1. YAZARLAR

  2. Mehmet Öztunç

  3. Kürt Sovyet'i projesi: KCK
Mehmet Öztunç

Mehmet Öztunç

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Sovyet'i projesi: KCK

A+A-

"Çavuşesku sonrası Romanya'ya giden Amerikalı üniversite öğrencisi bir otele yerleşir.

Birkaç gün sonra da Amerika'daki sevgilisine telefon eder ve Romanya'nın ne kadar güzel bir ülke, insanlarının yoksul ama cana yakın, havasının çok temiz olduğundan söz eder. Delikanlı zor da olsa sevgilisini arayabildiği için mutludur. Bir süre sonra odasındaki telefon çalar. Arayan Romanya istihbarat servisinden bir görevlidir. Ağlamaklı bir sesle, önce kendisini tanıtır, sonra da ülkesini böylesine candan bir biçimde övdüğünden teşekkür etmek istediği için aradığını söyler. Görevli ağlamaklı ve mutlu bir biçimde konuşurken delikanlı soğuk bir duştan çıkmış gibidir." Bize bu olayı totalitarizmin arkeolojisini ve karakterini döken ünlü Sloven düşünür Slavoj Zizek aktarır. Bugün Türkiye'de legal alanla illegal alan arasına bir sınır koyamayanlar, Rumen istihbarat görevlisinin meşruiyet algısına benzer bir mesafeden konuşuyorlar. Hukuk ve demokrasi nezdinde PKK bugün ne kadar yasadışı ve meşruiyet dışı ise KCK da o kadar illegal ve meşruiyet dışıdır. Devlete KCK'yı PKK'ya yeğlemesini önerenler bunu demokrasi ya da hukukun içinde kalan bir dille savunmuyorlar, 'eğer PKK bitsin istiyorsanız KCK'ya hayat imkânı tanınsın' diyorlar. Oysa KCK Kürt hareketini sivilleştiren, meşru siyaset alanına çeken bir yapı değil, tersine PKK'nın ideolojik ve lojistik finansörlüğünü yaparak silahlı mücadelenin elini güçlendiren, Kürt haklarını bu meşruiyet zaafıyla sakatlayan bir yapıdır. Bugün Kürtlerin hakları adına KCK'yı savunanların KCK'nın etkisizleştirdiği Kürt siyasetinin (BDP) dağa kaldırdığı Kürt çocuklarının, şehirleri savaş alanına çeviren stratejisinin de bir izahını yapmaları gerekiyor. Zaten KCK da hukuksal bir eleştiriden çok ilk tutuklamalara yansıyan 'elleri kelepçeli belediye başkanları' sahnesi üzerinden kopartılan ajitasyonla savunuluyor ki bu da KCK'nın hukuksal olarak savunulamaz olmasından kaynaklanıyor. Bu fotoğraf üzerinden KCK'dan bir tür 'Kürt Kerbelası' çıkartma hesabı yapanlar başarılı olamayacaktır, çünkü prosedür demokrasi ve hukuk çerçevesinde işlemektedir. KCK operasyonları sürecinde dışarıda bu hesap işlerken içeride de başka bir hesap işledi. KCK sanıkları davayı kendilerinin suçlu olduğu bir zeminden devletin haksız olduğu bir zemine kaydırmaya çalıştılar. Davayı handiyse bir örgüt suçlaması gerekçesi ile işleyen bir dava olmaktan çıkartıp 'Kürtçe suçlularının' yargılandığı bir davaya dönüştürmeye çalıştılar. Oysa sonradan öğrendik ki Kürtçe savunma için bu militan ısrarı gösterenler, diğer davalarda Türkçe savunma yapmışlardı.

Ergenekon davasında bütün çıplaklığı ile görünen bir hakikat vardı. Ergenekon, sivil siyaset üzerine kurduğu vesayet ve gölge nüfuzla hukukun ve demokrasinin önünü tıkamayı başarmıştı. Bugün KCK'nın Kürtler üzerinde kurduğu vesayet ve gölge nüfuz, KCK'ya verilebilecek taviz ya da hukuki körlükle değil, demokrasi ve hukuk talep eden Kürtlerden yana olabilmekle kırılabilir. Kürtlerin siyasete katılımı KCK operasyonları ile engellenmiyor; tersine Kürtler üzerinden kaldırılan bu vesayet ile hem Kürt partilerinin demokratik koşulları iyileştiriliyor hem de Kürt toplumundaki demokratik refleks güçlendiriliyor.

KCK sözleşmesini okuduğumuzda bir tür Kürt Sovyet'i planının çizildiği görülüyor. Sözleşmenin Kürtler için gelecekten çok bugünü vurgulayan bir dili var. Aslında sözleşme Kürtler için tek taraflı bir tehditler manzumesi. PKK, KCK sözleşmesi ile Kürtleri tebaa olarak saflarına davet ediyor. Satır aralarında, yarın kurulması planlanan 'devrim mahkemelerinin, Gulag Kamplarının, kıyafet, din, dil devrimlerinin' mırıltıları duyulabiliyor. KCK sözleşmesi SSCB, Küba ya da Çin anayasalarından bile daha arkaikken bu yapının demokrasinin bir parçası olduğunu, olabileceğini iddia etmek de imkânsızlaşır. Sözleşmede, Sovyet anayasasının Lenin'e, Küba anayasasının Castro'ya yaptığı atıflardan çok daha kesin ve vurgulu bir biçimde 'önderliğe' atıflar yapılıyor. Bu önderlik sadece Kürtlerin geleceğini kurmuyor, bugünü ve dünüyle de hesaplaşıp: "şaşmaz ve şaşırılamaz bir vasıfla da donatılıyor." Cemil Bayık'ın 'Devlet önderi oyalıyor' mealindeki sözüne rağmen KCK, hayatının yaklaşık 20 yılını dağda, son 10 yılını hapiste geçiren bir kimsenin hayatı, geleceği tasarımlarken, 'şaşmaz ve şaşırılamaz' vasıflarla donandığını söylüyor. 'Kürtler dün kandırıldıkları için bir devlet kuramadılar; ama bugün kandırılamaz bir önderleri var' diyen Karayılan aslında önderliğin dün kanan Kürtlerden de hesap soracağını söylemiyor mu? Önderliğin böylesi ilahi lütuflara mazhar olduğu bir KCK atmosferinde demokrasinin olmazsa olmazı 'eleştiriden, özeleştiriden, bireysel haklardan, iletişim özgürlüğünden, iktidarın seçimle devredilebilmesinden...' bahsetmek mümkün değildir. Kürtler adına KCK'yı savunduğunu söyleyenler demokrasiyi, hukuku Kürtlere çok gördüklerinin farkında değiller. Dahası, KCK meşru bir alan açmak için değil; bilakis meşru bir alana kurularak (BDP) o alanı da gölgelemiş ve o alanın itibarına halel getirmiştir. Ya Demirtaş gerçekten içindeki KCK'dan habersiz ya da sahte bir şaşkınlıkla, "Eğer KCK buysa ben de KCK'nın başkanı oluyorum." dedi. Demirtaş'ın habersiz olduğunu varsaymak çok nikbince bir yorum olur. Çünkü Avrupa merkezli raporlarda belediyelerdeki 'komiserlere' işaret ediyor. Aslında Demirtaş bu sözleriyle 'BDP'yi KCK'ya kurban edecek kadar KCK'nın değerli olduğunu' da itiraf ediyordu. Yine KCK operasyonları sonrası 'bizi de tutuklayın' diyen BDP'li vekiller de KCK'nın onlar için anlam ve önemini teyit ediyorlar. Kürt halkından aldıkları milyonlarca oya, Kürtlerin meşru haklarına rağmen BDP'yi KCK uğruna bu kadar itibarsızlaştıran BDP'li vekiller yazık ki demokrasiyi de itibarsızlaştırdıklarının farkında değiller. Dahası Türkiye kamuoyundan da daha özgür bir BDP için KCK operasyonları eleştiriliyor. Oysa KCK, PKK'nın şehir içine uzanmış, kurumsallaşmış silahlı gölgesidir. Eğer Kürt siyaseti bugün bu kadar çaresiz ve Kürtler bu denli bir baskı altında ise bu yer altında örgütlenmiş KCK yapısından ötürüdür. Seçim günleri şehir merkezlerinde evleri tek tek dolaşıp Kürt seçmenini tehdit edenler dağdan inen PKK'lılar değildi, şehirde örgütlenen KCK'lılardı. Bugün o totaliter dünyada asıl kimlik Kürt, BDP'li, yurttaş olmak değildir, kimliğinizi değerli kılan şey KCK'lı olup olmamanızdır. Bundan dolayı BDP milletvekili ya da belediye başkanı olmanız size demokratik bir saygınlık kazandırmıyor. KCK'lı bir belediye mensubu çok rahat bir biçimde belediye başkanına hesap soruyorsa bu o dünyada itibarın da KCK eliyle belirlendiğini gösteriyor.

Elbette ki KCK kapsamında bütün tutuklular örgüt içinde bu denli etkin değiller. PKK, KCK etrafına ne kadar çok Kürt yığarsa o kadar insanı devletle karşı karşıya getireceğinin farkındadır. Bu da tutuklanma ihtimali karşısında KCK'ya Kürtler nezdinde bir meşruiyet yolu açacaktır. Bugün bu davayı, PKK'nın da istediği bir biçimde tutuklu sayısındaki fazlalık ya da 'tutukluların saygınlığı' üzerinden eleştirenler başka bir yanlışa düşüyorlar. Kaldı ki bir davanın haklılığı, tutuklananların sayısındaki fazlalık yahut sanıkların saygınlıkları üzerinden de sorgulanamaz. Devletin bu süreci yanlış yönetme şansı yoktur. Bu süreçte yapılacak bir hata bugün artık 'Kürt hakları, hapishane koşulları üzerinden' mağduriyet devşiremeyen PKK'ya yepyeni bir imkân açacaktır.

Eğer KCK bir örgütlenme başarısı ise bu biraz da devletin örgütlenme zaafıdır. Çünkü KCK devletin boş bıraktığı bir alana kurulmuştur. Eğer devlet, bu süreçten kazanarak çıkmak istiyorsa KCK'dan boşalmış olan propaganda sahasını çok hızlı ve doğru bir biçimde doldurmalıdır.

ZAMAN 

YAZIYA YORUM KAT