1. YAZARLAR

  2. Cengiz Çandar

  3. Kürt sorunu ve yine 'çıkmaz yol'...
Cengiz Çandar

Cengiz Çandar

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt sorunu ve yine 'çıkmaz yol'...

A+A-

Diyarbakır’ın bir baro başkanı vardı. ‘Terör örgütü’ ile yakından uzaktan ilişkili olmadığını cümle âlem bilirdi. Hatta, biraz daha ‘Diyarbakır kulisi’ne girerseniz, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Diyarbakır’dan DTP adayı olmasının da ‘baskılar’la engellendiğini öğrenirsiniz.

Sezgin Tanrıkulu, ‘iki ateş’ arasında kalanlardan. Baro Başkanı olarak 2007 yılında üyelerine dağıtılmak üzere Kürtçe ajanda çıkarttığı için yargı önüne çıkartıldı. Tanrıkulu’nun dün Diyarbakır 2.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma zaptını okuyalım:

“Sanıklar savunmalarında, kovuşturma konusu ajandada yer alan Türkçe dışındaki kullanılan ibarelerin kendilerinin ana dili olduğunu, ana dillerini kullanmalarının meşru bir talep olduğunu, açılan davanın yersiz olduğunu savunmuşlarsa da; T.C. Anayasası 3. Maddesi ile ‘Türkiye Devletinin dilinin TÜRKÇE olduğunu, 10. Maddesi ile herkesin kanun önünde eşit olduğu, ayrımcılık yapılamayacağı, hiçbir kişiye, aileye, zümreye imtiyaz tanınamayacağı, 11. Maddesi ise Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu belirtmiştir. Kamu görevlilerinin kamu hizmetlerini kendi ana dillerini kullanarak yapabilecekleri konusunda gerek ulusal mevzuatımızda gerekse uluslararası anlaşmalarda hiçbir hüküm yoktur.” Ve şu satırlar:

“Yukarıda açıklanan tüm yasal mevzuat değerlendirildiğinde Baro Başkanı Sanık Mustafa Sezgin TANRIKULU’nun yürütmekte olduğu kamu görevi kapsamında Baro Yönetim Kurulu Kararma istinaden baro adına Türkçe dilinde ve Türk Alfabesi kullanılarak bastırıp dağıtılması gereken 2007 yılına ait Baro ajandasında karara aykırı olarak Türkçe ve Türk Alfabesi dışında başka dil ve başka alfabeye yer vermek suretiyle bastırıp dağıttığı, kamu kurumu olan Baronun bu şekilde resmi dil ve resmi alfabe dışında ülkede bir kısım vatandaşların kullandığı dil ve ülkemizde kullanılmayan alfabe ile kamu hizmeti vermesinin ülkede yaşayan farklı ana dilleri olan diğer vatandaşlar nezdinde kamu kurumunun hizmet vermede ayrımcılık yapması olarak kabul edileceği.farklı ana dili olan vatandaşların Diyarbakır Barosuna kayıtlı avukat olarak çalışmaktan veya Diyarbakır Barosundan hukuki yardım talep çimekten çekinecekleri, bu nedenle sanığın kamu idaresine güvenin .sarsılmasına neden olup kamu idaresinin manevi zararına kasten sebebiyet verdiği”...

İşte burası sözün bittiği yerdir.

Başbakan’ın 1 Ocak 2009 günü günde 24 saat Kürtçe yayın yapacak TRT-6’in yayına başlamasını Kürtçe ‘Hayırlı Olsun’ sözleriyle ilan ettiği bir ülkede 17 Nisan 2009 günü yukarıdaki satırlar bir duruşma zaptına geçiyorsa, söylenecek fazla şey kalmıyor.

Kaldı ki, TRT-6 ismiyle özdeşleşmiş Rojin’in ‘yürütme’nin ‘baskıları’na dayanamayarak ayrılmasıyla işlevini zaten çok sarsmıştır. Başbakan’ın ‘Hayırlı Olsun’ temennisi havada kalmıştır.

Ortada pek ‘hayırlı’ bir şey gözükmüyor...

***

TRT-6 yayına başladığı vakit, toplumun çok büyük bölümünde ‘iç barış’ umutları uyandırmış, Türkiye’de ‘reform’ yönünde öyle önemli bir adım atılmış olmuştu ki, Barack Obama TBMM konuşmasında bu adımın altını özellikle övgüyle çizmişti.

TRT-6’nın (ki, herkesin dilinde Kürtçe TRT Şeş olarak anılıyor) yayına başlamasından rahatsız olanlar da vardı. İflah olmaz Türk milliyetçilerinin yanısıra ve onlardan da öteye PKK ve çevreleri ellerinden önemli bir koz alındığı duygusuyla rahatsız oldular. TRT-6’ya karşı propaganda mekanizmalarını harekete geçirdiler. İsmi TRT-6 ile özdeşleşmiş Rojin de o çevrelerin yürüttüğü kampanyadan nasibini aldı.

Ancak, Rojin’in canına, o canipten gelen hakaretler hatta tehditlerden değil, ‘içerden’ gelen baskılar tak dedirtti. Rojin’in TRT-6’yı bırakmasının açtığı yara kolayca tedavi edilecek cinsten görünmüyor.

Yılın başıyla birlikte Kürt sorununun çözümü yolunda ilerleme umutları yeşerten bahar havasının bir başka parçası, Şivan Perver’i Türkiye’ye getirtmek için harekete geçilmesiydi. Bizzat Başbakan Şivan Perver’in ismini andı.

Siyasi iklimde ‘bahar havası’ gelişiyordu. Öyle ki, PKK’nın silahlarını bırakmaya ikna edileceğine ilişkin umutlar yeşermişti. Bu amaçla Erbil’de toplanacak bir ‘Kürt Konferansı’ büyük beklentileri harekete geçirmişti.

Nisana geldik. Nevruz’u sağ salim geçtik. Meteorolojik bahar günleri başlıyor ama heyhat, Kürt sorununun çözümüne ilişkin ‘iklim’ yine değişti. Yine bulutlar kararıyor.

29 Mart’ta DTP’nin Güneydoğu’da çarpıcı bir seçim başarısı elde etmesi, akıllı bir iktidar için ‘barışçı siyasi çözüm’ doğrultusunda yol alabilmek için büyük fırsat sunmuşken, tam tersi sonuçlara yol açmışa benziyor.

Seçimin üzerinden iki hafta geçmişken, Obama’nın TBMM’de Ahmet Türk ile görüşmesinin vermesi gereken ‘mesaj’ın tam tersine, DTP’ye karşı topyekûn ‘devlet saldırısı’ yaşanıyor.

Diyarbakır ve çeşitli Güneydoğu merkezlerindeki geniş çaplı ve DTP’lileri kapsayan tutuklama dalgasından sonra dün de DTP İstanbul İl Başkanı gözaltına alındı.

‘Erbil Kürt Konferansı’ girişimin bir başka bahara kaldığını, hatta yapılmaması ihtimalinin en az yapılması ihtimali kadar güçlü olduğunu Washington’da bizzat konferansın düzenlenmesinden sorumlu olan kişiden öğrendik.

Ak Parti iktidarı için, bu tutturduğu yoldan daha ‘intihari’ bir yol olamaz. Bu yolun üzerindeki tabela, PKK’nın ‘silahsızlandırılması’, yani Kürt sorununun şiddetten arındırılması yönünü işaret etmiyor. Tam tersine, Kürtler için ‘ova’nın bir başka deyimle ‘şehirler’in, yine bir başka deyimle Türkiye’nin siyasi sistemine ‘entegre’ olmanın ‘geçer yol’ olmadığını onlara ilan etmiş oluyor.

Bu yol, Kürtlere ‘dağ yolu’nu işaret ediyor.

***

Durum böyleyken, Genelkurmay Başkanı’nın Türk yerine ‘Türkiyelilik’e vurgu yapmış olduğu yorumları, kimse kusura bakmasın ama, bir ‘geyik tartışması’ değerinde.

Kimse bize DTP’nin bir şekilde PKK ile bağı olduğunu anlatmak için zahmet etmesin. Bunu öylelerinden çok daha iyi biliyoruz. İki yıl önce Diyarbakır’da kamuya açık bir toplantıda, dinleyici sıralarının en önünde oturan DTP’li milletvekillerinin varlığında ‘DTP ile PKK arasında organik bağ’dan söz etmiştim. Örnek ortada idi, ‘Eşlerden biri yasa koyucu yani TBMM üyesi, diğeri Kuzey Irak’ın dağlarında yasadışı’.

Bu ‘metafor’dan daha açık bir örnek olabilir mi?

Ancak, DTP’yi ‘işlevsel’ kılan tam da bu. PKK’ya ‘artık silahlarını bırak’ dediğiniz vakit ne öneriyorsunuz? Gelin teslim olun ve hapse girin mi diyeceksiniz? Bunu kabul etmelerini mi bekliyorsunuz?

Kabul görmesi ihtimali olan bir diğer öneri ise, DTP gibi ‘meşru kanallar’dan Türkiye’nin siyasi yapısına katılmak. O da bir ihtimal.

Bir diğer yol ise ‘Ben seni yok edinceye kadar savaşa devam’ önerisi ki, bugüne dek Türkiye’yi hırpalamış olan ve bugün de uygulanan ama istenen sonucu verdiği kuşkulu olan yol.

Diyarbakır’da PKK ile ilişkisi olmayan Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ya açılan dava, Rojin’i TRT-6’dan kopartan davranışlar, DTP’ye yönelik tutuklama dalgaları yukarıda ifade edilen ikinci önerinin iptali kıvamında.

O yüzden Erbil Kürt Konferansı’nın bir başka bahara ertelenmesi ve imkânsızlığı muhtemel hale geldi. O yüzden, Başbakan tarafından Türkiye’ye davet edilen ve iki ay önce Erbil’de görüştüğümüzde Türkiye’ye dönmeyi ciddi ciddi düşünen Şivan Perver, Almanya’da üst üste protesto bildirileri yayımlıyor.

Kürt sorununun ele alınışına ilişkin çeşitli yollardan söz ettik. Şu anda görülen yol, ‘çıkmaz yol’dur.

Başbakan’a ve AK Parti iktidarına basit bir sorumuz var:

Ne yaptığınızı zannediyorsunuz?

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum