1. YAZARLAR

  2. Mehmet Pamak

  3. Kürt Sorununa Sistem İçi Çözüm Arayışının Zaafları
Mehmet Pamak

Mehmet Pamak

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Sorununa Sistem İçi Çözüm Arayışının Zaafları

A+A-

Özgün İslami çözüm; kalıcı, adil ve uzun vadeli bir çözüm olarak tartışılmaz üstünlüğünü ve alternatifsizliğini korumakla beraber, sistemin yöneticilerinin, hiç olmazsa batının ulaştığı kriterler çerçevesinde görece bir iyileşmeyi kısa vadeli çözüm olarak sağlamaları da teşvik edilebilir. Bu acil sistem içi çözüm, zulmün devamında görece bir iyileşme de sağlasa olumlanabilir. Taklit ettiği Batının faşist dönemine takılı kalan Kemalist sistemi yine Batının görece özgürlükçü dönemine göre güncelleyerek İslami kimlik ve Kürt kimliğine yönelik zulüm politikalarında geri adım atmasını sağlamak isteyenler sistem içi görece bir olumluluğa vesile olabilirler. Daha zalim şirk sistemi yerine zulmü görece olarak azaltılan bir şirk sistemine geçmeyi sağlayabilirler. Yani karanlıklar içinde bir değişimle zulümatın koyu tonlu kulvarlarından gri tonlarına doğru geçiş yapılabilir. Tabii ki bunun için, çözümden çok, çözümsüzlüğü esas alan, gerginlik ve çatışmadan beslenen tarafların ya ikna edilmeleri ya da aşılmaları gerekecektir. Kısa vadeli sistem içi çözüm arayışından bir sonuç alınabilmesi için, egemen oligarşinin, gerçek anlamda iktidarı elinde bulunduran gücün ikna edilmesi, çözüme razı olması, zalim resmi ideolojinin tasfiyesi, ulusalcı Kemalistlerin terbiye edilmesi, askeri vesayetin sona erdirilmesi olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Bu sağlanmadan kimi siyasilerin, iyi niyetli de olsa, ortaya koydukları olumlu, ılımlı çıkışların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Böyle bir iknadan sonuç almak ya da baskıcı zalim kadroları tasfiyeyi veya insan hakları ve hukuk eksenli terbiyeyi gerçekleştirmek de çok kolay olabilecek gibi görünmemektedir. Çünkü askeri vesayet rejiminde gerçek söz ve iktidar sahibi oligarşi adil bir çözüme, yanlışlıklarını, zulümlerini, hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini kabule ve düzeltmeye, resmi ideolojinin dar kalıplarından taviz vermeye yanaşmamaktadır.

Sahici ve Kalıcı Adil Çözüme Kadar Mazluma Nefes Aldıracak Kısmi Çözümlere de İhtiyaç Var

Gerçek ve kalıcı adil çözüm olan İslami sistemin kurulmasına kadar, tabii ki zulmün devamına seyirci kalınamaz. İslami davet, eğitim ve insan haklarını savunma amaçlı kurumların seferber olmasıyla, bir yandan mazlum halkın yok edilmek istenen İslami kimliğiyle yeniden buluşmasına vesile olunmalı, İslami kardeşlik ve ümmet bilinci için sahih bilgilenme ve bilinçlenmeye zemin hazırlanmalı, bir yandan da zulmü ve zalimi ifşa ederek, zalime karşı mazlumdan ve haklarından yana tavır koyma çabaları sürekli gündemde tutulmalıdır. Zulme uğrayan başka bölgelerdeki Müslüman halklara yönelik etkinlik, eylemlilik ve yardım kampanyaları, Türkiye’deki mazlum Kürt halkı içinde gerçekleştirilmelidir. Böylece hem halk mazlumdan yana zalime karşı bilinçlendirilmeli, hem de zalimler geri adım atmaya zorlanmalıdırlar. Diğer yandan da, sivil inisiyatiflerin, yardım kuruluşlarının çabalarıyla mazlum Kürt halkının sıkıntılarını azaltacak yardımlaşma ve kardeşlik ruhunu yeşertecek dayanışma çabaları harekete geçirilmeli, yara almış ümmet bilinci yeniden inşa edilmeye çalışılmalıdır.

Ayrıca zulmün bir miktar da olsa geriletilmesi ve akan kanın, yaşanan ıstırapların bir an önce durması adına sistem içi kısa vadeli çözümün kapısı da sürekli açık kalmalıdır. Egemen oligarşi, on yıllardır yaptığı zulüm ve haksızlıklar sebebiyle mazlum Kürt halkından özür dilemeye ve gasp ettiği tüm hakları iade etmeye zorlanmalıdır. Irkçı, ekonomik ve kültürel tüm ayrıcalıklara, baskı, yasak ve engellemelere son verilmesi için çaba gösteren sistem içi çözüm arayışları yüreklendirilip teşvik edilmelidir. Ancak bilmeliyiz ki, heva ve zanna dayalı modern ya da post modern seküler değerler ve seküler mantık, sisteme ve siyasi, hukuki, sosyal, kültürel yapıya ve eğitime yön vermeye devam ettiği sürece, çıkarcı, dünyevi hesap eksenli yaklaşımlar, nefsani, egoist tutumlar, tahakküm arzuları, hevanın yönlendirmeleri sürecek, ulusalcı eğilimler sürekli beslenecek ve farklı kavimlere ait bu tür eğilimler sürekli birbirlerini kollayacaklardır. Fırsatını bulunca, kendisini güçlü hissedince de, derhal harekete geçecekler, güçlü taraf diğerini kendi çıkarlarına göre ezmeyi, bastırmayı, sömürmeyi, kendinden saydığını diğerinin aleyhine kayırmayı mutlaka yeniden deneyecektir. Ve sonuçta, birbirine tahakküm etme mücadelesi ve zulüm asla bitmeyecektir. Ancak ahiret eksenli, kulluk ve ibadet eksenli bir hayat tasavvuru, ahrette verilecek hesap bilinci, kul hakkı duyarlılığı ve İslam kardeşliğinin hasbi derinliğiyle, sevgi, saygı, kardeşi için fedakârlık, merhamet ve adalet kavramlarının yönlendiriciliğindeki kuşatıcılıkla, Allah rızasını gözeten adanmışlıkla, vahyin ölçülerini, hükümlerini belirleyici kılan İslami bir sistem ve ümmet bilinciyle soruna köklü, kalıcı ve adil çözüm getirilebilecektir.

Kürt halkının bir kesiminin kendilerinden çözüm beklediği ulusalcı laik Kürt partileri ve örgütleri de, ulusalcı bir temele sahip olan laik Türkiye Cumhuriyeti de Kürt sorununu çözecek samimi bir niyete de, sahici bir reçeteye de sahip bulunmamaktadırlar. İki Müslüman toplum arasındaki ırk asabiyetinin tek ilacı; birleştirici, taraflara onur kazandırıcı ve tüm cahili kalıntılardan, sapmalardan arındırıcı bir fonksiyon gören İslam dini ve bu dinin adalete ve eşit hukuka dayalı kardeşliği olduğu açıktır ve tarihi uygulama ile de ispatlanmıştır. Ancak buna rağmen, daha baştan yaptıkları seküler-laik-ulusalcı tercihle İslam’ı reddeden, tehdit ve düşman konumuna oturtan taraflar ise, bu nihai, adil ve kalıcı çözüme kapalıdırlar.

Bu bakımdan, şirk sistemi devam etse de hiç değilse zulmünü azaltacak sistem içi değişimle görece bir özgürleşme sağlama çabası içindeki değişimci güçlerin Kürt kimliği ve İslami kimliğe yönelik baskı ve yasaklarda kısmi geri adımlar atmak istemeleri de teşvik edilecek görece bir olumluluktur. Ergenekon davasıyla, radikal Kemalistlerin İslam karşıtı laikliğini ılımlılaştırma, Kürt kimliğine yönelik tutumlarını yumuşatma, şiddet yanlısı emekli kadrolarını tasfiye ve muvazzaf kadrolarını da bu istikamette terbiye süreci başlatılmış ve bunun öncülüğünü de, şartların zorlamasıyla ve liberal-sol kesimin desteğinde AKP-Gülen koalisyonu üstlenmiş olsa da, bunun arkasında küresel güçlerin yer alıp destekledikleri de bir gerçektir. Zaten silahlı gücü ve yargıyı elinde tutan yerli despot oligarşiyi geri adım attırıp, yeni görece özgürlükçü konsepte göre terbiye etmek için bu destek büyük önem taşımaktadır. Aksi halde bu değişim ve özgürleşme açılımının başarıya ulaşması mümkün değildir.

Çünkü Hükümet ve sivil bürokrasiyi bir ölçüde elinde bulunduran AKP-Gülen koalisyonu, arkalarında var olan büyük ve kitlesel halk desteğini öne çıkarıp, meydanlardan yükselecek milyonların adalet ve özgürlük taleplerini organize etmek zahmetine katlanmadıkları için, stratejilerini yerli despotlarla küresel despotlar arasındaki dengeye oturtmuş bulunuyorlar. Yerli despotların şerrinden onların da efendisi olan küresel despotlara, yani kâhyanın zulmünden ağaya sığınarak kendilerini ve iktidarlarını güvence altına almaya çalışmak gibi ahmakça bir yol tutturmuş bulunuyorlar. Böyle olunca da, sığındıkları gücün oyununa alet olmaktan kurtulamıyorlar. Bu yüzden, küresel emperyalizmin bir elinde yerli despotların ipi, diğer elinde de onların yerine ikame etmek istediklerinin ipi var. Emperyalizm bazen birini, bazen diğerini serbest bırakıp önünü açarak, iki tarafı da terbiye etmeye ve uyum sağlamaya yanaşmayanı da tasfiye etmeye çalışmaktadır. Bu oyunu, ancak halkın gücüne dayanarak, halk kitlelerini meydanları doldurup adalet ve özgürlük taleplerini haykırması için organize ederek ve meydanlardan yükselen bu kitlesel haykırışın rüzgârını arkasına alarak, küresel ve yerel despotlara sığınmadan kendi özgün politikasını sürdürecek ve değişimi halkın gücüyle sağlayacak bir siyasi güç bozabilir. Ama maalesef Türkiye’de böyle basiretli, becerikli, fedakâr ve yürekli bir siyasi kadro görünmemektedir.

Kemalist TC treni, emperyalist devletlerin istasyonundan kalkmış ve batı yanlısı bir istikamete yönelerek, hep Batının seküler, kapitalist, laik, ulusalcı rayları üzerinde yoluna devam etmiştir. Hep Batı istikametinde ilerleyen Türkiye treninin, batıdaki gelişmeleri takip edip dinamik bir taklidi gerçekleştirememesi sebebiyle, her geri kalışında ve Batının yeni görece özgürlükçü konumunu taklit etmek isteyen kadrolar iktidar olduğunda, aynı laik, ulusalcı, seküler ve kapitalist kodlar korunarak, görece özgürlükçü yeni Batı standartlarını da kazandıracak bir ray değiştirmesi sağlanmakta ve böylece Batı yanlısı sistemin ömrü uzatılmaktadır. Ancak bir yandan da önceki sistemin baskıcı zulüm politikalarından bunalmış, haksızlıkların, adaletsizliklerin zirveye çıktığı faşist dönemlerin uygulamalarına artık dayanma gücü kalmamış, sisteme ve Batıya düşmanlığı tırmanmış, isyana ramak kalmış olan kitlelere görece bir özgürleşme imkânı da getirilerek, bu görece özgürleşme ve kısmi haklar karşılığında, bu kitlelerin yerel ve küresel sisteme entegrasyonu yeniden temin edilmiştir.

İşte Menderes, Özal ve Erdoğan-Gülen koalisyonu dönemleri, bu bağlamda Batıcı sistemin ray değiştirerek, tepkili kitlelere görece bir ferahlık, özgürleşme ve zenginleşme imkanı sağlayarak kendisini yeniden ürettiği dönemlerdir. Ama TC treni, aynı laik, ulusalcı, seküler ve kapitalist kodlar korunarak ve bu doğrultuda geliştirilip yenilenerek, belki yeni konsepte uygun biçimde Kemalist sistem yeniden üretilerek Batı istikametindeki emperyalist işbirlikçisi yolculuğuna devam etmektedir. Bu ray değişikliği ile sağlanan görece özgürlük dönemlerinin, İslam ve Müslüman halklara bir miktar özgürlük getirerek, oligarşinin tekelindeki iktidar ve ranttan bir miktar Anadolu insanı da istifade ettirilerek ve bu şekilde Müslüman halkı bir miktar zenginleştirerek, dünyevileştirme, sekülerleştirme ve küresel kapitalizme ve onun bir parçası kılınan yerli kapitalist laik batıcı sisteme eklemleme riski, tehdit ve tehlikesi söz konusudur ki, bunu ifşa edip Müslümanları uyarmak ve bu oyunu bozmaya çalışmak da bizim görevimizdir. Bu tür iktidarlar, mevcut daha faşist statükoda değişiklik yaparak hem daha özgürlükçü bir dönem sağladıkları, görece bir rahatlamaya yol açtıkları için, yani İslam düşmanı faşist laikliği ve ırkçı ulusalcılığı reforme ederek, İslami ve Kürt kimliğine görece bir özgürlük getirdikleri için halkı sisteme entegre edip uzlaştırmaları etkili olmaktadır. Ayrıca, İslam’a daha saygılı, ama yine İslam dışı fakat görece din özgürlüğü getiren ve demokratik laiklik denilen bir yapı oluşturdukları, hem de yeni yöneticilerin İslam’a dost imajı vermeleri ve bireysel hayatlarında kimi İslami ibadetleri yerine getiriyor olmaları sebebiyle, yöneldikleri seküler istikamete doğru Müslümanları da dönüştürmeleri riski oldukça yüksek olmaktadır. Aslında bu da, çoğu Müslümanlarda İslami kimliğin köklü, ilkeli ve nitelikli bir boyut kazanamamış ve küresel emperyal projelerin de kitlelerce bilinmiyor olmasından, yani çok yönlü bir bilgisizlik ve bilinçsizlikten kaynaklanmaktadır.

Tabii ki AKP ve Gülen hareketi bahsedilen projelerin yürütücüleri, emperyalizmin işbirlikçileri olarak (ki onları bu işbirliğine zorlayan da, en azından başlangıçta, daha çok Kemalizm’in ve silahlı ve sivil kanatlarıyla oligarşinin hışmından kurtulma arayışlarıdır) tevhidi inanç sahipleri için en büyük potansiyel tehlike olma vasfını taşımaktadır ve biz bu tehlikenin farkında olmak ve bu konuda uyarılarımızı sürdürmek, tedbirlerimizi almak zorundayız. Kemalizm ise, halen geçerli olan ve zulmünü fiilen sürdüren ve öncelikle hesaplaşılması, tasfiye dilmesi gereken vakıa, var olan ve ısrarla süren bir tehlikedir. Ayrıca potansiyel tehlike olan ve mutlaka kendisiyle mücadele edilmesi gereken AKP-Gülen koalisyonu Batı desteğinde görece bir özgürleşme potansiyelini ve Kemalizmin tasfiyesinde önemli bir imkânı da temsil etmektedir. O halde biz Kemalizmin ve var olan darbeci, çeteci odakların tasfiyesinde bu güçlerin Batı desteğinde aldırdığı mesafeyi ve Batı desteğinde liberal ve sol kesimler hatırına da olsa gelebilecek görece özgürleşme imkânını da görmezden gelemeyiz. 

O halde biz, Kürt ve İslami kimliklere yönelik düşmanca tutum, baskı ve yasaklardan geri adım anlamına gelecek sistem içi görece özgürleşmeyle, bu gasp edilmiş haklarımızın kısmen iadesini de bir imkân olarak değerlendirmeliyiz. Ancak, zaten bizden gasp edilmiş olanların kısmen bize iade edilmesi karşılığında AKP-Gülen koalisyonu üzerinden küresel ve yerel tağuti sisteme eklemlenmeden, doğrudan Rabbimize hamd ederek ve zaten bizim olan bu imkânları da kullanarak, bir yandan esas zalim ve gerçek faşist iktidar olmayı sürdüren Kemalizmi tasfiye etmeye çalışırken, bir yandan da yerine ikame edilmek istenen yeni emperyalist sekülerleştirme, dönüştürme projelerini de ifşa edip karşısında durmalıyız. Ve bu zeminde esas stratejimizi hiç terk etmeden tevhidi davet, şahitlik, eğitim ve adalet mücadelemizi ilkeli bir biçimde sürdürmeli ve toplumun önünde, gerçek adalet ve kurtuluş yolunu gösteren SAHİCİ alternatif olduğumuzu göstermeliyiz.

Tüm Açılım Çabaları, Oligarşinin ve Resmi İdeolojinin Bağnazlık Duvarına çarpıyor

Bütün bu yerel ve emperyal ölçekteki girift projelere, hesaplara, hesaplaşmalara, çıkar eksenli çatışma ve uzlaşmalar üzerine kurulmaya çalışılan dengelere rağmen, sistem içi görece özgürleşme çabaları hep oligarşinin ve resmi ideolojinin dogmatik ve bağnaz duvarına çarparak geri dönmektedir. Nitekim Özal’ın federasyon dahil her şey konuşulsun ama sorunun çözümüne katkı sunulsun” mealindeki açıklaması oligarşi tarafından ağzına tıkılıvermişti ve mutlaka çözmek istediği “Kürt sorunu”nu bir daha da ağzına alamadan aniden ölüvermişti. Tansu Çiller’in “Bask modelini” çözüm için öne sürdükten sonra sert bir tepkiyle karşılaşıp geri adım attığı gibi, Demirel de “Kürt realitesini tanıyoruz” “bir ırka dayalı olmayan anayasal vatandaşlık tanımı yapılmalı”, Mesut Yılmaz da “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” sözünü sarf ettikten sonra bir daha aynı istikamette konuşmamak üzere geri adım atmışlardı. Bu bakımdan, Tayyip Erdoğan’ın arakasında ne kadar durabileceği belirsiz altı doldurulmaya muhtaç, resmi ideolojinin kutsallarından arındırılmamış, baskı altında olmaktan kaynaklanan ikircikli sözleri ne kadar ciddiye alınabilir, ne kadar sonuç verir henüz belli değildir.

Nitekim Başbakan Erdoğan’ın 2005 Ağustos ayında Diyarbakır’da yaptığı konuşma da önemli bir adımdı ve bu çıkışta üç yenilik vardı. Birincisi, sorunun bir Kürt sorunu olduğunu ve yalnızca Kürtlerin değil herkesin sorunu olduğunu ifade etti. İkinci olarak da sorunun bu derece büyümesinde devletin de hataları olduğunu söyledi, “güçlü devlet geçmişiyle yüzleşebilen devlettir” diyerek, devletin geçmişteki hatalarıyla yüzleşmesi gerektiğine vurgu yaptı. Üçüncü olarak da, “sorun ancak daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük ve daha fazla hukuk ile çözülebilir” dedi. Başbakan’ın o güne kadar ki devlet politikalarına aykırı düşen bu görece özgürlükçü ifadeleri Kürt halkından büyük bir destek aldı. Ancak bu söyleme rağmen, AKP’nin Kürt sorunu hakkında üzerinde çalışılmış, somut ve uygulanabilir bir projesi yoktu. Ayrıca, AKP içerisinde bulunan milliyetçi-muhafazakâr kanat Kürt meselesinin çözümü için atılan özgürlükçü adımlardan hoşnut değildi. Oligarşinin etkisi ve kapatma davasıyla oluşturulan baskı da bunlara eklenince, sonuçta AKP bu söylemlerinin altını dolduramadı, arkasında duramadı ve Kürt sorunu hakkında somut bir çözümü mümkün kılacak bir siyasî irade ortaya koyamadı. Tayyip Erdoğan da, 2007 Temmuz seçimlerinden sonra, önceki görece özgürlükçü politikasından vazgeçti ve klâsik devlet söylemine geri döndü. “Kürt sorunu”nu kabul eden ve devletin hata yaptığını itiraf eden bu söylemine tamamen aykırı ulusalcı çizgiye prim veren söylemleri öne çıkartan bir tutum içine girdi. Kürt bölgelerinde yaptığı son konuşmalarında “tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet” sloganını sık sık tekrarlayarak ve “ya sev ya terk et” sloganını çağrıştıran ifadeler kullanarak, daha önce ayak sürüdüğü sınır dışı operasyonlara kolayca izin vererek, Kürt halkına verdiği umudu yok eden milliyetçi” “devletçi” statüko çizgisine doğru kaydı. Bu sebeple de bir umut olarak görüldüğü 2007 de bölge halkından gördüğü desteği, umut olmaktan çıktığı 2009 Mart seçimlerinde büyük ölçüde kaybetti.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın öncülüğünü yaptıkları, İçişleri Bakanının yürüttüğü son açılım süreci ise geçmiştekilere göre daha umut verici gibi görünse de, Genelkurmay Başkanının kırmızı çizgileri çekme cüreti gösteren çıkışından sonra AKP yetkililerince yapılan ve yine geri adım anlamına gelecek, yüreksiz ve ilkesiz açıklamalarla umutsuzluğa yol açılmıştır. Genelkurmay’ın kırmızıçizgilere vurgu yapan açıklamasını müteakip, AKP kadrolarının hemen hizaya geçip, nerdeyse üç defa “sağol sağol sağol” demedikleri kalmış, “emret komutanım” modunda yaptıkları zelil açıklamalarla askeri vesayet düzeninde ne kadar edilgen bir durumda oldukları bir daha ortaya çıkmıştır. İçişleri Bakanının yaptığı açıklamada ise, gerçekten dağ fare bile doğuramadı dedirtecek ifadelerle tam bir geri adım, her zamanki AKP klasiği olarak bir daha yaşanmıştır. Üniter ulus devletten, “tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek vatan” sloganının ifade ettiği ulusalcılıktan vazgeçilemeyeceği, ana dilde eğitimin söz konusu olamayacağı, anayasa değişikliğinin ve affın söz konusu olmadığı açıklanarak, bugüne kadar “Kürt açılımı” denilen şeyin, aslında Kemalist ulusal birlik projesi olduğu ortaya konmuştur. Kemalizmle hesaplaşmadan, resmi ideoloji kuşatması ve askeri vesayet sona erdirilmeden, Genelkurmay Başkanına ve asker bürokratlara hiç değilse anayasal hadleri bildirilip, siyasetten ellerini çekmeleri ve kışlalarına dönmeleri sağlanmadan, özgürlükler alanında bir adım dahi atılamayacağı bir daha anlaşılmıştır. Bu gelişmeler ortaya koymuştur ki, yürekli ve ilkeli siyasetçilerden yoksun olan sistem içi görece özgürleşme süreci bile her an akamete uğrama riski altındadır.

Çünkü devlet ve kurumlarının üst mevkilerini işgal eden asker ve sivil bürokratların, militarist, ideolojik eğitim programlarıyla şartlandırılmış beyinleri, halkın ve değerlerinin karşısında konum almalarına ve halkı kendi ideolojileri istikametinde hizaya sokmak misyonları olduğuna inandırılmıştır. Halkı denetim altında tutmayıp, özgürleşmesine giden yolları açık tuttuklarında ise ülkenin parçalanıp bölüneceği paranoyasına kapılmaları sağlanmış, vesayetçi bir anlayış ve zihniyetle hukuku askıya almakta hiçbir beis görmemeye ikna edilmişlerdir. Sonuçta bu ülkede, kendi yaptıkları darbe anayasalarını bile takmayan, sık sık ihlal edip, askıya alan, yürürlükten kaldıran, altına imza attıkları uluslar arası insan hakları sözleşmelerinin hükümlerini kolayca çiğneyen, yani hukuki olarak durması gereken yerde hiçbir zaman durmayan adalet ve özgürlükleri yok eden bir bürokratik kadronun despotik yönetimi egemen olmuştur. Ve bütün bu yanlış ideoloji ve konumlar doğrunun ölçüsü olarak algılanınca, insani, fıtri, ahlaki ve hukuki sahici doğrular yanlış olarak görülmeye başlanmıştır.

Türkiye’de başından beri oluşturulan ve halen ısrarla sürdürülen tüm dini, ırki, ekonomik, sosyal, siyasal, hukuki ve kültürel sorunların, yozlaşma ve çürümelerin temelinde işte bu askeri bürokratların öncülüğündeki oligarşi (Hiçbirisi hukuki olarak bulunması gereken doğru yerde durmayan TSK, Yargı, TÜSİAD, MEDYA vb) yer almakta ve dayattığı politikalarla sorunları oluşturmakla kalmayıp, halkın taleplerinin, özgürleşme imkanlarının önünü keserek, halkın seçtiği siyasileri vesayet altında tutarak, baskıyla yönlendirerek çözüm üretilmesinin de tek engelleyicisi konumunda bulunmaktadır. Bu sebeple hukuka aykırı bu olgu aşılmadan, bu despot bürokratlara hukuki hadleri bildirilip halkın hizmetkarları oldukları bilinci kazandırılmadan hiçbir sorunun çözülmesi de, sistem içi görece özgürleşmenin sağlanması da mümkün değildir.

Silahlı ve İdeolojik İki Tarafta da Şiddetten Beslenen ve Çözümden Rahatsız Olanlar Var

Gözlemlenmektedir ki, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın sistem içi görece iyileştirmeye yönelik söylemlerinden ve atılan basit adımlardan bile hem ulusalcı laik Kürt muhalefeti içindeki şahinler, hem de ulusalcı laik çeteci Türk oligarşisi hoşlanmamışlardır. Gerginlik ve çatışma, hem devlete hâkim ve halkın iradesine ipotek koymuş oligarşinin, hem de silahla Kürt halkının iradesine ipotek koymuş bulunan PKK önder kadrolarının işine gelmektedir. Bu sebeple Ergenekoncular ve darbeci generaller ile PKK, İslam karşıtı laiklik eksenli ideolojileri açısından olduğu kadar, statükonun sürmesinin sağlayacağı iktidar ve rant imkanı bakımından da dayanışma içinde olabiliyorlar. İki taraf da, şiddete ve silaha dayalı statükolarını, otoritelerini ve bu şekilde ele geçirdikleri rantı ve itibar gördükleri konumlarını kaybetmemek için, sürekli çözümsüzlükten ve çatışmadan yana olabiliyorlar. Çünkü bununla besleniyor, böylece ayakta kalabiliyorlar.

Emekli Koramiral Atilla Kıyat’ın, eski görev alanıyla ilgili birikim ve tecrübesine dayalı ifadesiyle; “Halka hizmet etme değil, halka hükmetme ve böylece padişah gibi yaşayabilme amaçlarımız, alışkanlıklarımız var bizim. Halka nasıl hükmedersiniz? Cahil bırakarak ve korkutarak… Ayrıca bazıları, varoluş nedenlerini Türkiye’nin sorunlarının çözülmemesine bağlıyorlar. Bu sorunlar çözüldüğünde, kendilerinin bir hiç olacağını biliyorlar çünkü. Sorunların sürmesi, onları güçlü yerlerde ve konumlarda tutuyor. Sorunlar biterse bu konumlar ve yerler de bitecek…”. Yani çatışmalar son bulup, görece de olsa bir barış ve özgürlük ortamı sağlanırsa, iki taraf da halklarının korkuları ve kanı pahasına ele geçirdikleri hakimiyeti, otoriteyi ve ranta dayalı çıkarlarını kaybedecekleri endişesini taşımaktadırlar. İşte bunun için iki taraftan azgın azınlıklar, emperyalistlerin de teşvikiyle boş durmuyor, sürekli gerginlik politikası takip ediyorlar.

Kürt sorununda çözüme doğru her adım atılışında, hem Teröre karşı vatandaş tepkisi ve vatandaş devletine sahip çıkıyor gibi kamuflajlar altında halkı tahrik edip sokağa dökerek, bombalı provokasyonlar yaparak, halkın kanını dökerek derin devlet iş başı yapıyor, hem de PKK önder kadroları ortamı germeye başlıyor. Nitekim Başbakanın 2005’deki açılım söyleminden sonra da, derin devlet güdümündeki azgın “ulusalcı” azınlıklar linç psikolojisi ile oradan oraya koşmuş, halkı tahrik etmeye, sokağa dökmeye çalışmışlardı. Ergenekoncular da bu tür çözüm arayışlarının önünde en büyük engeli teşkil ettiler ve etmeye devam ediyorlar. Halkın kitlesel olarak katledilmesine, halk kesimlerinin birbiriyle çatıştırılmasına yönelik planlar, provakasyonlar yapmaktan bile utanmıyorlar. Susurluk ve Şemdinli çetelerinin yaptıkları da hep bu tür alçakça provakasyonlardan ibaretti ve hep en tepeden korundular. Kürt halkına yönelik büyük zulümlerin zemininde, resmi ideolojinin inkârcı, asimilasyoncu şiddete dayalı politikalarının zulüm bataklığında yetişen Kürt ulusalcısı PKK ile TSK içinden çıkan Türk ulusalcısı Ergenekon çetesinin perde arakasındaki işbirliğine ve halkları birbirine çatıştıracak terör provokasyonlarını zaman zaman yardımlaşarak yaptıklarına, iki tarafın da şiddeti tırmandırarak, cesetleri çoğaltarak kandan beslendikleri ve bu kaos ortamından iktidar, güç ve rant devşirdiklerine dair iddia ve belgeler iddianamelere de girmiştir. 

Silah ve şiddeti tercih eden, hem de bunu ilkesiz ve ahlaki olmayan ölçülerde kullanan yöntemi sebebiyle PKK’da büyük bir çıkmaza sürüklendi. Tıpkı derin güçler gibi o da çatışmadan besleniyor. Uğrunda mücadele ettiğini iddia ettiği halkının hakları bakımından bir takım açılımların, zayıf ve güvenilmez bir biçimde de olsa gündeme geldiği süreçlerde bile, düşman kardeşi derin devletle birlikte iş tutabiliyor. Silah ve şiddet, bir süre sonra artık kendini tercih edenleri esaret altına alıp yönlendirmeye başlıyor. Artık bütün mantıklar iflas ediyor ve hiçbir ölçü tanımayan silahın mantığı ya da mantıksızlığı hâkimiyetini ilan ediyor. Başlangıçta gündeme gelirken taşıdığı bütün iddialardan, taleplerden, düşüncelerden bağımsız bir biçimde kör, amaçsız, ilkesiz ve hedefsiz bir şiddet tahakküm etmeye başlıyor. Bunun oluşmaması için, evrensel vahyi ölçülerin esas alınması, adaletin tesisini, insani erdemleri, temel hakları ve insanlık onurunu tartışılmaz kabul eden evrensel vahyi değerlerin belirleyici kılınması gerekirdi. PKK ise bizzat bu değerleri yok sayan seküler anlayışı sebebi ile bu açmazlara ve ne yapacağını bilmez bunalımlı konumlara sürüklenmiştir. Ve böylece başlangıçta önde ve belirleyici olan Kürt halkının uğradığı haksızlıklar, zulümler ise, artık bu kör şiddete kurban ve bağnaz liderinin kişisel otoritesini sürdürme adına istismar edilen unsurlar halinde çok gerilerde kalmış görünüyor. Son gelinen noktayı iyi tahlil ettiğimizde, ulusalcılığın, haklarını savunmak için yola çıktığını iddia ettiği kavmini ve yaşadığı zulümleri bile nasıl istismar edip bir metaya indirgeyebildiğini ibretle görüyoruz. İşte ulusalcılığın ve ulusal mücadelenin acı ve ibret verici sonu budur. 

Asker ve Sivil Bürokratlar, İnsan Hakları ve Hukuk Ekseninde Terbiye, Uyum Sağlamayanlar da Tasfiye Edilmeden Görece Özgürleşme Olmaz

Bugün yaşanan son açılım sürecinde de, aynı senaryo tekrarlanmakta silahlı güçler, şiddetten beslenenler iş başı yapmış bulunmaktadırlar. Derin devlet, Ergenekon, PKK hep birlikte yeni provokasyonlarla gerginliği ve şiddeti tırmandırarak sistem için çözümü engellemeye çalışmaktadırlar. Kimi siyasiler de Devlet Bahçeli ve Baykal örnekliğinde olduğu gibi halkı tahrik eden saldırgan açıklamalarla gündemi germek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir parti Genel Başkanı, Kürtlerin gasp edilen haklarından bir kısmının iade edilmesi halinde 50 yıl dağa çıkmaktan bahsedebiliyor. Hele bir de Kürtlere yapılanlar Türklere yapılsaydı kim bilir bu faşistler neler yaparlardı? MHP’nin, Kürt halkının gasp edilen haklarının bir kısmının iade edilmesi ihtimali karşısında ortaya koyduğu bu şiddet yanlısı faşist tutum; baskı, yasak, inkar, asimilasyon politikaları ile bunaltılan Kürtlerin zulme itiraz etmeleri sebebiyle muhatap kılındıkları ilave zulümler, katliamlar, Diyarbakır ceza evi benzeri alçakça işkenceler sebebiyle derin devlet güdümlü PKK’nın kucağına itilerek dağa çıkmak zorunda bırakılan Kürt gençlerinin MHP’ye nazaran ne kadar masum bir konumda olduklarını da ortaya çıkarmaktadır. MHP, CHP ve derin çetelerin, darbecilerin tutumlarından anlaşılmaktadır ki, sorunu üretenler, sorunu nihai çözüme ulaştırmayı vatandaşa havale etmek niyetinde olduklarını ortaya koyuyorlar. Sürekli gerginlik çıkarıp, halkların çatışmasını bile göze alarak, her halükârda egemenliklerini ve kendilerine imkânlar sağlayan statükoyu sürdürmek istiyorlar. Ya da son zamanda yapıldığı gibi, çözüm sürecinde dağ başında oturup sonucu bekleyen silahlı PKK kadrolarına operasyonlar yapılarak çatışmalar tahrik edilmekte, yeni cesetlerle gerginlik tırmandırılarak çözüme giden yola mayınlar döşenmektedir. Basında yer aldığına göre Eruhlular son günlerde askerlerin ölmesine yol açan çatışmaları şöyle değerlendiriyorlar: “Adam (yani PKK) zaten ‘eylemsizlik kararı almış. Dağda oturmaktan başka bir şey yapmıyor. Sen onun ‘eylemsiz’ oturduğu yerin üzerine varırsan, çatışma çıkar tabii ve ölümler olur.” Genelkurmay’ın bu çağrılara verdiği cevap ise şöyle: Son terörist temizlenene kadar operasyonlar sürecektir.” Bu yaklaşım, çözüme giden yola mayın döşemekten başka bir anlam taşır mı?

Yine basında yer alan haberlere göre Milli Piyango İdaresi’nin Iğdır’da düzenlediği çekilişte izleyicilerin isteği üzerine sanatçı bir de Kürtçe türkü söylüyor. Vali vekili başta olmak üzere bürokratlar salonu terk ediyorlar. Yani Kürtçenin Türkü olarak söylenmesine bile tahammülsüz bir ırkçılık taassubuyla çözüm sürecini torpilleme tavrı sergiliyorlar. Aynı süreçte, YÖK Genel Kurulu, Dicle Üniversitesi’nde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü kurulmasını reddediyor. YÖK sözcüsü bu ret gerekçesini şöyle özetliyor: “YÖK teröre bulaşanları kalkan olarak kullananları, terörü araç olarak kullananları hiçbir şekilde muhatap kabul etmemiştir.” Bu açıklamayla Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açılımı bir kez daha rafa kaldırılmış oluyor. Halbuki, Kürt açılımının mümkün görünen başlıklarından biri 'Üniversitelerde Kürdoloji Enstitüleri'nin kurulabilme ihtimaliydi. Kısa süre önce bu hevesin akıbeti hüsranla sonuçlandı. Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü, Kürt Dili ve Edebiyatı lisans eğitimi taleplerinin YÖK tarafından reddedildiğini açıkladı. Ayrıca üniversite bünyesinde kurmayı hedefledikleri Kürdoloji Enstitüsü'nün adı 'Yaşayan Diller Enstitüsü' olarak değiştirildi. Rektör, yazılı açıklamasında 'Kürdoloji yerine 'yaşayan dil' ifadesinin kullanılmasının, ülkenin ayrılmaz bir parçası olan Kürt vatandaşlarını rencide edeceğini' söylüyor.

Eski Genelkurmay Başkanları ve Kuvvet Komutanları, “Kürtçeyi yasaklamakla hata ettik, Kürtlerin kart-kurt’dan gelen Türkler olduğuna inandırıldık, haksızlık ettik” itiraflarında bulunuyorlar. Halka büyük zulümler yapılıyor, on binlerce insan katlediliyor, 100 milyarlarca dolarlık kaynak telef ediliyor, onlar ise sadece hata ettik diyerek sıyrılıveriyorlar. Ve bu büyük suçun hesabını soran çıkmıyor. Bu yüzden, emekli olanlar bu itirafları yaparken, aynı hataları görevdekiler sürdürüyorlar. Halklar ise, görevdekilerin aynı hatalarda ısrarlarıyla yeni bedeller ödemeye devam ediyor. Evet, henüz İslami kimliği, İslam şeriatını, İslami hayat tarzını ve bu hayatı yaşamak isteyen Müslüman halkı “irtica” adı altında düşmanlaştırma sonucunda uygulanan baskıcı, yasakçı politikalardan pişmanlık duyulduğu itiraf edilmemiş olsa da, emekli generallerin itirafıyla, Kürt halkına bunca zulme sebep olan politikaların yanlışlığı ortaya konmuşken, neden aynı politikaların sürdürülmesinde ısrar edildiğinin üzerine gidilmeli, hesabı sorulmalıdır. Bu kadar zulmü yapanların, yaptıkları yanlarına kâr kalmamalı, mazlum halklara yaşattıklarının bedelini ödemeleri sağlanmalıdır ki, bugün görevdekiler de çözümsüzlük kaynağı olmaktan çıksınlar.

“Ülkenin bölünmez bütünlüğü paranoyasıyla, bölme iddiası da gücü de olmayan mazlum Kürt halkına bunca baskı ve yasağı dayatanların, Fırat’a kadarki topraklarda gözü olan, bunu bayrağında bile gösteren, yani Türkiye’yi bölme iddiası da, Amerika desteğinde bölme gücü de olan ve üstelik bunu “arz-ı mev’udadı altında kutsal bir dava olarak açıkça ilan eden İsrail ile stratejik ortaklık kurmaktan, İsrail yanlısı politikalar izlenmesinden hiç rahatsız olmayanların bu çelişkisi ifşa edilmelidir. Fırat’a kadar ki toprakları alma iddiası olan bu “bölücü” Siyonist terör devletinin ordusuna, eğitim için Türkiye hava sahasını tahsis edenlerin, böylece bir gün işgal etmeyi düşündüğü coğrafyayı yakından tanıma imkânı sağlayanların, bölünme paranoyasıyla Kürt halkına yaptıkları ortaya konarak, “ülkenin bölünmez bütünlüğü” konusunda ne kadar samimi oldukları sorgulanmalıdır. Fırat’a kadar gözü olan bu terörist orduya silahlarını modernize ettirenlerin, böylece bir gün çatışacakları TSK’nın silahlarını kontrol etme, bütün silah bilgilerine sahip olma imkânını verenlerin, Türkiye halkının vergilerini bu düşman gücün savaş ekonomisini finanse etmek üzere transfer edenlerin “ülkenin bölünmez bütünlüğükonusunda olduğu gibi, “ulusalcılık” iddiasında da samimi ve tutarlı olmadıkları ortaya konmalıdır.

Anlaşılmalıdır ki, askeri vesayet rejimi sona erdirilmeden, asker ve sivil bürokratlara egemen olan resmi ideolojik dogmatizm, hukuk ve insan hakları bakımından son derece geri, bağnaz yaklaşım, zihinsel gerilik ve ideolojik taassup aşılmadan, zulmetmeyi kendileri için hak sayan bu bağnaz kadrolar tasfiye edilmeden ya da insan hakları eksenli yeni konsepte uyum sağlamalarını temin edecek bir rehabilitasyon programından geçirilmeden görece bir iyileşme bile hayal olmaktan öte gidemeyecektir. CHP, MHP, Ergenekoncular, çeteler, darbeciler ve onlarla çok yakın ilişki içindeki Türkçü Ulusalcı Kemalist asker sivil bürokratlar hep birlikte yeni açılım sürecini baltalamak için seferber olmuş bulunuyorlar.

Bu sebeple, yapılacak sorgulama ve yargılamalarla önce sorumlular mahkûm edilip, utanılacak uygulamalarla dolu zulüm dönemi tasfiye edilerek, bilahare de devlet ve kurumlarında, askeri vesayeti sona erdiren, insan haklarını ve hukuku belirleyici kılan topyekun bir yeniden yapılanmaya gidilmelidir. Başta TSK, Yargı, eğitim, büyük sermayedarlar ve emirlerindeki medya, sendikalar olmak üzere, insan hakları ve hukuk eksenli yeniden yapılanma gerçekleştirilmelidir. Bu yeniden yapılanmada özellikle TSK ve Yargı olmak üzere bütün kurumlar halkın hizmetkârı oldukları bilincine kavuşturulup, hukuki hadleri bildirilmelidir. TSK sadece dış güvenlikle görevlendirilip iç güvenlikte görev verilmemelidir. TSK’nın toplumdan büyük ayrıcalıklara sahip konumu sona erdirilmeli, özerk alanlarıyla, özel ekonomi kuruluşlarıyla, özel yargısıyla, denetlenmeyen harcamalarıyla devlet içinde devlet olma durumu ortadan kaldırılmalıdır. TSK mensuplarının siyasete müdahale anlamına gelen açıklamaları derhal cezalandırılmalı, iç hizmet kanunu değiştirilmelidir. Ancak bunlar yapılarak, resmi ideoloji dayatması ve militarist kuşatma kaldırılarak sistem içi görece bir adalet ve özgürlük tesis edilebilir.

Geçmişte on binlerce ülke insanın katledilmesine, milyonlarca insanın büyük acılar yaşamasına ve fakir halkların 100 milyarlarca dolar kaynağının heba edilmesine yol açan uygulamalardan sonra, Kürtlerin Türkleştirilmesi politikalarıyla ve Kürtçeyi yasaklamakla büyük hata yaptıklarını” itiraf eden emekli paşalara, geçmişe dair sorgulamalarla, yapılan bunca zulmün hesabı sorulmadan ve görevdeki asker sivil bürokratlara hukuki hadleri bildirilmeden, devlet ve bürokratlarının, 80 yıldır süren bu kin ve düşmanlığı bırakıp, büyük acılara yol açan baskı ve yasakları dayatmaktan ve İslami kimlik ile Kürt kimliğinin özgürleşmesinin önünde engel olmaktan vazgeçmesi, bu iki temel sorun sebebiyle bu ülke halklarına ödetilen bedellerden pişmanlık duyarak özür dilemeyi gündemlerine almaları mümkün değildir.

Bundan sonraki yazımızda, eğer gerçekleştirme iradeleri varsa, sistem içi değişimcilere somut önerilerimizi sıralayacağız inşallah.

YAZIYA YORUM KAT

28 Yorum