Kürt sorununu yeniden düşünürken

26.02.2009 05:20

Levent Köker

15-16 Şubat günlerinde Erbil'de gerçekleştirilen "Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak" başlıklı 18. Abant Platformu, epeyce yankı yaratan bir toplantı oldu. Bu toplantı vesilesiyle ve belki de ilk defa bu kadar kapsamlı bir biçimde görülmüştür ki; Türkiye'nin "Kürt sorununu" Irak Kürdistanı ile olan ilişkilerden bağımsız bir biçimde çözmesi mümkün değildir.

Türkiye'nin Kürt sorunu bağlamında düşünülebilecek TRT Şeş gibi açılımının yarattığı daha ileri reformların gerçekleştirileceği beklentisi, bu bağlamda önemlidir. Bir diğer deyişle Türkiye, Kürt sorununu tekkültürlü bir milliyetçilik kısıtlamasından kurtularak oluşturacağı "çokkültürlü" bir demokratik hukuk devleti içinde çözmeye yöneldiği takdirde, sadece kendi vatandaşlarına demokratik bir açılım sağlamış olmakla kalmayacak, aynı zamanda Irak Kürdistanı için de bir referans noktası haline gelecektir. Bunun yanında, Türkiye'nin kendi Kürt sorununu demokratik bir tarzda çözmeye yönelmesi, Irak Kürdistanı'na yönelik bakış açısında da, terim yerindeyse, bir "paradigma değişimini" beraberinde getirecektir. Bugüne kadar, Türkiye'ye hâkim olan tekkültürlü millî devlet fikrine dayalı dar milliyetçi açıdan hep "millî güvenlik endişesi"ne bağlı olarak muamele gören "Kürt sorunu" ile yine bu dar açının içinde kalınarak "terörle mücadele" retoriği (ve pratiği) ile yaklaşılan "Kuzey Irak"ın yerini artık başka şeylerin alması gerekmektedir. Bu başka şeyler, Türkiye'nin, vatandaşlık, dil, yerel yönetim gibi alanlarda anayasal ve kanunî reformlarla gerçekleştireceği reformların oluşturacağı çokkültürlü demokratik hukuk devleti bağlamında Kürt sorununun çözülmesi ve siyasî söylem ve pratikte "Kuzey Irak"ın yerine bir Kürt federe varlığı olarak "Irak Kürdistan Bölge Yönetimi"nin geçirilmesidir.

Toplantı sonrasında yapmak durumunda olduğumuz ikinci tespit ise, Türkiye ile Irak Kürdistanı arasındaki sınırların artık sadece harita üzerinde kalması gerekliliğidir. Bununla, en dar anlamda sınır geçişlerinin kolaylaştırılması sûretiyle gerçekleştirilecek ekonomik ve sosyal fayda artışı kastedilebildiği gibi, daha geniş bir mânâda Türk/Kürt ve Türkiyeli/Kürdistanlı kardeşliği vurgusunun hayata geçirilmesi de hedeflenmektedir.Sınırların aşılmasının zorunluluğu ile ilgili bu tespitin, dünyayı gelecekte beşeriyet için sınırsız bir bahçe gibi tasavvur edenler açısından anlamı büyüktür. Millî devlet odaklı dar milliyetçiliğin her bakımdan sınır takıntılı dünya görüşünden çok daha insanî olan bu "sınırsız bahçe" tasavvurunun önünde elbette daha kat edilmesi gereken çok yol var. Ancak Türkiye, bütün dünya için değilse de, dünyanın önemli bir bölgesi için, millî devlet odaklı sınırları aşmayı becerebilen bir siyasî coğrafyaya, Avrupa Birliği'ne dâhil olmak istiyor. Millet-ötesi (transnational) ve millet-üstü (supranational) özellikte bir birlik olan AB, en yalın ifadesiyle, "eski Avrupa"nın millî devletler içinde tasavvur ettiği demokratik hak ve özgürlükler düzenini millî devlet sınırlarının ötesine ve üstüne taşımış bir oluşum. Türkiye'nin bu oluşuma tam üyelik yönünde atacağı her adım, aynı millet ötesi ve millet üstü hak ve özgürlükler düzenini kabul etmesi, gerçekleştirmesi anlamına gelecek. Bu ise Türkiye'nin hem Kürt sorununun çözümü için ve hem de bu çözümün artık ayrılmaz boyutu olarak varlığını hissettiren Kürdistan'la ilişkiler için, yukarıda değindiğim ikili değişimin gerçekleşmesi anlamına geliyor. Sözün özü, Türkiye, AB bütünleşmesine yöneldiği sürece ve o ölçüde Kürt sorununun demokratik çözümünü gerçekleştirebilecek, Kürdistan ile ilişkilerini millî güvenlik kavramının dışında kavrayıp geliştirebilecektir.

Yukarıdaki paragraflarda okuyucunun teşhis edebileceği tüm iyimserliğe rağmen, meselelerin sorunsuz bir biçimde halledileceği herhalde düşünülmemelidir. AB, önceki gün bu sayfalarda yer alan Andreu Misse'in yazısına da yansıdığı üzere, bir "milliyetçi içe kapanış" tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu tehdit, AB'nin başından beri içinde barındırdığı bir genel eğilim olarak, AB'yi Hıristiyanlığın belirleyici olduğu görece homojen bir "Avrupa kültürü" temelinde "federatif bir yapı" biçiminde tasavvur eden AB sağının temsil ettiği bir tür "Avrupa milliyetçiliği"nden farklı olarak, AB üyesi ülkelerin kendi içlerine kapanmalarını anlatmaktadır. Bu, "Avrupa milliyetçiliği" diyebileceğimiz görüşten de daha vahimdir, zira AB'nin yukarıda değindiğim sınırları anlamsızlaştıran, millet ötesi ve millet üstü bir hak ve özgürlükler alanı olma hedefini tamamen akamete uğratabilecektir. Olumsuz senaryo, AB sürecinin bu milliyetçi içe kapanmanın gerçekleşmesiyle uğrayacağı akametin Türkiye üzerinde de benzer ve daha kolay gerçekleşebilecek bir milliyetçi otoriterliğe yönelmesini teşvik edeceğidir.

Buna karşılık AB'nin, hem AB sağının "Avrupa milliyetçiliğinden" ve hem de milliyetçi içe kapanış eğilimlerinden farklı bir biçimde, tam bir kozmopolit demokrasi örneği olarak tasavvur edenlerin politik mücadeleleri de bitmiş değildir. Türkiye, AB üyelik sürecini, kendi AB üyeliğini de destekleyen bu kozmopolit Avrupa görüşü yanında kalabilecek bir biçimde sürdürmelidir. Bu da, Türkiye'nin kendi iç demokratikleşme reformlarını, bir çokkültürlü demokratik hukuk devleti doğrultusunda ilerletmesiyle olabilecektir ki, bu reformların içinde Kürt sorununun demokratik çözümü için vazgeçilmez koşullar olan, Türkiye vatandaşlığının yeniden tanımlanması, Kürtçe üzerindeki tüm sınırlamaların kaldırılması, yerel yönetimler özerklik şartının sadece Kürt sorunu için değil, tüm ülkenin genel kamu yönetimi sorunlarının önemli bir çözüm unsuru olarak uygulamaya konulması önemli yer tutmaktadır.

Hâl böyleyken, Kürt sorununun demokratik çözümünü ve bu çözümün ayrılmaz bağlamını oluşturan Kürdistan'la olan ilişkileri yeniden düşünürken, bu sorunlar bakımından en yakın ve potansiyel olarak en destekleyici faktör olarak AB'yi de kapsayan bir tarzda "Batı" dünyasını homojen bir biçimde İslâm'a hor bakan bir medeniyet evreni olarak dışlama sonucunu doğurabilecek bir yaklaşımın ne anlama geldiğini sorgulamamız gerektiğini belirtmeliyim. Erbil'de dile getirilen bu görüşün, yine Erbil'de yapılan değerlendirmelerden biri olan "[d]emokratik hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması, demokratik kurumların güçlenmesi ve ilişkilerde demokratik aktörlerin seferber edilmesi"yle çeliştiği kanaatindeyim. Çünkü, "[d]emokratik hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması, demokratik kurumların güçlenmesi ve ilişkilerde demokratik aktörlerin seferber edilmesi", her halükârda "Batı" kavramının içerdiği heterojenlik hesaba katılarak ve Batı içindeki kozmopolit demokrasi taraftarlarıyla birlikte gerçekleştirilebilecektir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim