Kürt sorunu çözülüyor mu?

05.06.2009 01:30

Atilla Yayla

Bugünlerde bir iyimserlik havası esiyor ülkede. On yıllardır süren Kürt sorununun çözülmesi yolunda umutlar yeşeriyor. Bu iyimserlik havası dalga dalga bütün yurdu sarıyor.

Sanırım, umutların bir kere daha boşa çıkmaması için bazı gerçeklerin hatırlanması ve hatırlatılması gerekiyor.

Yıllardır probleme tek taraflı, dar bakışlı yaklaşımlarla oyalanıp durduk. Ekonomik faktörlerin problemin ana sebebi olduğu yolunda açıklamalar duyduk. Kimisi sorunu tümüyle "ülkemiz üzerinde kötü emelleri olan" yabancı çevrelere bağladı. Sorun Güneydoğu dümdüz edilerek ve çok sayıda insan öldürülerek çözülür diyenleri de duyduk, işsizlik biterse şiddet biter diyenleri de. Bugün geldiğimiz noktada biliyoruz ki sorun çok boyutlu. Birçok faktörün bu ağır problemin ortaya çıkmasında ve bunca zaman sürmesinde payı var. Ancak, sebepler arasında bir öncelik sıralaması yapmamız pekâlâ mümkün. Bunu yaptığımız zaman görüyoruz ki ana sebep kimlik ve demokrasi problemleri. Bu gerçeği görmezden gelmenin, red ve inkâr politikalarını sürdürmenin, ateşin üstüne şal örtmenin ülkeyi karanlığa ve şiddete kilitlemekten başka anlamı yok.

Yıllardır olayın bu boyutunu, yani meselenin özünde bir kimlik inkârı ve kimlik bastırma sorunu olduğunu görmezden gelenler bile sanki artık bazı şeyleri anlamışa benziyor. Gitgide daha çok insan inanıyor ki çözüme giden yol demokrasiden geçiyor, demokrasiyi katletmekten ve demokratik hak ve özgürlükleri boğmaktan değil. Bunu özellikle Türk tarafının iyice kavraması ve kabul etmesi lazım. Düşünme ve kavrama melekelerini tamamen yitirmeden hiç kimse demokrasi eksikliğinin sorunun ana kaynağı olduğunu görmezden gelemez. Öyleyse atılacak adımlar bellidir. Türk tarafı, bir başka deyişle Türkiye devleti demokratik standartları geliştirmek için hemen harekete geçmeli. Kürtçenin eğitim ve yayın dili olarak kullanılabilmesinin önünü açmalı. Mahalli idarelerin yetkisini genişletmeli. Her şehrin halkının kendi kendini idareye hakkı olduğu ilkesine göre idari yapılanmayı yenilemeli. Mahalli hizmetlerde bölge insanlarının anadilinin kullanılmasını engellememeli. Yer isimlerini iade etmeli. Kürtlerin siyasi kanalları bütün diğer vatandaşlar gibi kullanmasının bir hak olduğunu kabul etmeli. İfade özgürlüğü genişletilmeli ve insanları bir şeyleri söylediklerine pişman etmek yerine söylenenleri başka söyleyişlerle çürütmenin ortalama davranış olacağı bir atmosferin yaratılmasına öncülük etmeli. Vatandaşlığı bir etnisiteye mensubiyete değil anayasaya bağlılığa dayandırmalı. Ve bütün bunlar yapılırken "karşı taraf"a hiçbir şart koşulmamalı. Zira bunlar şarta bağlı olmaları gerekmeyen hak ve özgürlüklerdir.

ÇÜNKÜ ÖLENLER KENDİ ÇOCUKLARI DEĞİL...

Her halükarda medeni ve demokrat bir ülke tarafından tanınmaları, kabul edilmeleri, pazarlık konusu yapılmamaları gerekir. Onları pazarlık konusu yapmak devletin vatandaşını rehin almasıyla eşanlamlıdır. Böyle bir devlet ise demokratik devlet olma vasfını kaybedip despot bir devlet ve hatta bir çete olmaya gitmekte demektir. Ülkedeki şartlar ne olursa olsun bu haklar tanınmalıdır. Bu, gerçek problemin çözümü sürecinde, çözümünde ilk adımı atmanın devlete düştüğünü göstermektedir. Çünkü egemen olan, halkının bir kesimini mağdur eden ve insan haklarını esas alan bir iç ve uluslararası hukuk düzenine özellikle bağlı olmak durumunda olan odur. Bununla beraber Kürt tarafının da yapması gereken şeyler vardır. Listenin en başında PKK'nın kayıtsız şartsız silah bırakması gelmektedir. Burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz, genellikle ayrılmacılık siyasi edebiyatında incelenen felsefi argümanlar bize PKK şiddetinin tamamen ahlak dışı ve haksız olduğunu göstermektedir. Türkiye tam bir otoriteryen-totaliter, hiçbir demokratik hakkın asla kullanılamadığı bir ülke olsaydı silahlı direniş meşru olabilirdi. Ama durum böyle değildir. PKK çizgisinin silahtan başka kullanılabilecek kanal olmadığı ve taleplerin ancak silahlı eylemle, şiddetle dile getirilebileceği tezi de gerçeği yansıtmamaktadır. Türkiye'de kısıtlı ve engelli de olsa demokratik kanalları kullanmak, sivil itaatsizlik eylemleri yapmak, ses duyurmak ve talep dile getirmek mümkündür.

Silah kullanmak aynı zamanda akıldışıdır. Kürtlere faydadan çok zarar vermektedir. Türk tarafının "şahin"lerinin ekmeğine yağ sürmektedir. Haklı olan talepleri dahi gayri meşru ilan etmeyi kolaylaştırmaktadır. PKK şiddeti yüzünden Türk toplumu Kürtlerin mağduriyetleriyle değil kendi çocuklarının sapır sapır ölümüyle meşgul olmaktadır. Psikolojik savaş güçleri genç ölümleri üzerinden Türk toplumunu Kürt toplumuna karşı tahrik edebilmektedir. İnsanların öldüğü yerde başka hiçbir talep gündeme gelemez. Nitekim gelememektedir. O yüzden PKK mutlaka silah bırakmalıdır. Kürt davasına bu yolla zarar vermeyi sürdürmekten vazgeçmelidir. Ancak, PKK'nın silah bırakması halinde Türkiye devleti sorunu çözülmüş sayıp kulağının üstüne yatmamalıdır. Bunu çözüm çabalarında gevşeme gerekçesi ve aracı yapmamalıdır. Geçmişte silahlar 5-6 yıl sustuğunda yaptığı atıl kalma vahim hatasını tekrarlamamalıdır.

Kürt hareketinin görmesi gereken bir diğer gerçek, şiddetin demokratikleşmeyi değil, demokrasiden uzaklaşmayı teşvik ettiği ve cari rejim üzerindeki askerî vesayeti takviye ettiğidir. Mevcut askerî vesayetin ana sebeplerinden biri PKK şiddetidir. Asker bürokratlar ilan edilmemiş bu iç savaşı demokratik siyaset alanını kendi lehlerine daraltmak ve rejim üzerindeki tahakkümlerini genişletmek için kayıtsızca kullanabilmektedir. Her genç cenazesi militarist yapılanmaya ve askerî vesayete konulan bir tuğla veya eklenen bir kürek harç olmaktadır. Asker bürokrasiyle bu konuda işbirliğine hazır provokasyoncu "sivil" çevreler ve medya organları da eksik değildir. Ölenler kendilerinin değil başkalarının çocukları olduğu için ölümler onların yüzünü kızartmaktan ve vicdanlarını sızlatmaktan uzaktır. PKK şiddeti bu askerî vesayetin büyük bir destekçisidir.

Ve son olarak Türk, Kürt herkesin hatırlaması gereken bir gerçeğe temas etmek isterim. Bu vatan bu vatanda yaşayan ve ona vatandaşlık bağıyla bağlı olan bütün insanlarındır. İnsansız toprağın bir kıymeti yoktur, toprağı vatan yapan kan değil insandır. Vatan sadece uğruna ölünen ve kanla sulanan yer olamaz. Vatan aynı zamanda yaşamaktan haz aldığımız, köklerimizi umutla ve güvenle saldığımız, çok nadiren bize kendisi için ölme çağrısı yapacak olsa da esas itibarıyla bizi yaşatacak ve yaşamamızı isteyecek yerdir. İnsansız vatan vatan değildir. İnsanını kolayca harcayan yer vatan değildir. Hemen her vatandaki gibi bizim vatanımızda da insanlar çeşit çeşittir ve onların beraber yaşayarak birbirlerinin hayatlarına katkıda bulunmaları ancak ve ancak ortak gönüllü yaşama iradesine sahip olmalarıyla mümkündür. Bize düşen, bu iradenin doğmasına ve kuvvetlenmesine katkıda bulunmaktır. Gerisi teferruattır.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim