Kürt sorununun abece'si (2)

20.05.2011 00:01

Bejan Matur

Kürtlerin 'özne' olma talebi, ne yazık ki sadece devlet katında değil, toplumda da bir karşılık bulamıyor henüz. Bunu daha iyi anlatacak bir örnekle devam edelim; kuaförde çalışan Ayfer'le konuşmalarımız durumun karikatür bir örneği gibi... Normalde politika konuşmayan Ayfer bir gün beni de şaşırtarak, gazetede gördüğü haberle ilgili gayet kararlı 'Hayır' dedi. 'Öyleyse en baştan söyleyecektiniz... Bugün Kürt diline okul açmak ne demek, Kürt dili eğitimi mümkün değil'.

Düşündüm; Ayfer kuaförde çalışıyor, kendisini Türk sayıyor. Benim Kürt olmam sorun değil onun için. 'Doğuluları severim, mert olurlar' diyor. Ama 'Kürtlerin ana dil hakkı', 'Kürtçe eğitim' gibi konular gündeme geldiğinden bu yana Ayfer'e bir haller oldu. Kararlı bir duygusallıkla 'Olmaz!' diyor, 'bunun uygulanmasına imkân yok'. Cumhuriyet öğretisi düşünce biçimine o kadar nüfuz etmiş ki. Ona sakin bir şekilde, 'Bak Ayfer' diyorum, 'bir dilden söz ediyoruz, İngilizce ile ne farkı var? Çocuğunu İngilizce eğitim yapılan bir koleje yollardın değil mi?' Ayfer'in cevabı 'İngilizce ayrı ama Kürtçe okul aynı şey mi? Çocuğumu Kürtçe okutulan bir okula göndermem'. 'Kabul etmem' derken o kadar samimi ki. Onu yıllardır tanırım. Davranışlarını, tepkilerini bilirim. Son yılların politik ajitasyonu ile katılaşmış duygular değil onunkiler. Sahiden öyle düşünüyor. Kürtlerin resmî öğretide yok olması onun zihin kodlarını da belirlemiş. Mahalleden tanıdığı, şoför, temizlikçi, inşaatçı Kürtlerle bir sorunu yok. Rengini belli etmeyen üst sınıftan Kürtlerle de bir sorun yaşamıyor. 'Ne olacak canım, aynı ülkede yaşayıp gidiyoruz. Atatürk bu ülkeyi hepimize emanet bıraktı' nevinden, ortalamanın görüşüyle yaşayıp gidiyor. Dağarcığında başka türlü düşünmesi için bir bilgi de yok zaten. Zihin kodları öyle biçimlenmiş.

Böyle baktığından, Kürtlük haklar bağlamında dile getirildiğinde, gerçeklik duygusuna halel gelmiş gibi, akıl dışı bir önerme gibi algılıyor. Kürtler eşit hak taleplerini dillendirdiklerinde, yoklarmış da sıfırdan peydahlanmışlar gibi algılıyor.

Tam burada samimiyetine inandığım Ayfer ve o zarif hanımefendi gibi düşünen milyonlarca insana şunu sormak gerekir: Kürt dili, Kürtler var olduğu için var. Hep vardı. Yaşanan acı tarih Kürtçeyi yok edemedi. Yok olmayanın, kendi hayat alanını talep etmesi ise kaçınılmaz. Bugün Kürtçe üzerinden yapılan siyasete itiraz etseniz de, bu siyaseti var eden şeyin o yok olmama olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hal buysa ne yapacağız?

Kardeşlik, aynı olmak, bir olmak dediğimiz şeyden aynı şeyi anlamayı nasıl sağlayacağız? Çünkü mevcut durumda aynı şeyi anlamıyoruz. Bana acı veren durumla karşımdakine acı veren durum giderek ayrışıyor.

Evet entelektüel muhitlerde Kürt meselesinin konuşulma çıtası umut verici. Anadil meselesinden kimlik haklarına 'ulus devlet' açısından pek çok 'tehlikeli' konu rahatlıkla konuşuluyor. Ancak günlük hayat içinde aynı rahatlığı nasıl sağlayacağız? Belki de Kürtlerin 'özne' olma talebinin muhakkak bir ayrışmaya gitmeyeceğine dair güveni hatırlatmak gerekiyor. Şöyle ki; bugün batıda yaşayan milyonlarca Kürt -ki neredeyse Kürt nüfusunun yarısına yaklaşıyor- Türkiye ve Türklerle sorun yaşamıyor. Çünkü ülkeleri burası. Hayatları burada kurulmuş, ekonomiye katkı yapıyorlar. Vergi öderken nasıl eşitlerse, kendi dillerini öğretmek ve öğrenmek konusunda da eşit olmak istiyorlar. Dahası dilleri bir aşağılanma sebebi olmasın çabasındalar. Kürt olarak yaşamak Türkiye hayaline neden ters düşsün?

Ama gerçek de şu ki, mevcut Türkiye kurgusu, özne olmak isteyen Kürtlere kucak açacak biçimde yapılanmadı. Geçmişte sadece devletin paradigmasından silinen Kürtlük, giderek halkın zihninden de silindi. Ve kendi psikolojik bariyerini oluşturdu. Kaybetme korkusundan kaynaklanan içe kapanma ayrışmayı derinleştirdi. Bugün kaygı duyan, bölünme korkusu yaşayan milyonlar aynı milli tarihin tedrisatından geçti. Ama acı verse de gerçekleri artık görmek gerekiyor. O gerçek şu: Tedrisatından geçtiğimiz milli tarih bizi buraya kadar taşımış olabilir ama daha ileriye götüremiyor. Yani 'deniz bitti'! Sahiden bir 'biz' inşa etme derdiniz varsa başka yollar bulmak zorundasınız. Belki de yeni bir toplumsal sözleşmenin zamanı geldi. Yeni ve kuşatıcı bir anayasadan başlamak mesela bir çıkış olabilir.

Son zamanlarda Kürtlerin özerkliği konusu artık daha rahat telaffuz edilir oldu. Medeni ülkelerde çokça örneği olan yerel yönetimlerin merkez karşısında güçlendirilmesi Türkiye'nin tek çıkış noktası gibi görünüyor. Kürtlerin de Türkiye'nin diğer bölgeleri, illeri gibi kendi seçtiği kişiler tarafından yönetilmesi demokrasinin bir gereği. Bu ihtimalden korkanlara şunu sormak gerekiyor: Böyle bir Türkiye neden daha zayıf bir Türkiye olsun? Neden Güneydoğu'da halk tarafından seçilen valiler, emniyet müdürleri olmasın? Neden devlet, vatandaşına etnik, dinî ayrım yapmadan yetki ve otorite vermekte hakkaniyetten uzak davransın? Tüm ipleri tek elde tutmakta ısrar bizi hangi menzile götürür? Kontrol korkusuyla ipleri bu kadar gerdiğinde kopuşu hızlandırdığını bilmiyor olamaz değil mi?

Hâlbuki yaşanan sorunun kaynağı tam da bu aşırı kontrol. Aşırı kontrolün, tek-tipleştirme politikasının, modernlik arzusunun getirdiği bir yok sayma, sorunu bu kadar büyüttü. Ama artık bildiğimiz araçlar işlev görmüyor. Yeni bir 'biz'i inşa edecek zihniyetin yeni araçlar edinmesi gerek. Her şeyden önce 'biz'i belirleyenin 'tek bir taraf' olmasından vazgeçmek gerekiyor. Yani Türk kimliğini herkesi kuşatan bir kimlik gibi tarif edip, iş haklara ve temsile gelince son sözü ben söylerim, haklar benden sorulur mantığının değişmesi gerekiyor. Kimse kendini ülkenin yegâne sahibi, bekçisi olarak görmemeli ki, sistemin dışına itilenler de aidiyet hissedebilsinler. Sorumluluk vermediğin vatandaşın sorumlu davranmasını beklemek, her şey bir yana, insani olarak tutarlı değil.

Netice-i kelam; Ayfer ve o zarif hanımefendi gibi milyonlarca insan kaygılarında samimi olsalar da, artık bu tür kaygıların hayatta bir karşılığının olmadığını idrak etmek zorundalar. Eğer bir kardeşlikten, kaybının bizi üzeceği bir diyalogdan söz ediyorsak en önce yanlış kurulmuş 'biz'den başlamalıyız. Tıpkı Mevlânâ hikâyesindeki gibi, aşk hanesi iki kişiyi kaldıramıyorsa eğer, ben olan kendinden vazgeçmeli ki anlamlı bir 'biz' yeniden doğabilsin. Bildiğimiz ezberleri, tarihin tortusunu bir kenara itip 'biz'i yeniden tasarlamak mümkün olsun. Çünkü 'biz'in yeniden inşası için yaşadığımız ortak tarih -son seksen yıl dışında!- güvenebileceğimiz güçlü referanslar taşıyor. Seksen yılın eşiğindeyken yaşanan Çanakkale, Yemen savaşları bile yeter bu iddiayı haklı kılmaya. Bu ülkenin temellerine sadece Çerkezler, Türkler değil, Kürtler, Araplar ve Aleviler de emek verdi.

Geç kalınmış değil. 'Bölünecek miyiz?' korkusu pekala yanlış kurulmuş biz'in gözden çıkarılmasına ve yeniden inşa edilmesine vesile kılınabilir. Tabii inşanın başarılı olması için en az bölünmenin hissettirdiği korku kadar samimi bir arzu gerekli. Seçim arifesinde Türkiye siyaseti politik zemin kadar insani zemini de gözetmek zorunda. Sorun çözücü adımlar yapılan yasal düzenlemelerle atılsa da korkularında ve kaygılarında samimi olan insanları 'yeni biz'e ancak bu güven ikna eder. Korkular değil.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim