1. YAZARLAR

  2. Fuat Değer

  3. Kürt Sorunu ve Seçim Süreci
Fuat Değer

Fuat Değer

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Sorunu ve Seçim Süreci

A+A-

Sivil toplum oluşumlarının siyasetten ne kadar bağımsız ve tarafsız olduğu konusu zor ve netameli bir konudur. Çünkü her sivil örgütlenme, iktidar talepli olmasa bile iktidar karşısında ya da iktidarla birlikte toplumsal ihtiyaç ve talepleri dillendirmek gayesiyle bir siyasal ve politik görüşe sahiptir. Sivil olmak tarafsız olmak değil, ait olduğu taraf ile birlikte hakkaniyet ve adalet ilkesine bağlılık ve uyumu ölçüsünde değerlendirilmelidir. KİAP bu çerçevede elbette bir taraftır ve açık-net bir şekilde kendini ait olduğu İslami değerler ile ifade etme ve bu jargonu kullanmak durumundadır. Ne var ki üzerinde yaşadığımız topraklardaki kültürel, siyasal çeşitlilik bunu bir ayrım sebebi değil, adalet eksenli bir insani zemini temel almayı kimlik olarak salık vermektedir. Yani talep ve değerlendirmelerde "yalnız kendine Müslüman", "yalnız kendine özgürlükçü" , "yalnız kendine eşitlikçi", "yalnız kendine adalet" v.s. değil, insani zeminde ahlaki temelli, kuşatıcı ve net bir referansla ayrımcılıktan uzak, zulüm ve haksızlık karşısında herkesi bir ve eşit gören olmak durumundadır.

Bu yönüyle KİAP bu zorluğun farkında ve sıkıntılarını göze alarak bir inisiyatif alma sorumluluğu ile kuruldu. "Kardeşlik" ve "Adalet" kavramlarını kendi varlık zemini ve felsefesi olarak ve asli anlamlarına irca etme çabası içinde, bu kaygan zeminde somut sıkıntı ve engellerle birebir yüzleşme inancı ile yola çıktı. Çünkü hem "kardeşlik" hem de "adalet" kavramları, tarihsel gerçekliğimiz ve toplumsal tecrübemiz açısından kirlenmiş ve örselenmiş bir algı oluşturmaktadır. Buna rağmen adaletten ve kardeşlikten vazgeçmek, kendinden vazgeçmek, KİAP'a kimlik ve kişilik kazandıran değerlerinden vazgeçmek demek olacağı için, bunları tutup ayağa kaldırmak KİAP için asli varlık gerekçesi olarak anlaşılmalıdır.

Kürt Sorunun militarist yöntemlerle gündemi kuşatması ve faturasını "insan hayatı" üzerinden kesmesi durumu otuz yıla yaklaşmakla birlikte, içeriğinin de daralmasına ve artık kalıplaşmış taraflar denkleminde sıkışmasına yol açmıştır. Bu ise kişiselleşmiş bir sorun şeklinde aldatıcı bir algı oluşturarak diğer kesimlerin adeta kendini dışarıda tutması fikrini vehmettirmiştir. Bu yüzden son zamanlarda bir 'üçüncü güç'ün devreye girmesi gereğini dillendiren kesimler var. Bu reel-politik tespit doğru olmakla birlikte aynı zamanda tahrik edicidir de. Bütün bunlarla birlikte ama bunları da aşan bir söylem ve bilinçle pragmatik kaygılardan arınmış ve politize olmadan adil aktörlük yapmanın gereği açıktır. Çünkü özgürlük için sorumluluk kaçınılmazdır.

Bu ülkede hiçbir kesim bu sorun ile ilişkisinde düşünerek karar vermiş değil, aksine maruz kalarak yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu acı gerçek, bu yüzden tepkime biçiminde gündeme geldiğinden, felsefi temelleri oluşturulmuş ve damıtılmış bir akılla yola çıkılmasına ne müsaade etmiş ne de buna zaman bırakmıştır.

Açılım Retoriği Ve Sonuçları

Toplumsal acılar kolay geçen ve etkileri açısından hemen kapanmayan duygu yoğunluğu yüksek tecrübelerdir. Buna rağmen toplumların karakteristik açıdan zihinsel durumları ve yapıları, gelişme ve değişim hareketleri karşısında manipüle olmakta ve geçici psikolojilere girebilmektedir. Açılım politikaları da retorik düzeyde dahi olsa, hem ümit hem de bir rahatlama havası oluşturdu.

Açılım konusunda; büyük sorunların bir çırpıda halledilmesini beklemek makul değildir. Elbette büyük sorunlardan nemalanan ve bunun devamlılığı için ciddi çabalar içinde olan ve olacak odaklar olacaktır. Aynı zamanda bunun bir sistemin temel paradigması olduğu ,ügerçeğini kabul ederek meseleyi anlamak gerekmektedir. Bu yönüyle açılım politikalarının netameli ve sorunlu yürümesi bir açıdan anlaşılır bir durumdur. Ancak hükümetin bu konuda somut ve kararlı bir duruşu görülmediği için pesimist hava tekrar geri döndü. Her şeyden önce hükümet bu konuda ne bir paket sundu ne de herhangi bir yasal düzenlemeye teşebbüs etti. Yaşanan rahatlama, yasal ve hukuki adımlarla değil, buna özlem ve ihtiyaç duyan toplumun psikolojik müsaitliği ve mütemayil oluşu ile gerçekleşti. Ancak kısa zaman sonra bunun ayakları yere basan bir şey olmadığı da görüldü. TRT ŞEŞ dışında somut bir açılım örneğine maalesef şahit olamadık.

Seçim Süreci Ve Yeni Dönem

Seçim süreçleri en çok ümidin ya da karamsarlığın pompalandığı aldatıcı zaman dilimlerinin başında gelir. Bilhassa unutmaya mütemayil toplumsallığın kendi gerçekliği ile ilişkisini en aza indirgemek durumunda kaldığı dönemlerdir. Bu hem içine girilen atmosferin büyülü havasından hem de toplumların yoğun ve hızlı gündemlerle bombardıman edilmesinden kaynaklanır. Toplumsal bellek, burada bir sarhoşluk ruhsalı içindedir ve bu hissiyatın makul olanla bağ kurmasını önemli ölçüde engeller. Kitleler aynı zamanda taraftarlık motivasyonları ile yönlendirilerek coşku ve diğer duygularının bir siyaset enstrümanı olarak kullanılmasına maruz bırakılırlar.

Bu seçim süreci de bilhassa Kürdistan coğrafyası açsından AK Parti ve BDP arasında cereyan edecek çekişmeye sahne olacak. Tartışmalar ve taraftarlıklar bu iki siyaset aktörü üzerinde yoğunlaşacak. Coğrafyamızın miras aldığı tavırlardan biri de kesin taraftarlık. Bu tartışmalarda da topyekün red (fundamentalizm) ya da topyekün kabullenme (liberalizm) tavırları hükümferma olacak. Bu havayı kırmak için zaman zaman şiddetin de sahnelenmesi o kadar da uzak değil. Kaldı ki bu hafta başında YSK adı ile devlet, yine refleksif bir varlık izharına girişti. BDP'nin destekleyeceği bağımsız adaylara siyaset yolunu kapatma girişimi ile mevcut sükûn havasını dinamitlemeyi başardı. "Şiddete kalkan onbir el" şeklindeki manşetler o kadar da uzak değil her zaman için. Şimdilerde bu tavrını yumuşatmış ve geri adım atmış gibi görünüyor. Ancak "o devlet" varlığını ve karakteristik acımasızlığını her zaman gösterecek, hiç akla gelmeyecek yerlerden bir kaos çıkarmasını becerebilecek güçlere ve imkanlara hala sahip ve her zaman olası bir tehdit olarak duruyor. Bu sebeple Kürt sorunun çözümü konusunda mevcut paradigma ne kadar tamir edilmeye ve yamalarla tashihe çalışılırsa çalışılsın, muteber ve sadra şifa hiçbir çözüm çıkarması mümkün değildir. Zira bu anayasa tümden, külliyle değişmedikçe bu sorunlar yaşanacak hayatı zindan etmeye devam edecektir. Çünkü ruhu militarist ve salt devleti korumaya, insanı harcamaya, bir araç olarak görmeye kurgulanmıştır. Ne kadar düzeltme yapılırsa yapılsın konsept olarak askeri niteliğini ve karakterini kurumları ve paradigması ile sürdürmeye muktedir olacaktır. Değil Kürt meselesi, açlık, yoksulluk, eğitim hukuk ve diğer tüm sorunlar bu anayasanın iliğinden, kemiğinden ve soluğundan beslenmektedir. Kısaca bu anayasa varlığını sürdürdükçe, mutluluk haram bu ülke insanına.

Hükümet Etmesi Açısından Ak Partiye Gelince

AK Partinin kimliğine dair hiç kimse net bir tanım yapamamakta, onun nereye ait olduğunu ve tam olarak kendini ne ile tanımladığı anlaşılmamaktadır. Kuşkusuz icraatları ve gelinen süreç itibarı ile kısmen olumlu gelişmelerin yaşandığı kabul edilebilir. İnsan hakları açısından, hukuk ve militarizm başlıkları açısından epey mesafe kat edildiği ortadadır. Ne var ki var olanla olması gereken arsındaki mesafe ve sürekli değişkenlik gösteren profili güven unsurunu önemli ölçüde zedelemekte hatta kaygı uyandırmaktadır. Bilhassa Kürt Sorunu konusunda net bir tutumunun olmayışı ya da bunu deklare etmeyişi rüzgâra göre bir politik tutum aldığını ve ahlakilikten yoksun olduğunu göstermektedir. Dış politikada ilk dönemlerde gösterilen kararlı ve dirençli tutum, başta Kürt sorunu olmak üzer başörtüsü ve diğer insan hakları alanında flulaşmakta, maslahat ve siyasi kaygılara kurban ediliyor görüntüsü vermektedir.

AK Parti'nin Kürdistan adaylarına ve profillerine baktığımızda panoramik olarak şu tespitleri yapabiliriz;

AK Parti, adaylığa layık gördüğü kimseleri hangi kıstasları merkeze alarak değerlendirdiği konusunda kamuoyuna net bir beyanatta bulunmamıştır. Hakeza seçtiği adayların mümeyyiz kimseler olmamaları da ayrıca dikkatleri çeken bir başka husus. Kürt Sorunu ile yakından ilgilenen ve bu konuda söyleyecek sözü olan adaylar yok. Bu, Parti disiplini ve lider tahakkümü iddialarını vitrine taşıyan önemli bir veridir aynı zamanda. Bu adayların Kürt Sorunu konusunda hangi vizyona sahip oldukları ve seçim meydanlarında Kürtleri nasıl ikna edecekleri önemli bir sorun. Aynı zamanda siyaset kurumu ve icrasından uzak duran ya da bu yetenekten yoksun kesimlere, -başta İslami kesim olmak üzere, diğer temsil kabiliyetinden yoksun aşiretler, arada kalmışlar- hangi dil ve argümanlarla gidecektir. Keza adayların geniş tabanlara dayanmayan ve ne İslami ne de Kürt hassasiyetleri öne çıkmayan kimseler olması, AK Parti'nin politik bir manevrası değilse gerçekten Kürdistan konusunda umarsız olduğunu düşündürmektedir. Zira Başbakanın "Kürt sorunu yoktur Kürt vatandaşlarımızın sorunları vardır" sözleri de bu konudaki belirsizliği ve omurgasızlığı ispatlar niteliktedir. Oysaki Kürt sorunu günlük iktidar-muhalefet polemiklerinde malzeme olarak kullanılmaması gereken bir ağırlık taşımaktadır

BDP'ye gelince

BDP ise; eski keskinliği kalmasa da hala ideolojik çerçevede tercihler yapmış ve -bağımsız olarak destekleyeceği- adaylarını bu fikir üzerinde belirlemiştir. TAN ve ELÇİ gibi isimler yalnız ve sembolik kalmaktadır. BDP, kendi siyasal tarihinin en kuşatıcı ve nitelikli listesini hazırlamıştır. Bu liste ile özelde Kürtlerin genelde ise sol ve muhalif kesimlerin kısmi bir konsensüsünü amaçlamıştır. Kaldı ki kendileriyle ittifak yapılan sosyalist marjinal kesimlerin Kürdistan'da güçlü bir tabanları olmadığı bedihidir. Bununla birlikte BDP'nin hala İmralı öğütlerinin dışına çıkamadığı görülmektedir. Bu durum kimi zaman Öcalan'ın eleştirisine de mevzu olmaktadır.

"Sivil İtaatsizlik"le "Cuma namazları" ve "Kürtçe Hutbe" eylemleri her ne kadar dindar kesimleri kucaklama niyeti taşısa da, geçmişten gelen sekter karakteri bir süre sonra bunun içselleştirememesini ve kontrolsüz gençliğin de etkisiyle uzun soluklu olamayacağı düşünülebilir.

Bu süreçte toplumsal şiddet olaylarının baş göstermesi, BDP'nin kemik kitlesi açısından bir tatmin yaşatsa da siyasi kariyeri ve geleceği için bir intihar olacaktır. Bunu hesaba katmamış olması büyük bir tecrübesizlik olacaktır.

Genelde ülke sorunları ve özelde Kürt Sorunu bağlamında araçsal aklın hâkimiyeti ve ortak bir siyasi proje yokluğu yüzünden siyasal katılımın ve dolayısıyla özgürlüğün azalması riski her zaman için söz konusudur. Her ne durumda olursa olsun omurga değerler, varlığını sürdürecek ve hesap içinde hesap yapmanın ötesine geçenlerce görünürlük kazanacak, ete kemiğe bürünecektir. Bunların başında "adalet" ve "özgürlük" gelmektedir. Adalet, hiçbir menfaate feda edilemeyecek kadar azizdir. Özgürlük, hiçbir kazanımın altında kalmayacak kadar yücedir. Siyaset "hep"çi ve "hiç"çi olamayacak kadar nazik, basiret gerektiren insani bir sanattır.

İslahHaber

YAZIYA YORUM KAT