1. YAZARLAR

  2. Yıldıray Oğur

  3. Kürtçe konuşabilen Bakanlar Kurulu
Yıldıray Oğur

Yıldıray Oğur

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtçe konuşabilen Bakanlar Kurulu

A+A-

Başbakan’ın Diyarbakır’daki meşhur mitinginin ardından yazı yazmak için eşyalarımı bıraktığım başbakanlık otobüsüne dönmüştüm.

Bilgisayarımı açtım yazıyı yazmaya başladım. Yanlış otobüse bindiğimi fark ettiğimde iş işten çoktan geçmişti.

Bir anda otobüsün içine bakanlar dolmaya başladı. Meğerse gazetecilerin otobüsü değiştirilmiş. Bir anda kendimi neredeyse bakanlar kurulu toplanacak sayıda bakanın bindiği, bölge milletvekillerinin zor bela girebildiği, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bile ayakta kaldığı o otobüsün en önünde oturup yazı yazarken buldum.

“Buyurun siz oturun” dediğim herkes “siz yazınızı yazın” diye kibarlık gösterdi.

Az sonra da zaten Başbakan da geldi. Tam önüme oturup artık profesyonelleştiği, çocuklara oyuncak dağıtma işine girişti.

Biraz mahcubiyet, biraz yazı yetiştirme telaşı ile ancak bir zamanlar TRT’deki Anadolu’dan Görünüm programlarında halka yutturulmaya çalışılan resmî Kürt temsilleriyle ilgili yaptıkları espriler kısmında kulak kesildim tam arkamdaki bakanların konuşmalarına.

Sonra birden bakanlar, parti yöneticilerinin olduğu sohbetin dili değişti. Kürtçe oldu. Diyarbakır’da bir otobüste toplanan Bakanlar Kurulu’nda Kürtçe konuşuluyordu.

O otobüste yazdığım yazıyı Başbakan Diyarbakır’da pek de sürpriz şeyle söylememiş olmasına rağmen, “Aralanan kapıdan barış girecek. Ben ikna oldum” diyerek bitirdim.

O cümleyi yazmama neden olan şey kulaklarımla duyduğum Kürtçe konuşabilen Bakanlar Kurulu’ydu. O andan beridir eğer belaltı vuruşlar olmazsa bu hükümetin Kürt meselesini çözebileceğini düşünüyorum.

En başta dindar, muhafazakâr kalabalıklarla, Kürtleri aynı derecede içine alabilen ve onlara güven veren AK Parti’nin sunduğu sosyolojik şans bu iyi niyetimin sebebi.

Sonra duyduklarım, öğrendiklerim, tarih, konjonktür, mevcut askerî cenah, MİT’teki devlet aklı, bu ülkenin her halini görmüş, Kürt meselesinin bu haliyle gitmeyeceğini gören Öcalan, bu meseleyi çözmeden bu dünyadan gitmeyecek Ahmet Türk, Kemal Kılıçdaroğlu farkı, Diyarbakır’dan yükselen ne devlete ne örgüte ait sivil sesler, Taraf başta olmak üzere Vatan’dan Zaman’a, Star’dan Hürriyet’e Güngör Mengi’den Fatih Çekirge’ye Güneri Civaoğlu’ya medyadaki barışa duyarlı seslerin sayısının artması...

Bunları hepsi bana barışın bu kez çok yakınımızda olduğunu söylüyor.

Ama ben çözüm konusunda en çok mahalle baskısından, yandaş mandaş teröründen tarihsel hakkı henüz teslim edilememiş Rizeli Başbakan’ın cesaretine ve sağduyusuna güveniyorum.

Çünkü Başbakan geçen gün Menderes’in anıtmezarını ziyaret ederken yeniden aklıma gelen o sorunun cevabını biliyor.

Neden buradalar? Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu kadar cumhurbaşkanı, başbakan geldi geçti. Neden sadece Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın mezarları İstanbul’da.

Halkçı Ecevit bile Ankara’da devlet mezarlığına gömüldü. Aydınlı Menderes, Malatyalı Özal’ın mezarları neden İstanbul’da? Hem de yan yana iki anıtmezar olarak herkese açık, korumasız bir yol kenarında...

Bu iki anıtmezarın neden Ankara’da değil de İstanbul’da, neden devletin gizli saklı arazilerinde değil de her gün milyonlarca insanın önünden geçtiği bir yol kenarında olduğunu anlamamakta ısrar edenler hep şok geçirmeye, hep yenilmeye, hep şaşırmaya, nereden çıktı bu yüzde 47, yüzde 58 de hiç beklemiyorumlara mahkûm.

Özal ve Menderes gelmiş geçmiş en demokrat, en sivil liderler değildi kuşkusuz. Ama onları Ankara’nın değil “halkın adamları” yapan ortak bir özellikleri vardı.

Onlar bu ülkenin hakiki iktidarına posta koymuşlardı. Klişeye batma pahasına söylemek gerekirse kralın çıplak olduğunu söylemiş haylaz çocuklardı onlar..

Kralın çıplak olduğunun söylenemediği ülkede, kralın burnunun uzun, kafasının kel, koyduğu vergilerin yüksek olduğunu söylemek serbestti belki. Kralın çıplak olduğu o ülkede bunları söyleyenlere muhalif, aykırı, cesur, anarşist falan da deniyordu kim bilir.

Ama bu ülkenin hakiki hakikati kralın çıplak olmasıydı. Ve bir gün işte cesaret edip onu söyleyebilen çocuk kahraman oldu.

İşte bu ülkenin hakiki hakikati de Kemalizmdir, ordudur.

Bugün için de bunların doğal sonucu olan Kürt meselesidir.

Ancak onlara posta koyabilen muhalif olur, demokrat olur, kahraman olur ve ölünce de mezarı başkente değil halkın ortasına gömülür.

Erdoğan da krala çıplak diyen o haylaz çocukların sonuncusu... Yüzde 47 oy, tek başına iktidar, zaman zaman nükseden o mağrur ve öfkeli dile, o kadar sivil diktatörlük fasaryasına rağmen onu hâlâ muktedir değil muhalif yapan da bu haylazlığı...

En önemlisi de o, Menderes ve Özal’ın neden Ankara’ya değil de İstanbul’a gömüldüğü sorusunun cevabını biliyor.

O cevabı bilen Kürt meselesini çözmesi gerektiğini de bilir...

TARAF

YAZIYA YORUM KAT