1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. Kürtçe yayına kimin ihtiyacı var?
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtçe yayına kimin ihtiyacı var?

A+A-

Başbakan Erdoğan'ın 27 Mayıs günü hükümetin 11 bakanıyla Diyarbakır'a yaptığı gezi ve bu gezi esnasında açıkladığı yeni GAP eylem planının bölgede olumlu veya olumsuz bir dizi hareketliliğe yol açtığı veya açacağı görülüyor. Pakete göre sulama yatırımlarının 2012 yılına kadar tamamlanması düşünülürken toplam tutarı 19,4 milyar YTL olarak hesaplanan bir yatırım ve istihdam planı öngörülüyor.

Hükümetin bu kadar bakanıyla, ortada bir seçim ortamı olmadığı halde böyle bir ziyareti gerçekleştirmiş olması bile başlı-başına olumlu bir hava estirmiştir. Kuşkusuz bölge halkı yine de geçmişte siyasetçi ilgisinin bir adım daha ileri gitmesi konusunda çok duyarlı. Açıklanan eylem planı kendi içinde anlamlı ve tutarlı görünse de bu planın arkasındaki kararlılığın çok daha önemli olduğunu herkes biliyor. Bölgedeki sivil toplum teşekküllerinin büyük çoğunluğu yeni GAP eylem planını terörün en güçlü zeminini yani ekonomik zayıflığı, işsizliği ortadan kaldıracağı beklentisiyle makul buluyorlar. Ancak birçoğu ekonomik paketin siyasi açılım boyutunun çok zayıf kaldığını da düşünüyor.

Bu haliyle plana hâkim olan görüşün Başbakan'ın 12 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır'da "Kürt sorunu"nu açıkça telaffuz ettiği çizgiden geride olduğunu düşünenler var. O konuşmasında hatırlanacak olursa, Başbakan devletin geçmişte yapmış olduğu bazı yanlışları devlet adına itiraf etmiş ve gereğinde devletin özür dilemesi gerektiğini söylemişti.

Gerçi devletin özür dileyerek büyüyebileceğini beklemek biraz Başbakan'ın kişisel iyimserliğine bağlanabilir. Kendisi gerçekten de kişisel ilişkilerinde yeri geldiğinde bu tevazuyu sergilemenin avantajlarını yaşıyor olabilir. Oysa Türkiye'nin devlet geleneğinde ne yazık ki özür dilemek veya özür dilediğinde daha fazla büyüyebileceğini düşünmek pek yoktur. Aksine hatasını ikrar etmek, özür dilemek her halükarda bir küçülme hali olarak görülür.

O yüzden 12 Ağustos çıkışından bu yana siyasi açıdan pek bir ilerleme kaydetmemiş olması başbakan ile devlet aygıtının bu konudaki davranış uyumsuzluğuna bağlanabilir. Ayrıca 12 Ağustos çıkışının hemen ardında bu çıkışa en büyük tepkinin sadece Türk ulusalcıları tarafından değil aynı zamanda PKK tarafından adeta ittifakla verilmiş olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yıllardır durma noktasına gelmiş olan terör adeta Kürt sorununun çözümünü engellemek üzere bir anda her tarafta alev almaya başladı. Türk ulusalcılığı ile PKK arasındaki bu gizli ittifak belki bu konuda adım atılmasını en fazla zorlaştıran bir etken olarak, kim ne derse desin tarih kayıtlarına geçmiştir.

Diğer yandan açıklanan eylem planının 12 Ağustos'tan bir geri dönüş olduğu da pek doğru değildir. Benim okuyabildiğim kadarıyla, pakette o çizgiden geri adım atılmış değil, sadece o konuya münhasıran vurgu yapılmamış. Şimdilik konu Türkiye'nin daha genel demokratikleşmesi çerçevesinde alınmıştır ki bu yanlış değildir. Türkiye Kürt sorunu da dahil olmak üzere her türlü sorunun daha rahat tartışılıp özgürce karara bağlanabileceği bir demokratik ortama ulaşmadıkça Kürt sorunu konusunda bir mesafenin kat edilmesi mümkün olmayacaktır.

Allah için pakette hem demokratik açılım konusunda olayı bu geniş çerçeveden gören bir yaklaşım var hem de ayrıca Meclis'te geçen hafta görüşülmeye başlanan TRT yasasıyla da dil konusunda yeni bir açılım öngörülüyor. Başbakan TRT'nin bir kanalının "bölgedeki dilleri sürekli anons edecek" olmasıyla terörün önemli ölçüde kurutulabileceğini söylemiş.

Doğrusu bu açılım da bir hayli gecikmiş olmakla birlikte 12 Ağustos'taki çizgiyi andıran belki en güçlü işaret.

Aslında bu bir hayli gecikmiş olan Kürtçe yayınla ilgili duruma bu vesileyle bir göz atmakta fayda var. Hâlihazırda Türkiye ile hiç alakası olmaksızın uydudan yayın yapan en az 12 Kürtçe kanal var zaten. Bölge halkının büyük çoğunluğu bu yayınları çanak antenleriyle izliyor. Dolayısıyla bu aşamada bölge halkının Kürtçe yayın yapacak bir devlet televizyonuna hiç ama hiç ihtiyacı görünmüyor. Kürtçe yayın bir ihtiyaçsa bu ihtiyacı eğlencesiyle, reklamıyla, tartışma ve haber programlarıyla mevcut kanallardan artık fazlasıyla karşılıyor bölge halkı.

Kürtlerin artık TRT tarafından yapılacak yeni bir Kürtçe televizyona belki ihtiyacı yok, ama devletin şiddetli bir Kürtçe yayına ihtiyacı var, sadece 24 saat değil, gerekirse birkaç kanalla ve alternatif yollarla. Tabii bölge insanlarının duygularını, kültürlerini bütünlük ve beraberlik içinde tekrar kazanabilmek gibi bir niyeti varsa…

Son olarak hiç kuşkusuz bölge halkının siyasi dili ile Türkiye'nin diğer bölgelerinin halklarının siyasi dili arasında artık önemli bir fiili fark oluşmuştur. Bu fark göz ardı edilerek ne siyaset yapılabilir ne de bir çift laf edilebilir. Artık sadece bir bölgenin beklentilerini gözeterek konuşmak, siyaset yapmak hiçbir işe yaramıyor.

Kürt sorunu konusunda acil çözüm bekleyenler de artık bunu hesaba katmak zorundalar. Yıllardır batı bölgelerinin kendilerini hesaba katmadıklarından şikâyet edip duruyorlar, oysa şimdi kendi taleplerinin Türkiye'nin diğer bölgelerinde nasıl yankılandığı konusunda kayda değer bir sorumluluk sergilemiyorlar.

Niyetleri gerçekten halisane olanların daha işlevsel bir siyaset adına kulaklarını bu yankıya da açık tutmaları gerekiyor.

Kürtçe yayına kimin ihtiyacı var?

Başbakan Erdoğan'ın 27 Mayıs günü hükümetin 11 bakanıyla Diyarbakır'a yaptığı gezi ve bu gezi esnasında açıkladığı yeni GAP eylem planının bölgede olumlu veya olumsuz bir dizi hareketliliğe yol açtığı veya açacağı görülüyor. Pakete göre sulama yatırımlarının 2012 yılına kadar tamamlanması düşünülürken toplam tutarı 19,4 milyar YTL olarak hesaplanan bir yatırım ve istihdam planı öngörülüyor.

Hükümetin bu kadar bakanıyla, ortada bir seçim ortamı olmadığı halde böyle bir ziyareti gerçekleştirmiş olması bile başlı-başına olumlu bir hava estirmiştir. Kuşkusuz bölge halkı yine de geçmişte siyasetçi ilgisinin bir adım daha ileri gitmesi konusunda çok duyarlı. Açıklanan eylem planı kendi içinde anlamlı ve tutarlı görünse de bu planın arkasındaki kararlılığın çok daha önemli olduğunu herkes biliyor. Bölgedeki sivil toplum teşekküllerinin büyük çoğunluğu yeni GAP eylem planını terörün en güçlü zeminini yani ekonomik zayıflığı, işsizliği ortadan kaldıracağı beklentisiyle makul buluyorlar. Ancak birçoğu ekonomik paketin siyasi açılım boyutunun çok zayıf kaldığını da düşünüyor.

Bu haliyle plana hâkim olan görüşün Başbakan'ın 12 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır'da "Kürt sorunu"nu açıkça telaffuz ettiği çizgiden geride olduğunu düşünenler var. O konuşmasında hatırlanacak olursa, Başbakan devletin geçmişte yapmış olduğu bazı yanlışları devlet adına itiraf etmiş ve gereğinde devletin özür dilemesi gerektiğini söylemişti.

Gerçi devletin özür dileyerek büyüyebileceğini beklemek biraz Başbakan'ın kişisel iyimserliğine bağlanabilir. Kendisi gerçekten de kişisel ilişkilerinde yeri geldiğinde bu tevazuyu sergilemenin avantajlarını yaşıyor olabilir. Oysa Türkiye'nin devlet geleneğinde ne yazık ki özür dilemek veya özür dilediğinde daha fazla büyüyebileceğini düşünmek pek yoktur. Aksine hatasını ikrar etmek, özür dilemek her halükarda bir küçülme hali olarak görülür.

O yüzden 12 Ağustos çıkışından bu yana siyasi açıdan pek bir ilerleme kaydetmemiş olması başbakan ile devlet aygıtının bu konudaki davranış uyumsuzluğuna bağlanabilir. Ayrıca 12 Ağustos çıkışının hemen ardında bu çıkışa en büyük tepkinin sadece Türk ulusalcıları tarafından değil aynı zamanda PKK tarafından adeta ittifakla verilmiş olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yıllardır durma noktasına gelmiş olan terör adeta Kürt sorununun çözümünü engellemek üzere bir anda her tarafta alev almaya başladı. Türk ulusalcılığı ile PKK arasındaki bu gizli ittifak belki bu konuda adım atılmasını en fazla zorlaştıran bir etken olarak, kim ne derse desin tarih kayıtlarına geçmiştir.

Diğer yandan açıklanan eylem planının 12 Ağustos'tan bir geri dönüş olduğu da pek doğru değildir. Benim okuyabildiğim kadarıyla, pakette o çizgiden geri adım atılmış değil, sadece o konuya münhasıran vurgu yapılmamış. Şimdilik konu Türkiye'nin daha genel demokratikleşmesi çerçevesinde alınmıştır ki bu yanlış değildir. Türkiye Kürt sorunu da dahil olmak üzere her türlü sorunun daha rahat tartışılıp özgürce karara bağlanabileceği bir demokratik ortama ulaşmadıkça Kürt sorunu konusunda bir mesafenin kat edilmesi mümkün olmayacaktır.

Allah için pakette hem demokratik açılım konusunda olayı bu geniş çerçeveden gören bir yaklaşım var hem de ayrıca Meclis'te geçen hafta görüşülmeye başlanan TRT yasasıyla da dil konusunda yeni bir açılım öngörülüyor. Başbakan TRT'nin bir kanalının "bölgedeki dilleri sürekli anons edecek" olmasıyla terörün önemli ölçüde kurutulabileceğini söylemiş.

Doğrusu bu açılım da bir hayli gecikmiş olmakla birlikte 12 Ağustos'taki çizgiyi andıran belki en güçlü işaret.

Aslında bu bir hayli gecikmiş olan Kürtçe yayınla ilgili duruma bu vesileyle bir göz atmakta fayda var. Hâlihazırda Türkiye ile hiç alakası olmaksızın uydudan yayın yapan en az 12 Kürtçe kanal var zaten. Bölge halkının büyük çoğunluğu bu yayınları çanak antenleriyle izliyor. Dolayısıyla bu aşamada bölge halkının Kürtçe yayın yapacak bir devlet televizyonuna hiç ama hiç ihtiyacı görünmüyor. Kürtçe yayın bir ihtiyaçsa bu ihtiyacı eğlencesiyle, reklamıyla, tartışma ve haber programlarıyla mevcut kanallardan artık fazlasıyla karşılıyor bölge halkı.

Kürtlerin artık TRT tarafından yapılacak yeni bir Kürtçe televizyona belki ihtiyacı yok, ama devletin şiddetli bir Kürtçe yayına ihtiyacı var, sadece 24 saat değil, gerekirse birkaç kanalla ve alternatif yollarla. Tabii bölge insanlarının duygularını, kültürlerini bütünlük ve beraberlik içinde tekrar kazanabilmek gibi bir niyeti varsa…

Son olarak hiç kuşkusuz bölge halkının siyasi dili ile Türkiye'nin diğer bölgelerinin halklarının siyasi dili arasında artık önemli bir fiili fark oluşmuştur. Bu fark göz ardı edilerek ne siyaset yapılabilir ne de bir çift laf edilebilir. Artık sadece bir bölgenin beklentilerini gözeterek konuşmak, siyaset yapmak hiçbir işe yaramıyor.

Kürt sorunu konusunda acil çözüm bekleyenler de artık bunu hesaba katmak zorundalar. Yıllardır batı bölgelerinin kendilerini hesaba katmadıklarından şikâyet edip duruyorlar, oysa şimdi kendi taleplerinin Türkiye'nin diğer bölgelerinde nasıl yankılandığı konusunda kayda değer bir sorumluluk sergilemiyorlar.

Niyetleri gerçekten halisane olanların daha işlevsel bir siyaset adına kulaklarını bu yankıya da açık tutmaları gerekiyor.

Yeni Şafak gazetesi

YAZIYA YORUM KAT