kürt yazar Mehmed Uzun ile ilgili bir belgesel hazırlar ve bu belgeselin davetiyelerini milletvekillerine gönderilmek üzere TBMM'ye iletir. Davetiyelerde Mehmet Uzun'dan bir alıntı vardır: "Siz istediniz, ben de anlatacağım. Şimdi kandili yakın ve unutulmuşların sesini dinleyin." Uzun’un bu sözleri davetiyede Türkçe, Kürtçe ve İngilizce yazılır. Bunun üzerine TBMM Genel Sekreterliği iki gün boyunca davetiyeleri inceler ve "Üzerinde Kürtçe yer aldığı ve ne yazıldığının anlaşılmadığı" gerekçesiyle davetiyelerin dağıtılmasına izin vermez. (Taraf, 03.11.2008)

Meclis'in Kürtçeye duyduğu alerjiyi gösteren daha epey olay var. Örneğin, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin, Kültür Bakanlığı'nın desteği ve AB fonlarıyla hazırladığı "Dengbejler" ile ilgili kitabın milletvekillerine dağıtılmasına karşı çıkar Meclis. Keza DTP Siirt Milletvekili Osman Özçelik'in, Kurban Bayramı münasebetiyle Meclis Basımevi'nde Türkçe ve Kürtçe bir bayram tebrik kartı bastırma talebini reddeder Meclis.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bakın daha seçmenlerine Kürtçe veda ettiği için mahkemelere düşen siyasetçilerden, Kürtçe anadil eğitimi istedikleri için üniversitelerinden uzaklaştırılan öğrencilerden, içinde Kürtçenin de yer aldığı birçok dille belediyecilik hizmeti vermeye çalıştığı için görevden alınan Diyarbakır Sur Belediyesi'nden bahsetmedik bile. Örnek çok, yara derin. Dolayısıyla bu tür örnekleri çoğaltan zihniyete odaklanıp, şu sorunun yanıtını aramak gerek: Kamusal sorumluluk taşıyan makamlar neden Kürtçeyi, onu anadili olarak kullanan insanları incitecek sıfatlarla anmaktadırlar? Devlet kurumları neden genel bir davranış olarak Kürtçeye karşı hasmane bir tutum takınmaktadırlar?

Bu sorunun yanıtlanması için, Cumhuriyet'in kuruluş ideolojisine ve Cumhuriyet yönetiminin, hâkim etnik kimliğin (Türk) ve onun belirtisi olan dilin (Türkçe) dışında hiçbir kimliğe ve dile müsamaha göstermeyen uygulamalarına bakılması gerektiğini düşünüyorum. Kürtler, ülke sınırları içinde yer alan herkesin aynı etnik kimliği kabullenmesi ve aynı dili konuşmasını hedefleyen etnik tektipleştirme politikalarına daima muhalefet ettiler. Devletin bütün ideolojik ve askeri aparatlarını kullanarak kendilerini "Dağ Türkleri" olduklarını kabule zorlamasına karşın Kürtler, etnik kimliklerini korumada ve dillerini konuşmada ısrarcı oldular. Bunun sonucu ise, Kürtçe üzerindeki baskılarını artması oldu.

YASAYLA YASAKLANAN DİL(Dİ)

Kürtçe, gerek tek parti döneminde gerekse çok partili rejimde etnik birliği bozan bir unsur olarak görüldü. Bu nedenle tüm Cumhuriyet tarihi boyunca, iktidarda hangi partinin bulunduğundan bağımsız olarak, Kürtçe üzerindeki asimilasyonist politika bir devlet politikası olarak uygulanageldi. Nerdeyse tüm coğrafi birimlerin Kürtçe olan isimleri Türkçeleştirildi, Kürtlerin, kendi çocuklarına anadillerinde isim vermeleri yasaklandı, çarşı pazarda Kürtçe konuşmak cezai yaptırıma bağlandı. Bildikleri tek dil olan anadillerinden mahrum edilmeleri, Kürtlerin büyük çoğunluğunu kamusal mekânlarda sağır ve dilsizliğe mahkûm etti.

Bugün yaşadığımız birçok soruna kaynaklık eden 1980 darbesi, türlü yasaklarla boğuşan ve zar zor nefes alan Kürtçenin çanına ot tıkamak için daha önce muhtemelen şeytanın bile aklına gelmeyen bir tanımı 82 anayasasına yerleştirdi: "Yasayla yasaklanan dil." Amaç açıktı: Hukukun zorlayıcı gücünden istifade edip varlığına tahammül edilmeyen bir sosyal olguyu (Kürtçeyi) ortadan kaldırmak. Bu amaca binaen 1983'te çıkan 2932 sayılı yasa hangi dil(ler)in yasak kapsamına girdiğini açıklığa kavuşturuyordu; buna göre "T.C. tarafından resmen tanınan ülkelerin resmi dilleri dışında kalan bütün diller" yasak kapsamına alındı. Böylelikle Kürtçe hem anayasal hem de yasal zeminde yasaklanmış oldu.

Ancak Kürtçenin üzerine çöken bu zifiri karanlık ilânihaye hüküm süremedi. 80'lerin sonu 90'ların başlarından itibaren gerek siyasal alanda Kürt kimliğine ilişkin taleplerin artması ve gerek Türkiye'nin tam üyeliğine aday olduğu AB normlarının zorlamasıyla Türkiye mevzuatındaki bazı çağ dışı hükümleri değiştirmek zorunda kaldı. Mesela Kürtçeyi yasa dışı konumuna sokan 2932 sayılı yasa yürürlükten kalktı, "yasayla yasaklanmış dil" ibaresi anayasadan çıkartıldı, sınırlı da olsa bazı dillerin radyo-tv yayını yapmasına olanak tanındı ve sonunda Kürtçe yayın ve eğitim gibi taleplerin bizzat devlet tarafından gündeme alındığı mevcut duruma gelindi.

EĞİTİMİ YASAK TV’DE SERBEST

Bugün varılan noktada Kürtçenin geçmişe nazaran daha iyi bir konumda olduğu söylenebilir. Ancak ne bir çırpıda geçmişi unutmak mümkün, ne de geçmişin yükünden hemen kurtulmak. Hukuki metinlerdeki yasaklar öyle ya da böyle ortadan kalkıyor, ama yasaklarla kodlanmış zihniyetlerin özgürlüğe alışması öyle hemen olmuyor, zaman alıyor. Halen resmi bir belgeye Kürtçenin girmesinden özenle sakınılıyor ve halen Kürtçe "anlaşılmayan bir dil" olarak nitelendirilebiliyor. Tüm bunlar, sorunun sadece yasaları değiştirmekle çözülecek kadar yüzeysel olmadığına delalet ediyor. (Kaldı ki daha değiştirilmesi gereken pek çok yasanın bulunduğunu da unutmayalım. İlk akla gelenler, anadilde eğitimi yasaklayan Anayasanın 42. md. ile siyasi faaliyetlerde anadilin kullanılmasını yasaklayan Siyasi Partiler Yasası'nın 81. md.) Kürtçeyi kabullenmek, onu tanımak devlete zor geliyor. Anlaşılan o ki, devletin hücrelerine işlemiş farklılık karşıtı zihniyetten arındırılması ve –sadece Kürtlerin değil- bütün vatandaşların sahip oldukları dillere eşit saygı gösterir bir olgunluğa erişmesi için, daha yapılması gereken yığınla iş var.

* Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi / vahapcoskun@gmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT