Kürtçenin yükselişi

02.03.2009 13:02

Yıldırım Türker

Çocukluğumda azgın bir modaydı.
Kimi dünyayla dirsek teması olan aklıevveller, dönemin iyi kötü ünlü pop şarkıcılarını memlekete getirir, üstelik onlara yazmış oldukları Türkçe şarkıları seslendirirlerdi. Adamo’dan Marc Arian’a Patricia Carly’den Eartha Kitt’e, her yıl semalarımızda beliren bir dünya şöhreti, Türkçe sözlerle kendi şarkılarını yorumlar, gönlümüzü kazanırdı.
Daha sonraları Anne Marie David gibi B klasmanı şarkıcılardan burada kalıp, saçlarını krape yaptırıp, epeyi de kilo alıp Maksim’de solist altı çıkanlar bile oldu.
Çoğu Avrupalı olan o müzisyenlerin 45’likleri peynir ekmek gibi satılır, Türkçemize göstermiş oldukları teveccüh misliyle karşılığını bulurdu.
Milletce ‘Üsküdar’a gider iken’ Türkçesi tarafından on yıllar boyunca erotize edildik. Coştuk, heyecanlandık, bu dilin yabancı ağızlara da yakıştığını görüp kendimizi dünyalı hissettik.
Hâlâ yabancı bir müzisyenin İstanbul’da verdiği konserde seyirciye ‘Merabaa’ diye seslenmesi yüreklerimizin telini titretir, burnumuzun direğini sızlatır.
TRT Şeş ile birlikte olumlu bir atılıma imza atan AKP hükümeti ve Başbakan’ın seçimler yaklaştıkça bu toprakların en çok konuşulan ikinci dili konusunda aynı ‘vedet şantör’ numarasına sarıldığını görüyoruz.
Hoyrat Başbakan, Kürt nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı illere gösterişli bir çıkartma harekâtına girişti. Meydanlarda halka Kürtçe hitap etti. Onların gönüllerini fethetmek için w’lerin,  x’lerin yaraladığı o dile sarıldı.
Ne güzel bir gelişme. Ne kutlu bir atılım. Ama onca yılın zulmünü, lütfedip iki kelime sarf ederek unutturabileceğini zannetmek en azından gülünç değil mi? ‘Arkadaşimin aşkisin’den bu yana köprünün altının çok sular geçtiğini bilmiyorlar mı?
Üstelik ya dilleri dönmüyor ya niyetleri el vermiyor ya da saf cehaletlerinden, koskoca pankartlar açıp ‘hayırlı olsun’ yerine ‘hayırsız olsun’ yazıyorlar.
On yıllar boyunca Kürtçe konuşmak yaman bir çetecilik olarak yaşandı. Daha birkaç yıl önce ‘Dilsiz Kardeş’e bir mektup yazmıştım. O mektubun bir bölümü, durumumuzu özetliyordu: 
‘Bitmek bilmeyen o korkunç savaş sırasında köylerin yakıldı, yerinden yurdundan edildin. Göçler tarihine göçler eklendi. Büyük şehirlerin etrafına acıdan ve yoksulluktan bir çember ördün. Artık Kürt olduğunu inkar etmiyorlar. Yüzyıllardır birlik ve beraberlik içinde yaşadığımız söyleniyor. Kardeş olduğumuz söyleniyor. Senin yakın zamana kadar kendi köyünde bile ananın dilini konuşman yasaktı. Şimdi bildiğin kadarını aktarıyorsun bebelerine. Kulaktan kulağa fısıldanan bir tevatür gibi yaşatıyorsun dilini. O toprakların yüzlerce yıllık türkülerini mırıldanırken çeteci gibi hissediyorsun kendini. Dilinin hiçbir meşruiyeti yok, dilsiz kardeş. Dilinle eğitim görmen, şu an en zor ağza alınacak talep işte. İlköğretim ya da üniversite yönetimlerine dilekçe verenler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, itilip kakılıyor. Dilekçe vermenin suç kabul edildiği bir ülkede kardeşçe yaşıyoruz, dilsiz kardeş.
Bu talebin, PKK’nın siyasallaşma programının bir parçası olduğunu söylüyorlar. Devlet, Anayasal bir hakkı vatandaşına tanımamak için bu gerekçeyi yeterli bulunuyor. Siyasallaşma en büyük tehdit olarak gösteriliyor. Siyasallaşmayı tehdit olarak gören bir demokrasi inşa etmeye çalışıyoruz. İsteyenin özgürce Kürtçe öğrenebilmesi, Kürtçe dersinin tedrisata dahil edilmesi talebi, nereden ve kimden gelirse gelsin PKK yandaşlığı yaftasını yiyor. Devlet, bu konuda kendisine PKK dışında bir muhatap kabul etmiyor. Vatandaşının anayasaya uygun talebinin önüne set çekiyor. Savaş halini sürdürmek istiyorlar. Değişen bir şey yok. Sana varolabilmen, diline sahip çıkabilmen için tanınan seçim hakkı ya susarak saklanmak ya da kahramanlık yapmak zorunda bırakılmak arasında sallanan bir sarkacı gösteriyor hâlâ. Oysa artık ne susmak ne de kahramanlık adına telef olmak istiyorsun.
Bu konuda devletin siyasallaşma programı çok açık.
Sus. Konuşma. Bırak, senin yerine onlar konuşsun. Öğretme. Öğrenme. Nasılsa ölü bir dilin var. Bildiğini de yavaş yavaş unutacaksın. Kelimelerin eriyecek zamanla. Anıların silinecek. Türkülerin tükenecek. Sonunda hepimiz dilsiz kalacağız, dilsiz kardeş. Hepimiz susacağız. Birlikte ve beraberce. ’  

Ahmet Türk sonrası
Artık Kürtçe’nin bir tabu olmaktan çıkarılışını kutluyoruz. Başbakan’ın meydanlarda Kasımpaşa vurgusuyla Kürtçe konuşma temrinleri de gülünç olmasına gülünç ya, hayırlı diyelim.
Ama Ahmet Türk’ün Meclis Grup toplantısında,  Anadil günü konuşmasını Kürtçe yapmasının kimilerinde yarattığı infial duygusu, onların samimiyetsizliklerini de bir kez daha gözümüze soktu.
Demirel hâlâ hayattaymış; ‘Türkçeye karşı çıkmak sorun yaratmaktır’ buyurmuş.
Her zaman olduğu gibi kimi anlı şanlı akredite gazeteciler Genelkurmay sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak’ı karşılarında bulmuşken soruvermişler. Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşması hakkındaki fikirlerini.
Özgürlük mücahidi sevgili basınımız, Genelkurmayın geçtim paşası, bir yüzbaşısını gördüler mi anında memleket meseleleri üstüne görüşlerini sorar, karşısında el bağlayıp dinlerler.
Mamafih gazetecinin sorduğu soruya Gürak’ın hazırlıklı gelmiş olduğu anlaşılıyor. Elindeki metinden okuyor cevabını. Ve yine, bir kez daha, Genelkurmay temsilcisi tuğgeneral, Türkiye’de siyaset alanının sınırlarını çizmekte beis görmeyerek tartışmanın üstüne tuğ dikiyor.
Genelkurmay sözcüsüne bır kısmı kazılmış, bir kısmı kazılmayı bekleyen toplu mezarları, şanlı JİTEM eylemlerini, orada askeriyenin kanatları altında işlenmiş onca suçu soracak değil ya akredite basınımız. Oysa soranlar var. Ve olacak. Genelkurmay’ın tuğunun da korunun da orunun da bilmesi ve hazırlanması gereken sorular bunlardır.
Genelkurmay, siyaset alanının sınırlarını belirlemeye kalkacağına kendi haddini hududunu iyice bir çalışsa fena mı olur? 
Başbakan ise yine ‘yarayı kaşıyanlardan’, seçim öncesi ortalığı karıştırmayı amaçlayanlardan dem vurarak kirli siyasetini sürdürüyor. Kürtlerin karşısına geçip temsilcilerini aşağılamaya, onları yok saymaya çalışıyor.
Dolayısıyla memleketin eski güzel memleket olduğu; TRT Şeş’in Kürtçeye özgürlük isteyen kitlelerin bir zaferi olduğu kadar AKP tarafından bir seçim manevrası olarak düşünüldüğü de gün gibi ortaya çıkmış oluyor.
Başbakan, bütün hırçınlığıyla DTP’nin Kürt halkıyla AKP arasından çıkmasını istiyor.
Kürtçeyi de biz konuşuruz, diyor. ‘Kürtçeyi de biz yarattık’ havasında atıp tutuyor.
Kürtçe de düzeyli siyasetimizin ufuklarında türban gibi, kim kaparsa onun elinde kalacak bir koza dönüştürülüyor.
Başbakan, Kürtçeyi, oyuna kendi soktuğu top zannediyor besbelli. Canı sıkılınca eve götürecek. Kendinden başkasına oynatmayacak.
Oysa onun ağzında Kürtçe, Adamo’nun ağzındaki Türkçe, Baykal’ın ağzındaki türban gibi eğreti, gülünç bir tını ediniyor.
Ahmet Türk, grup arkadaşlarına anadilinde bir konuşma yapmıştır.
Bunu bile hazmedemeyenlerin Kürt sorununu yanlış ezberlenmiş kırık Kürtçe kelimelerle çözemeyeceğini, çözme niyetinde olmadığını bilmiyor muyuz?
Türk’ün konuşması sonrası kopan kıyamete bakıp bilmeyenlere hep birlikte bir ‘rojbaş’ diyelim.

RADİKAL

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim